OKUNAN

Başkanlığın İsmi Lazım Değil Formu: Partili Cumhur...

Başkanlığın İsmi Lazım Değil Formu: Partili Cumhurbaşkanlığı

The following two tabs change content below.
İsmail Çağlar

İsmail Çağlar

ismail.caglar@medeniyet.edu.tr
İsmail Çağlar

Latest posts by İsmail Çağlar (see all)

2007 yılında yapılan anayasa değişikliği referandumu ile Türkiye, “Cumhurbaşkanını halkın seçmesi ilkesini” benimsemiş oldu. Kimilerine göre bu değişiklik, Türkiye’nin yarı-başkanlık modeline geçtiği tarihi yansıtmaktaydı. Diğer görüşe göre, 2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan, 2007 yılında benimsenen sisteme göre halkın seçtiği ilk Cumhurbaşkanı olunca, fiiliyatta yarı-başkanlık sistemine geçilmiş oldu. Hakim görüş olmasa da aslında Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin, sistemi yarı-başkanlığa yaklaştırmadığı ancak Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı performansının “de facto” bir yarı- başkanlık sistemi yarattığını öne sürenler de vardı.

Uygulamada başkanlık, fiili başkanlık, “de facto” başkanlık… Aslına bakılırsa üç kavram da birbirinden farklı şeyler anlatıyor; üçü de Türkiye’deki durumu tanımlamak için uygun değil ve üçünü de daha iyi bir alternatifimiz olmadığı için kullanıyoruz. Kavramlar uygun değil çünkü Cumhurbaşkanını halkın seçmesi “de facto” bir durum değil; “de jure” bir durumdur ve 2007’de yapılan anayasa değişikliğinin bir sonucudur. Ancak uygulamaya 2014 yılında geçmiştir çünkü halkoyu ile seçilen ilk Cumhurbaşkanı bu tarihte göreve başlamıştır. Cumhurbaşkanının halkoyu ile seçilmesi sistemine “de jure” olarak geçsek de şu anki modelimizin fiili bir tarafı var çünkü yarı-başkanlık karma bir sistem olduğu için fiiliyatta ya başkanlık sistemine ya da parlamenter sisteme yakınlaşır. Tüm bu tablo aslında ne “de facto”, ne “fiili” ne de uygulamada bir başkanlık sistemi ile değil; adı konulmamış bir başkanlık sistemi ile yönetildiğimizi gösteriyor. Sistem değişikliğimizin adını koyamıyoruz çünkü memleket olarak muhalefet partilerinin sayesinde kendi kendimizi bir tabuya mahkum etmiş durumdayız; sistemi değiştirmemek, değiştirsek bile değiştirmemiş gibi yapmak.

Pratik Telkine Uymuyor

Teknik-idari detayları bir yana, adı konulmuş bir başkanlık sisteminden temel eksiklerimizden birisi yürütmenin başında olacak kişinin siyaset kurumu ile bağlantısı. 2007 yılındaki anayasa değişikliğinden önce de sonra da Türkiye’deki sistem hukuki olarak güçlü bir Cumhurbaşkanlığı tanımlıyordu. Öyle şart koşulmamakla birlikte gerekli gördüğü durumlarda Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesi, anayasanın Cumhurbaşkanına verdiği en önemli yetkilerden birisi. Bu yetkinin tam bir yürütme yetkisinden farkı; ne Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesinin şart koşulmaması ne de bunu hangi sıklıkta yapacağının tanımlanmamış olması değil. Bu yetkinin tam yürütme yetkisinden tek farkı, bu yetkiyi kullanacak kişinin, yani Cumhurbaşkanının siyasi konumu.

Mevcut anayasamız bu konuda oldukça ütopik. Cumhurbaşkanını adeta bir fantastik kahraman gibi tasavvur ediyor; hata yapmayan, bir taraftan diğerine biraz olsun meyletmeyen, söz konusu devlet meseleleri olunca kendi tercihi ve görüşü olmayan birisi. Bilim kilisesine iman etmiş sosyologların toplumun sorunlarını “içtimai hekim”lerle çözebilecekleri hayali gibi, “darbe anayasası” da Cumhurbaşkanına bir “siyasi hekim” pozisyonu veriyor. Devletin ve siyasetin bütün sorunlarını bir hekim gibi teşhis eden ve objektif bir tedavi uygulayarak çözen bir Cumhurbaşkanı beklentisi hakim anayasaya. Mükemmel ve mükemmel olduğu ölçüde gerçek dışı! Düne kadar mensubu olduğu partisine üyeliği sonlanınca, tüm siyasi kimliğinden soyunması bekleniyor Cumhurbaşkanının. Bu durum, “devlet adamı” gibi anlamı kasten muğlak bırakılmış hayali bir karakterin doğaüstü meziyetleri ile aşılmaya çalışılsa da pratik telkine uymuyor.

