ABD Krizini Yeniden Düşünmek

The following two tabs change content below.
Tuncay Kardaş

Tuncay Kardaş

tuncaykardas@hotmail.com
Tuncay Kardaş

Latest posts by Tuncay Kardaş (see all)

Türkiye-ABD ittifakı çoktandır kadük kalmış durumda. İki ülke arasında herhangi bir strateji birliğinden de bahsetmek çok zor artık. İlişkiler öyle bir noktada ki ABD dar operasyonel-taktik kazançları karşılığında Türkiye’den büyük stratejik hedeflerini kurban vermesini bekleyebiliyor. Türkiye de Suriye’de NATO müttefiki ABD ile değil İran ve Rusya ile Astana sürecini devreye sokarak pozisyon alabiliyor ve savunmasını Rus S-400 füzelerine bağlayabiliyor. Gelinen son noktada altmış beş yıllık stratejik ortağı Türkiye’yi bir kenara bırakan, PKK’nın Suriye kolu PYD’yi ortak kabul edip ağır silahlarla teçhiz eden, 15 Temmuz kanlı darbe girişiminin yıkıcılığını idrak edemeyerek darbeci FETÖ mensuplarını kollayan ve ortalama Türk vatandaşlarına bile vize vermekten vazgeçebilen bir ABD var artık. Her ne kadar yeniymiş gibi yansıtılsa da Türkiye-ABD ilişkileri sanılanın aksine pek çok kez sorun yaşadı. Johnson mektubu, afyon krizi, silah ambargosu, çuval krizi, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi, İran’a yaptırımları deldiği gerekçesiyle Türkiye’nin önüne çıkarılan Reza Zarrab davası aslında krizlerin istisna olmadığını gösteriyor.

Tüm yakıcılığına rağmen kriz hakkında iki ülkede de ideolojik kaygılardan uzak analiz bulmak zor. Gerçekten de Ortadoğu ve Türkiye’nin altüst oluşlarla dolu son beş yıllık tecrübesi hakkında tatmin edici çalışmalar bulmak mümkünse de krizlerin ABD menşeli kaynakları yeterince irdelenmiş değil. Peki ABD’li karar vericilerin aleni Türkiye karşıtlığına dönüşen son politikalarının altında yatan (yapısal) faktörler neler? Bu faktörleri nasıl anlamalıyız?

Türk-Amerikan İlişkilerini Bozan Üç Parametre

Türk-Amerikan ilişkilerini bozan, ABD’nin Türkiye politikasını şekillendiren ve birbirini besleyen üç temel parametreden bahsetmek mümkündür: İlki ABD’nin başta askeri ve diplomatik olmak üzere çeşitli müdahale araçlarıyla yürüttüğü güç siyasetidir. Burada söz konusu olan siyaset ABD başkanlarının iktidardaki partinin rengine göre bazen değişse de dünya siyasetinde liberal hegemonyasını tesis veya muhafaza etmek adına kuvvet kullanmaktan çekinmeyen, etnik ve siyasi fay hatlarıyla oynayan, beşeri ve ekonomik dengeleri umursamayan bir güç politikası. PYD’ye verilen aleni destekten 15 Temmuz kanlı darbe girişiminin faillerini koruma ve kollamaya, NATO’da üvey evlat ve hatta hasım muamelesi göstererek Trident Javelin 2017 tatbikatında Atatürk ve Erdoğan resimlerini düşman olarak kodlamaktan son vize krizine bir dizi icraat bu yakıcı parametrenin en son yansımalarından. Burada altı çizilmesi gereken husus Amerikan dış politikasını yürütme ve ülke çıkarlarını gerçekleştirme adımı olarak çıplak güç siyasetinin ilkesel düzeyde de gerekli ve makul kabul edilmiş olmasıdır.

Stratejik Ortaklık Bitiyor mu?

İkinci temel unsur ABD’nin hem Ortadoğu hem de Türkiye’ye bakışını etkileyen ideal politik faktördür. Bu faktör ABD’deki Türkiye karşıtlığının da kültürel altyapısını oluşturuyor. Bu kültürel karşıtlığın en fazla kristalize olduğu nokta ABD’li mütedeyyin Hristiyanların ve seküler kesimlerin siyasi temsilcilerinin artan İslamofobik Türkiye algısı. Beyaz milliyetçi muhafazakar kesimler AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsında Türkiye’yi “medeniyetler çatışması”nda karşı taraf olarak lanse ederken seküler kesimler de Batılı değerlerden uzaklaşan ve diktatörlükle özdeşleşen bir ülke olarak kodluyor. Bu tablonun pratik yansımaları günlük politikalarda sıklıkla görülebiliyor. ABD’de yükselmekte olan kültürel milliyetçi politik manevraların altmış beş yıllık stratejik ortaklığı bitirme noktasına getirdiğini görmek mümkün. En son vize krizi gösterdi ki gerek Amerikan liberal/seküler gerekse beyaz milliyetçi kesimlerin harladığı Türkiye karşıtı “milliyetçi” ateş ABD kamuoyunu derin şekilde etkiliyor ve Trump yönetimi de “Türk lideri yaptıklarıyla ABD’yi aşağılıyor” temalı çeşitli salvoların baskısına daha fazla dayanamıyor.

