OKUNAN

Aydınlanmış Ulus Devletten Demokratik İmparatorluğ...

Aydınlanmış Ulus Devletten Demokratik İmparatorluğa

The following two tabs change content below.
Hüsamettin Arslan

Hüsamettin Arslan

husamettinarslan@icloud.com

Devlet “devlet geleneği”nin bulunduğu yerde vardır. Geleneği yoksa “devlet” de yoktur. Gelenek tekrardır, bir şeyi tekrarlamak ise onu diriltmektir. Bu anlamıyla “devlet” insanlığın en eski kurumlarından biridir. Gelenek olmaklığı bakımından “devlet geleneği” ile yalnızca “dil” ve “din” yarışabilir. Çünkü dil ve din, devleti önceler. Dil ve din, devletten daha uzun ömürlüdür.

Yine de “yaşlı” dünyamızda genelde iki tür devlet hüküm sürmektedir: “Gelenekli” devletler ve “geleneksiz” devletler. Dünyamızdaki gelenekli devletler iki elin parmakları kadardır. Ortadoğu ve hinterlandında Rusya, İran ve Türkiye dışındaki bütün devletler “geleneksiz”dir; Yunanistan, Irak, Suriye, Mısır, Arabistan ve diğerleri.

Helenlerin nispeten kısa ömürlü “polis”ini hatırda tutarak “imparatorluk” modeli devletin, insanlığın en eski devlet modeli olduğunu söyleyebiliriz. “Ulus devlet” nispeten yeni ve “modern” bir fenomendir. Şu günlerde “ulus devletin demokratizasyonu” çağında yaşıyoruz. İnsanların “özgürlük” afyonuyla sarhoş yaşadığı, “özgürlük”ün seküler dine dönüştürüldüğü ve en yüksek değer haline getirildiği modern çağımızda devlet ya “demokratik”leşecek ya da yok olacaktır. Sözün gelişi eğer demokratikleşemezlerse Ortadoğu’daki “Baas” ve hanedan devletlerinin yaşama şansı neredeyse sıfırdır.

Bu madalyonun bir yüzüdür. Diğer yüzü de önemlidir. Özgürlüğü seküler dine dönüştürmenin bedeli ağırdır. Bu bedelin adı terör, şiddet ve ontolojik güvensizliktir. Seküler “özgürlük dini” derin bir “güvenlik” sorunu doğurmuştur. Günümüzün “ideal” devleti “özgürlük-güvenlik” dengesini kurabilen devlettir. Bu açıdan bakıldığında Ortadoğu ve hinterlandı “devlet”in cehennemidir. Çünkü devletin cehennemi terör, şiddet, anarşi ve kaostur.

Yerimiz dar, sözü uzatmadan Max Weber’e dönmeliyiz: “Devlet, toplumda meşru güç kullanma tekelini elinde bulunduran aygıttır.” “Çete”yi “devlet”ten ayıran şey politik “meşruiyet”tir. Meşruiyet devletin muhatabı durumundaki halkın devletin çıplak gücüne “rıza”sıdır. Her otorite gibi devlet otoritesi de rıza gösterilmiş güçtür. Fakat devlet meşruiyetini nereden alır, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir? İmparatorluk devletinde Tanrı, ulus devlette “doğa ve modern akıl” (jakoben ideoloji budur), demokratik devlette “millet” ya da “halk”. Bunlar aynı zamanda farklı otorite formlarıdır. Çıplak güç totaliter, otorite demokratiktir.

