Avrupa’nın Ayrılıkçı Fay Hatları

The following two tabs change content below.
Beril Dedeoğlu

Beril Dedeoğlu

bedede34@gmail.com
Beril Dedeoğlu

Latest posts by Beril Dedeoğlu (see all)

Dünyada ilk oyuncular site, şehir devleti, ufak krallıklar ya da beylikler olarak şekillenmiş ve hemen her kıtada örneğine rastlanan bu yapılar benzer özellikler göstermiştir. Tarihin seyri içinde komşu durumundaki bu ufak oyunculardan biri diğerlerine göre daha güçlü hale gelmiş ve bazen işgal bazen savaş bazen de anlaşma yoluyla diğerlerini kendisine katarak genişlemiştir. Maya, Hint, Çin, Makedonya, Roma ve Osmanlı başta olmak üzere neredeyse tüm büyük medeniyet ve imparatorluklar tarihi bu çıkarsamayı doğrulayacak geçmişe sahip. Benzer durumu SSCB’nin kuruluşunda hatta Doğu Bloku’nun oluşmasında bile görmek mümkün.

İmparatorluklar dönemlerini ise merkezin güç kaybıyla ifade bulacak nedenlere bağlı olarak parçalanma dönemleri takip etmiştir. Roma İmparatorluğu sonrasında derebeylik sisteminin ortaya çıkması, imparatorluk çağını ulus devletler döneminin izlemesi, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla çok sayıda yeni devletin ortaya çıkması, Doğu Bloku’nun çözülmesi sonrasında Yugoslavya ve Çekoslovakya’nın ayrışması bu parçalanmaya birer örnektir.

Bu haliyle canlı hücrelerinin birleşip bölünerek varlığını sürdürme sürecine benzer bir durum görülebilir. Ancak bu süreç canlılar dünyasında doğal bir seyir izlerken devletler dünyasında çatışmalarla, bir yapıdan diğerine geçiş de sistemsel bir dönüşümle birlikte yaşanmaktadır.

Sistemdeki Güç Boşluğu

Günümüz uluslararası sistemi henüz genelde kabul gören bir tanımı mümkün kılacak evreye gelmedi. Diğer bir ifadeyle Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan gelişmeler “hücre bölünmesi” sürecinin tamamlanıp tamamlanmadığına dair kalıcı göstergelere sahip değil.

ABD’nin Afganistan ve Irak müdahaleleri ile Rusya’nın Gürcistan’ın yarısı ile Kırım’ı ilhakına bakıldığında bölünme evresinin sonlandığı ve bundan böyle oyuncuların büyüme eğilimine gireceklerini öngörmek mümkün; tabii işgal, savaş ya da ikna yollarıyla. Bununla birlikte ABD’nin başka toplumlara götürmeyi vaat ettiği “özgürlük” ile Rusya’nın öngördüğü “istikrar”ın günümüz devletlerinin bazılarının dahi büyümesini kolaylaştıracak bir sistemsel dönüşüme yol açmamış olduğu gözükmektedir.

Görünen büyüme eğilimi şimdilik sadece başkasının etkisi altındaki devlet, grup ya da bölgeleri kendisiyle iş birliği yapacak düzeye getirme çabasıyla sınırlı. Bu durum etki alanını genişletme arzusunda olan ve buna uygun güç ve kapasitesinin bulunduğunu düşünen oyuncular arasındaki rekabeti son derece keskin hale getiriyor. Ancak keskin rekabet sürdürenlerin hiçbiri en az bir geniş bölgeyi tek başına belirleme kapasitesine sahip değil. Dolayısıyla ABD, Rusya ya da Çin gibi büyük oyuncular belirledikleri öncelikli alanlara güç uygulamakta ancak bu güç rakibin o alana sızmasına engel olacak düzeyde etki yaratamamaktadır. Hal böyle olunca da sistemdeki ayrışma-bölüşme eğilimleri seyrini sürdürme imkanı bulabilmektedir. Kabaca ifade etmek gerekirse sistemdeki güç merkezleri sistemi belirleme yeteneklerini kaybettikçe merkezkaç eğilimler artmaktadır.

Günümüz dünyasındaki merkezkaç eğilimlerin farklı türleriyle birlikte en fazla öne çıkanlarını Avrupa’da görmek mümkün. Ukrayna’nın Rusya’dan ayrışma çabası ile İngiltere’nin AB’den çıkma kararı farklı türdeki kopma eğilimlerine örnek durumda ve diğer ayrılma eğilimlerinden çok da farklı gerekçelere sahip değil.

Diğer ayrılma örnekleri ise bütünleşmiş bir yapıdan değil var olan devletlerden kopma şeklinde. İspanya’daki Katalonya ve Bask özerk bölgeleri, Belçika’daki Valonlar, Kanada’daki Quebec, Birleşik Krallık’taki İskoçya ve Galler, İtalya’nın kuzeyindeki Trentino-Alto Adige ve Macaristan’ın doğusunda Romanların yaşadığı dört şehirlik bölge gibi çok sayıda örnek bulunuyor. Gayet tabii bir de Kuzey Irak örneği bulunuyor.

Ayrılma Eğilimlerinin Ortak Yanları

Örnekler ya tarihin bir döneminde özerk olmuşlar ya da özerklikleri anayasalarla tanınmıştır. Ancak bazıları bu özerkliklerini ara ara kaybetmiş ve sonradan yeniden kazanmışlar. Örneğin resmi adı Irak Kürdistan Özerk Yönetimi olan bölge bu statüsünü 1970’te kazanmış, ardından kaybetmiş ve 2005’te yeni Irak Anayasası’nın kabulüyle yeniden elde etmiştir. Benzer biçimde Katalonya 1931’de İspanya’dan özerklik statüsü almış, sonra İspanya iç savaşı ve Franco döneminde bu statü ortadan kalkmış ve özerk bölge statüsünü 1979’da yeniden kazanmıştır.