Örneğin başta Papaz Brunson ve bazı ABD vatandaşlarının Türkiye’de tevkif edilmesi hem ABD’li seküler/liberal kesimlerin hem de Trump yönetiminin “beyaz milliyetçi” tabanının hemen tepkisini çekiyor. İki ülkede krizleri çözmeye dair atılacak adımlar ilgili kamuoyunda “ilkelerden taviz” olarak yorumlandığı için uzlaşı ihtimali zora düşüyor. Başbakan Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde görüştüğü ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Türkiye’de tutuklu Papaz Brunson ile aynı Evangelist tarikatın üyesi olduğunu not etmemiz sanırım yeterli olacaktır. Sonuçta tüm bu söylemler ABD ve doğal olarak bunun karşılığında Türkiye’de milliyetçi politikaların ivmesini karşılıklı olarak artırıyor.

Fantastik Politikalar Her Dönemde Tazeliğini Koruyor

Türk-Amerikan ilişkilerini bozan üçüncü parametre ise ABD’nin ahlaki yayılmacılığını besleyen tarihsel fanteziler. Bu bakışı ABD’nin tüm Müslüman coğrafyayı kendi imgesinde yeniden dizayn etmek için başlattığı bir dizi uluslararası sosyal mühendislik projesine yol vermiş durumda. Söz konusu parametrenin tarihsel ve kültürel olmak üzere iki boyutu var: Tarihsel arka planını ABD’nin pasifist bilinen başkanı Thomas Jefferson’ın yeni kurulan Amerikan donanmasıyla ABD’li tüccar ve Protestan misyonerleri korumak için ilk kez okyanusları aşıp Müslüman coğrafyayla çatışmaya girdiği 1790’lara kadar götürmek mümkün. Benzer şekilde “Yahudileri Filistin’e yerleştirmek” gibi romantik bir dış politika hedefini Abraham Lincoln’dan H. Truman’a birçok ABD başkanının ajandasında bulmak da imkan dairesinde. Yaygın oryantalist ögeler taşıyan bu fantastik politikalar izolasyoncu bilinen Trump döneminde bile tazeliğini koruyor ve romantik Ortadoğu imgesini ve ABD-Türkiye ilişkilerini besliyor.

Bu fantastik yaklaşımın ikinci boyutu ise kültüreldir. Bu bakışa göre Türkiye ve ABD “istisnai” ülkeler. Türkiye Ortadoğu’da, ABD ise dünyada “istisnai” bir ülkedir. Genelde iki yüz yıllık Batılılaşma serüveni, özelde de altmış beş yıllık NATO tecrübesi Türkiye’yi ABD’nin gözünde Müslüman ülkeler içinde istisnai bir konuma yerleştiriyor ve bu konumdan sapmak da ABD müdahalesini normalleştiriyor.

Türkiye’nin iç işlerine müdahaleyi kolaylaştıran bu fantastik kurgunun bir başka önemli kaynağı da ABD’nin dünyadaki istisnailiği. Ekonomik aktivizmi, korunaklı coğrafyası, “Tanrı eliyle sunulmuş dinç ve taptaze” federatif cumhuriyetin “dünya ulusları adına mukaddes görevi: insanı mükemmelleştirmek” olan Amerikan istisnacılığı. Böylece bu iki boyutlu fantastik yaklaşıma göre hareket eden karar vericiler için Türkiye’de “demokrasiyi kollamak” ABD’nin sadece tarihi değil ahlakikültürel misyonunun da bir parçası. Bunun yanında Ortadoğu’daki istisnai konumuyla Türkiye demokrasi ihraç etmekle görevlendirilmiş ABD’nin istisnailiğinin de test edildiği bir özel ülke konumuna geliyor. Bu tarihi-ahlaki pozisyonun ürettiği dayatmacılık iki ülke arasındaki mevcut gerilimleri artırmakla kalmıyor, rasyonel iş birliği alanlarını ve altmış beş yıllık çıkar ortaklığını da yok ediyor.

Özetle bu fantastik gözle bakanlar için Türkiye’de olup biten her şey “sultan” Erdoğan’a karşı yürütülen demokrasi mücadelesi. Benzer şekilde Trump’ın eski başdanışmanı Steve Bannon’un, “Erdoğan Türkiyesi’ni İran’dan daha tehlikeli gördüğü”nü söyleyebilmesi, Kuzey Kore gibi ABD’ye meydan okuyan tüm muhalif aktörlere ibretialem olsun diye Erdoğan’a “bir ders verilmesi” gerektiği gibi hemen her gün tekrarlanan ana akım ve radikal sağ söylemler bu fantastik bakışın yansımalarıdır. Detayları başka bir yazının konusu olsa da iki ülkenin dış politika ve stratejik tercihleri hakkında mevcut krizden çıkmanın yolu öncelikle ABD’de şekillenen bu tür milliyetçi kimlik politikaları ve fantezilerden değil gerçekçi analizlerle şekillenecek yeni bir yaklaşımdan geçiyor.


DİĞER YAZILARI