Gasp Edilen Siyasi Kimlik

Muhalefet partilerinin uzlaşmaz tutumu ve Meclis aritmetiği ortada. Buna rağmen başkanlık sistemini içeren bir anayasa değişikliği Meclis gündemine gelecek gibi duruyor çünkü bu alanda oluşan toplumsal destek ve beklenti daha fazla ertelenemez. Ancak muhalefetin ve Meclis aritmetiğinin bir başkanlık modeline geçit vermemesi durumunda, Cumhurbaşkanına gasp edilen siyasi kimliğini geri vermek yani “Partili Cumhurbaşkanlığı” modeline geçmek bir çıkış yolu olarak gözüküyor. Mantık çok basit: Cumhurbaşkanlığını siyasi bir konum haline getirerek sistemdeki çift başlılık ve istikrarsızlık riskini bir adım daha geriletmek. “Partili Cumhurbaşkanlığı” modelinde Cumhurbaşkanı yine halk tarafından seçilir ancak seçilen Cumhurbaşkanının partisi ile ilişkisi sona ermez. Öte yandan Cumhurbaşkanının partili olması da bir zorunluluk değildir. Cumhurbaşkanı isterse partili kimliği ile yarışa girer, kazanırsa Cumhurbaşkanlığını partili kimliği ile yapar; isterse 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi çatı aday düşük profili ile seçime girer; eğer kazanabilirse düşük profilli bir Cumhurbaşkanlığı yürütür. “Partili Cumhurbaşkanlığı” formülü tıpkı yarı- başkanlık formülünde olduğu gibi hibrit bir sisteme dönüşebilir. Partili kimliği ile seçilen ve görevini yürüten Cumhurbaşkanlarının döneminde sistem bir başkanlık sistemine yakınlaşırken, parti kimliği olmadan seçilen ve görevini yürüten Cumhurbaşkanlarının döneminde parlamenter sisteme yaklaşabilir.

Hibritleşme potansiyeli olan bir “Partili Cumhurbaşkanlığı” modelinin orta vadedeki temel avantajı, bugün başkanlık sistemine muhalefet adına ortaya konulan argümanların büyük bir kısmının geçersizliğini göstermesi olacaktır. Sistemin her zaman “Partili Cumhurbaşkanı” adaylarını ön plana çıkartacağı ve bu yönüyle partili-partisiz modeller hatta bir adım ötede başkanlık sistemi ve parlamenter sistem arasındaki seçimde halkın tercihini göstereceğini tahmin etmek güç değil çünkü Türkiye’de seçmen her zaman bir kurum olarak siyaseti desteklemiştir. “Partili Cumhurbaşkanı”nın partisi ile bağlantısı kopmayacak ve muğlak olan görev tanımı daha belirgin, keskin ve net hale gelecektir. Bununla birlikte Cumhurbaşkanının sorumluluklarında da değişiklikler olacaktır. “Partili Cumhurbaşkanlığı” modelinde Cumhurbaşkanlarının günümüzdeki cari uygulamada olduğu gibi hukuken bu derece sorumsuz olması beklenemez. Şüphesiz halkın oyu ile seçilen devletin ve yürütmenin başında olacak kişiye belli yasal korumalar ve garantiler getirilecektir ancak bu figür tam anlamı ile siyasi bir kimliğe kavuştuğu için en azından şu anki Cumhurbaşkanlarının sahip olduğu hukuk önündeki tam bağışıklığı kaybedeceklerdir.

Sondan Bir Önceki Durak

Meclis seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşzamanlı olarak gerçekleştirilmesi, “Partili Cumhurbaşkanlığı” modelinin Türkiye için en temel gerekliliklerinden birisi olarak gözükmektedir. Farklı zamanlarda yapılan Meclis ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin, Meclis çoğunluğu ve dolayısı ile hükümetin bir partiden, Cumhurbaşkanının diğerinden olduğu bir tablo doğurması durumunda, Türkiye ciddi bir siyasal istikrarsızlık ve kriz tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Bu riski en aza indirmek için iki seçimin birbiri ile eşzamanlı olarak yapılması ve böylece Meclis, hükümet ve “Partili Cumhurbaşkanı” arasındaki uyumun riske atılmaması gerekmektedir.

Bu türden teknik detayları iyi ayarlanmış bir “Partili Cumhurbaşkanlığı” modeli siyasal sistemimizin çift başlılık sorununu çözüme ulaştırabilir. Ancak bu sistem bir diğer korkulu rüyamız olan koalisyonlar ve dolayısı ile siyasal istikrarsızlık karşısında çaresizdir. 90’lardan sonra Türk siyasetinin bir sabiti oluştuysa, o da koalisyon karşıtı tutumdur. Dolayısı ile siyasal istikrar sorununu kalıcı olarak çözmemiş bir model kesinlikle Türkiye için nihai çözüm olamaz. Olsa olsa nihai çözümden önce durup soluklanacağımız bir durak olur.

 


DİĞER YAZILARI