Devlet modeli sınıflandırmasının diğer burcunda “ideokrasi”ler, “ideokratik devletler” vardır. İdeokratik devlet kendisini bir “yüce” fikre, bir seküler “iman” ilkesine göre örgütleyen, muhatabı olan halkı bu fikir ya da iman ilkesine göre yöneten, dizayn eden devlettir. İdeokratik devletler muhatapları durumundaki mevcut halkları beğenmezler; idea’ya, seküler “yüce” norma, fikre ya da ideolojiye uygun “yeni” bir halk yaratmak isterler ve “halka zulüm” buradan doğar. “Halkçılık” jakoben bir ideolojidir. Halkçılık denen ideoloji “halkı, halka rağmen” değiştirmek ve jakobenlerin “halk idea”sına göre yeni bir halk yaratmak ister. İdeokratik devlet jakoben devlettir. “Devrim” fikri radikal ve jakobendir. İdeokrasi doğası gereği “radikal”dir. Faşist Hitler Almanya’sı ve sosyalist devletler (Stalin SSCB’si, Pol Pot Kamboçya’sı) ideokratik devletlerdir. “Din devleti” fikri de katmerli bir ideokrasidir; o da faşist, sosyalist devlet kadar “modern”, “devrimci” ve jakobendir. Vatikan, İsrail ve İran buna örnek olarak gösterilebilir.

1789 Fransız Devrimi’nin kurduğu düzen kısa sürede çökmüştür. Yirminci yüzyılın “ünlü” devrimlerinden Lenin’in Ekim Devrimi 1989’da çökmüştür. Ömrü altmış yıldır. Mao’nun 1948 Kültür Devrimi günümüzde Batılı kapitalist şirketlerin istilası altındadır. “Devrim” devrimci jakoben elitlerin illüzyonudur. Hümanizmin Tanrısı her şeye kadir “modern insan” devrimci düzenlerin çöküşüyle ölmüştür. İnsan “iyi” değildir, “kötü” de değildir, hem zalim hem de mazlumdur ve “zavallı”dır. Diktatörler “Tanrı” oldukları illüzyonuyla yaşarlar. Geçmişini reddederek, sıfırlayarak, sıfır noktasından yeni, yepyeni bir toplum “yaratma” düşü kurmak Tanrı olmaya soyunmaktır. Bedeli travmatik bir fiyaskodur. Politik terimlerle dile getirmek gerekirse modern zamanların bütün “büyük” devrimleri “Aydınlanma projeleri”dir. Yirminci yüzyılın bütün devrimleri büyük “darbe”lerdir ve “devrim” radikal darbedir.

Aydınlanmış Totalitarizm:  Cumhuriyet

“Kurucu hamle”nin politik kodlarıyla Cumhuriyet devletimiz tercihimiz değil yazgımızdır. Bu şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır. Cumhuriyet, kadim Türk(iye) devlet geleneğinde keskin ve radikal bir “hanedan” değişikliğidir. Meşru Osmanlı hanedanının yerini dönemin iç ve dış konjonktürel koşullarının yardımıyla “aydınlanmış” modern ve nevzuhur bir elit “azınlık” zümre almıştır. Devlet form olarak aynı devlettir, geleneğin devletidir. Muhatabı olan halk aynıdır, imparatorluğun bakiyesi halktır. Devletin mekanı aşağı yukarı aynı coğrafyadır, komşu devletler hemen hemen aynıdır. Değişen, devlet formunun muhteva ve içeriğidir. Popüler politik jargonla söylemek gerekirse devletin içeriği yani “resmi ideoloji”si değişmiştir. Cumhuriyet devletimiz “ideokratik” bir devlettir ve rejimi “ideokrasi”dir. Şaşılacak bir şey yok. Dönem “ideokrasi”lerin popüler olduğu bir zamandır. Cumhuriyet devletimizin resmi ideolojisinin üç ayağı vardır: Türk devlet geleneği, Aydınlanma ideolojisi (pozitivist ideoloji de denilebilir) ve Prusya/Alman militarizmi. Birincisi de facto etkilidir. İkincisi ideolojik/ bürokratik bakımdan etkilidir (Frankofonizm). Üçüncüsü “ordunun/askerin” politika üzerindeki tahakkümü bakımından etkilidir. Prusya sisteminin de “Aydınlanma”nın ürünü olduğu dikkate alınırsa Aydınlanma’nın “resmi ideoloji”mizdeki merkezi rolünün ağırlığının tartışma götürmez olduğu söylenebilir. Bu resmi ideoloji Cumhuriyet devletimizin kurucu liderinin şu ünlü sözünde en iyi formülasyonunu bulur: “Hayatta en hakiki mürşit ilim ve fendir, Türkiye bir şeyhler ve müritler ülkesi olamaz.” Bu formülasyon ya da “seküler ilke” Birinci Dünya Savaşı’nın ürünü ve Büyük Britanya İmparatorluğu’nun inşa ettiği yeni dünya düzeninde, jakoben bürokratların ellerinde, sadece devlet kurumlarımızı değil halkın gündelik/rutin hayatını da dizayn etmeyi denemiştir. Devletin rutin hayata müdahalesi demokratik değil “totaliter”dir. Bir devletin “demokratik” mi yoksa “totaliter” mi olduğunu anlamanın en kestirme yollarından biri halkın rutin hayatına müdahale edip etmediğine bakmaktır.