Söz konusu örneklerin hemen hepsinde ya yerel parlamentolarda ya da Katalonya ve Kuzey Irak örneğindeki gibi referandumlar yoluyla bağımsızlık kararları alınmış, kimi bu kararı çekmeceye kaldırmış kimi de pazarlık konusu yapmıştır.

Ayrılmak isteyen tarafların bir diğer ortak özellikleri ise ayrılma nedeni olarak ekonomik koşulların gösterilmesi ancak ayrıldıktan sonra ne tür bir ekonomik varoluş sağlanacağının açıklık kazanmaması. Genel olarak ayrılmak isteyenler “zenginler”. Zengin bölgeler ülkenin bütün yükünü kendilerinin çektikleri iddiasındalar ve ürettikleri zenginlik oranında merkezi yönetimden ne pay ne de hizmet almadıklarını ileri sürüyorlar. Dolayısıyla kabaca söylemek gerekirse ayrılma isteğinin ekonomik dayanağı “safra atma” olarak ifade buluyor. Gayet tabii bütünden ayrılınca hala nasıl zengin kalabilecekleri konusu açık değil. Bu konuda tek örnek Çek-Slovak boşanması ve iki tarafın uzlaşısı söz konusu olduğu için tek örnek. Merkezi hükümetlerle anlaşmazlık içinde zorlanan bir ayrışma sonrasında ayrılanın zengin kalmaması için her türlü önlem alınır. Bugün Katalanların geri adım atmalarının ve Irak’ta da yeni bir iç savaş işaretinin doğma nedeni budur.

Ayrılma süreçlerindeki bir diğer ortak nokta ise ayrılmak isteyenlerin sosyolojik motivasyonlarıyla ilgili. Kendilerini bütünden farklı gördükleri konu ise öncelikle “dil farklılığı” üzerinden işleniyor. Farklı dil, farklı kültür ve daha da ötesinde farklı etnik kimlik anlamına geliyor. Böylece mesele kabaca “aynı etnisiteden ya da ırktan” olanların minik minik devletler kurması şeklinde gelişiyor.

Her biri bir de kurdukları devletleri diğer minik komşu devletten korumak için surlarla çevirirlerse –ki muhtemelen böyle olur– yeniden derebeylik dönemine geçilmiş olur. Üstelik bir yerde başlayan bu sürecin domino etkisi yaratarak çok geniş coğrafyaları etkileyeceği de tahmin edilebilir.

“Küçük Olsun, Benim Olsun”

Dil farkı üzerinden gelişen milliyetçiliğin “küçük olsun, benim olsun” anlayışına ulaştığı bir aşama söz konusu. Ancak bu aşamaya gelinmesini sağlayan bir ön aşama yaşandığını da hatırlatmak gerekir. Bu ön aşama öncelikle “hepimizden farklı öteki” konusunda ortak bir kanaatin yaygınlaşmasıyla yaşandı. 11 Eylül saldırısı, El-Kaide, DEAŞ ve Suriyeli göçmenler konusu Kuzey Irak’tan Orta Asya’ya, Körfez ülkelerinden ABD’ye, Avrupa’dan Afrika’ya kadar “öteki” karşısındaki yerel milliyetçi eğilimleri güçlendirdi. Her milliyetçi akımın güçlendiği dönemdeki gibi önce “dış öteki” üzerinden işlenen siyaset, daha sonra “iç öteki”yi hedefe koydu. Örnek vermek gerekirse ayrılıkçı Katalanlar önce Müslümanları görmek istemediler, sonra Suriyelileri, daha sonra Romanları, en sonunda da İspanyolları.

“Dış öteki” konusunda büyük güçlerin ortak tutumu söz konusuyken “iç öteki” konusunda aynı onayın olduğunu söylemek zor. Unutmamalı ki parçalanmış yapılar ancak uluslararası sistemin belirleyici güçleri tarafından onay alırlarsa varlıklarını sürdürebilirler. Avrupa’nın ortasındaki 70 bin kişilik Andorra Prensliği bir ülke olarak varlık sürdürebiliyor ise herhalde kendi başarısıyla varoluşunu gerçekleştirmemiştir. Ayrılmak isteyenler de bu gerçeğin farkında olmalılar ki başka yerlerle yakınlaşmak ya da birleşmek beklentisindeler. Örneğin Katalanlar ve İskoçlar ayrılır ayrılmaz AB’ye üye olmak istiyorlar. İtalya’dakiler Avusturya ile, Belçika’daki Valonlar Fransa ile, Macar Romanları da Romanya ile birleşme arayışında. Bugün ayrışma eğilimleri artmış olmakla birlikte buna izin veren bir konjonktür olduğunu ileri sürmek zor. Zira günümüzde hiçbir büyük güç sürecin kendilerine sirayet etmeyeceğini garanti edemez. Sistemde güç boşluğu olmaz ise sadece çok az sayıda yeni küçük aktör belki onay görür. Bu arada “küçük” olanın ayrı varlık sürdüreceğim derken bir büyük oyuncu tarafından yutulması da söz konusu olabilir. Sistemdeki güç boşluğu arttığında ise ayrışma eğilimi yaygınlaşır ve “yeni karanlık çağ”dan söz etmek mümkün hale gelir.

 


DİĞER YAZILARI