Tasfiyeler Rejimi Olarak Cumhuriyet ve Resmi İdeolojisinin Çöküşü

Bir ideokrasi pratiği ya da uygulaması olarak Cumhuriyet’i anlamanın en iyi yollarından biri Cumhuriyet’in kurucu elitlerinin “tasfiye kalemleri”dir. Osmanlı hanedanının tasfiyesi, 1924’te Birinci Meclis’in mütedeyyin Türk ve Kürt temsilcilerinin tasfiyesi, 1928 “harf devrimi” ile Osmanlı veya Arap alfabesinin tasfiyesi, 1933’te Türkiye’nin tek üniversitesi Darü’l Fünun’dan yeni rejim ve uygulamalarına “örtülü muhalefet” eden “mütedeyyin” hocaların tasfiyesi, İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip gelişmelerle 1960’da halkoyuyla yönetime gelmiş Menderes iktidarının dolayısıyla seçmenlerinin ve Mustafa Kemal ile Fevzi Paşa’nın ordusunun tasfiyesi…

Diğer tasfiyeleri paranteze alarak “alfabenin tasfiyesi”ne, “harf devrimi”ne bakalım. Lenin ve Mao’nunkiler dahil, dünyadaki hiçbir Aydınlanmacı devrim, Mustafa Kemal’in harf devrimiyle boy ölçüşemez. Harf devrimi Cumhuriyetimizin kurucu elitlerinin radikalizminin zirvesidir. Günümüzden bakarak “çift alfabe” (hem Latin hem de Arap) Türkiye halkı ve o günkü koşullar açısından daha stratejik ve pragmatik olmaz mıydı, demek geçiyor insanın içinden. Fakat Cumhuriyet’in kurucu elitleri “radikal”di. “Hem, hem de” ile düşünmüyorlardı, “ya, ya da” ile düşünüyorlardı. “Hem Latin hem de Arap” alfabesi diyemezlerdi, diyemediler. “Hakikat” uçlarda değildir, uçlar arasındaki gri bölgede “araf”tadır. İnsan hayatı uçlarda değil araftadır. Bu dünya ile öte dünya arasında, “hem, hem de” alanındadır. “Mutedil olunuz” çünkü “şirk” bu dünyanın realitesidir.

“Türkiye, Türkiye’den büyüktür.” Çünkü harf harften, alfabe alfabeden daha büyüktür. Her harfin ve her alfabenin bir aurası, bir hinterlandı, bir halesi vardır. Harfin, alfabenin tasfiyesi aurasının da tasfiyesidir. Harf formdur, her formun da bir içeriği vardır. Alfabenin tasfiyesi içeriğinin de tasfiyesidir. Harf coğrafya (form), içerik halk’tır. Harfin tasfiyesi coğrafya ve halkların tasfiyesidir. Harf devrimi devlet eliyle Türkiye’nin iç ve dış aurası, hinterlandı ve halesinin tasfiyesidir. Harf devrimiyle tasfiye edilen Osmanlı’nın mirası olan derin Türkiye, halkı veya halklarının tasfiyesidir. Cumhuriyetimizin “resmi ideolojisi” “Aydınlanmacı ya da pozitivist” bir tasfiye ideolojisidir. Harf devrimi harf devriminden daha fazla bir şeydir. Türkiye’nin iç ve dış aurasının tasfiyesidir. Ve aslında Türkiye Türkiye’den daha büyüktür. İç ve dış aurasıyla büyüktür. Aurası ya da hinterlandı Türkiye’den daha büyüktür.

Harf iç ve dış aurası ve hinterlandında nefes alır. Ülkeler de, halklar da auraları ve hinterlandlarında nefes alırlar. Sınırlar varsa içerisi de, dışarısı da vardır. Sınır harf, aura içerisi (derin Türkiye, derin halk); sınır harf, sınırlarının ötesi bu form’un aurasıdır. Edirne ile Kars’ın ötesi; Kırım ve Kafkasya, Aden, Basra, Şam, Atina, Bosna ve Türkiye’nin aurasıdır. Tartışma politik açıdan da sürdürülebilir fakat biz harf devrimiyle yetinelim. Kurucu hamleleriyle Cumhuriyetimiz kendisini Anadolu coğrafyasına (“Edirne’den Kars’a kadar”) kendi elleriyle hapsetmiş Türkiye’yi halkları için açık bir hapishaneye dönüştürmüştür. Türkiye’nin “derin” Türkiye ile ilişkisini, Türkiye’nin sınırdaşı halklarla (bizim halklarımızla) ilişkisini koparmıştır. Lozan bu hapishaneyi tescil eden uluslararası sözleşmedir. Bu resmi ideolojinin mottosu “Yurtta sulh, cihanda sulh”tur.

Ötekileştirme bumerang etkisi yapar, ötekileştirilen geri döner. Resmi ideolojiyi tahrip ederek döner. 1924 tasfiyesinin kurbanı mütedeyyin “Türklük” ve “Kürtlük” resmi ideolojinin düzeninde depremler yaratarak geri dönmüştür. AK Parti’nin iktidara gelmesi ve resmi ideolojinin yarattığı Kürt sorunu. Halk “halkçılık” ideolojisine rağmen geri dönmüştür. Harf devriminin tasfiye ettiği iç ve dış auramız, Osmanlı aurası veya Arap alfabesinin aurası Kürt, Süryani ve Arap göçmenler olarak geri döndü. Arap alfabesi “harf devrimi”ne rağmen geri dönebilir. Ülkelerin aura ve hinterlandları tercihleri değil kaderleridir. Arap harflerin dünyası Türkiye’ye akıyor. Sorunlarıyla birlikte, Türkiye’ye büyük sorunlar yaratarak akıyor. Bu büyük akıntının önüne katıp parçalayarak sürüklediği şey Türkiye’nin resmi ideolojisidir.

Bu büyük akıntıdan, bu önüne geçilemez problemler selinden bir tek “devlet” geleneği kurtulabilirdi, bir tek devlet geleneği kurtulabilmiştir. Devlet gelenekleri tekil politik faillerin ve “modern” resmi ideolojilerin aşamayacağı kurumlardır. Diktatörlerin bile gölgelerinin üstünden atlama lüksleri yoktur. Devlet geleneğimiz biz nereye gidersek oraya giden, nereye yönelirsek oraya yönelen, üzerinden sıçrayarak geçemeyeceğimiz gölgemizdir. Devlet geleneğimiz derin Osmanlı’dır, derin Türkiye’dir. Türkiye bu geleneği demokratize edebilirse bekasını koruyabilir. Hoş geldin demokratik imparatorluk! Hoş geldin!

 


husamettinarslan@icloud.com

DİĞER YAZILARI