Bürokrasi Üzerine Yeniden Düşünmek

The following two tabs change content below.
Mehmet Zahid Sobacı

Mehmet Zahid Sobacı

 zsobaci@uludag.edu.tr
Mehmet Zahid Sobacı

Latest posts by Mehmet Zahid Sobacı (see all)

15 Temmuz’da vatanı ve milleti hedef alan hain darbe girişimi siyasi liderlik ve milletin kahramanca desteği ile püskürtülmüştür. Darbe girişiminin ardından bir daha böyle bir olayla karşılaşmamak adına devletin yeniden yapılandırılması kaçınılmaz olarak ülke gündeminin temel meselesi olmuştur. 15 Temmuz darbe girişimiyle FETÖ’nün sadece orduya değil devletin tüm kurumlarına sızmış olduğunun çok daha açık bir şekilde görülmesi, genelde bürokrasinin özelde de kamu personel sisteminin reforme edilmesini devletin yeniden yapılanma ve FETÖ ile mücadele süreçlerinin önemli bir boyutu haline getirmiştir.
Esasında FETÖ ile mücadelede bürokraside reform ihtiyacını anlamak, tarihsel ve sosyolojik bir bakış açısıyla hem Türkiye’nin bürokratik yönetim geleneği ve siyasetçi-bürokrat ilişkisini incelemeyi hem de “bürokratik siyaset” bağlamında bürokrasiyi örgütsel bir mekanizmanın ötesinde‒ siyasal ve toplumsal sistemde güç merkezi olmaya çalışan bir aktör olarak analiz etmeyi gerektirmektedir. Çünkü ancak böylesi bir tarihsel ve sosyolojik bakış açısı bürokrasinin siyasal süreç içerisindeki yerini konumlandırma ve onu iktidar mücadelesi içerisinde bir analiz birimine dönüştürme imkanı verir.

Geleneksel yönetim anlayışında, siyasetçilerin politika oluşturdukları ve kararları aldıkları; bürokrasinin ise alınan kararların sadece uygulayıcısı olduğu düşünülmektedir. Ancak bu düşünce biçimi gerçeği tam anlamıyla yansıtmamaktadır. Siyasetçilerin, kararları alırken ihtiyaç duyduğu teknik bilgi ve uzmanlığın büyük ölçüde bürokrasinin kontrolünde olması ve alınan kararların uygulanmasında sahip olduğu tekelci pozisyonu, bürokrasiyi politik karar alma ve uygulama süreçlerinin bir ortağı haline getirmektedir. Nihayetinde belirli politika alanlarına dair bilgi ve belgeleri arşivleyen ve kararlar alınırken siyasetçiler için bunları yorumlayan aktörler bürokratlardır. Bürokrasi bu bilgileri isteyerek veya istemeyerek siyasetçilere yanlış aktarabilir veya manipüle edebilir. Dahası siyasetçilerin bu bilgi demetine dayalı olarak aldıkları kararları yaşama geçirecek yegane aktör yine bürokratlardır.

Bunlar bürokrasiyi politik karar alma süreçlerinin aktörü haline getiren genel geçer faktörlerdir. Ancak Türkiye’de bugüne kadar sivil ve askeri kanadıyla bürokrasi bu karar alma süreçlerinde rol oynamanın ötesinde, her zaman siyasete meyilli olmuş ve diğer ülkelerdeki bürokratik mekanizmalarla karşılaştırıldığında politik karar alma süreçlerinde zaman zaman siyasetçilerden de baskın ve ayrıcalıklı bir konum elde etmiştir. Zaten FETÖ’nün bürokrasiye sızma isteği ve çabası, tam da bürokrasinin bir yandan doğası gereği bilgiyi kontrolü altında tutma, belgeyi arşivleme ve siyasetçiyi yönlendirme gücü diğer yandan sivil ve askeri kanadıyla Türkiye bağlamında sahip olduğu ayrıcalıklı konumuyla ilgilidir. O halde bu noktada yanıtlanması gereken soru, Türkiye’de politik karar alma süreçlerinde bürokrasiyi bu derece hakim konuma taşıyan unsurun ne olduğudur.

Türkiye’nin Bürokratik Yönetim Geleneği

Bürokrasinin karar alma süreçlerinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olması Türkiye’nin bürokratik yönetim geleneğinin bir sonucudur. Bu gelenek bağlamında Türkiye’de bürokrasi, siyasilerin aldığı kararları uygulayan ve kamusal hizmetleri vatandaşlara ulaştıran araçsal değere sahip bir mekanizma olmanın ötesinde, devletin bekasını sağlamak ve laikliği korumak başta olmak üzere birçok farklı misyonu yüklenen ve toplum için “iyi” olanı kendisinin tayin etmesi peşinde koşan bir aktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’de bürokrasi özellikle Tanzimat döneminden itibaren siyasal hayatta önemli bir yer tutmuştur. Modernleşmenin yönlendirici gücü olarak kabul gören bürokrasi, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren büyük bir statü ve prestij elde ederek “statü bürokrasi” veya “gardiyan bürokrasi” niteliği göstermiş ve siyasal meseleler ile fazlaca ilgilenmiştir. Esasında Türkiye’de bürokrasiye ilişkin bu durum, Metin Heper’in belirttiği gibi, modernleşme süreci sonucunda yapısal-işlevsel farklılaşmanın tam anlamıyla ortaya çıkmamasıyla yakından ilgilidir. Bu farklılaşmanın gerçekleşmemesi, kurumsallaşma sürecinde siyaset ile bürokrasi arasındaki dikey ayrımın belirginleşmemesine ve bürokrasinin modernleşmeden doğması beklenen yeni kurumsallaşma örüntüsüne uygun rol ve davranış kalıplarını sergilememesine yol açmıştır.

Söz konusu bürokratik yönetim geleneği çerçevesinde nihai sonuç Türkiye’de bürokrasinin statü bürokrasiden vatandaşa hizmet eden “teknokrasi”ye dönüşmemesidir. Siyaset kurumu ve milli iradenin bürokratik vesayetin varlığını her daim üzerinde hissettirmesidir. İşte FETÖ’nün kırk yılı aşkın bir süredir bürokrasiye hakim olma gayreti, bürokratik vesayet ve bilgi ve belgelerin manipüle edilmesi aracılığıyla iktidarı halkın iradesine dayanmayan yollarla elde etme anlayışının bir yansıması olarak okunabilir. FETÖ’nün Türkiye’de yakın geçmişte yaşanan birçok olay, operasyon, soruşturma ve davayla ilişkisinin ortaya çıkması ve bu süreçleri manipüle etmesi böyle bir okuma olanağını teyit etmektedir.

“İmamlar Bürokrasisi”nden Liyakat Bürokrasisine

Türkiye’de devletin yeniden yapılandırılması sürecinde bürokrasinin doğal sınırlarına çekilmesi, gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi seçilmişlerin atanmışlara üstünlüğünün perçinlenmesi ve bürokrasinin siyaset kurumu üzerinde vesayet makamı olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Türkiye’de söz konusu vesayet yakın zamana kadar askeri bürokrasi, bugün ise yargı bürokrasisi aracılığıyla işletilmektedir. O yüzden Yenikapı Demokrasi ve Şehitler Mitingi’nde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın egemenliğin asıl sahibi olan millete selam durması, Türkiye’de demokrasinin gelişimi ve siyasetbürokrasi ilişkisinin normalleşmesi açısından sembolik olarak çok anlamlıdır.

Siyaset-bürokrasi ilişkisinin daha sağlıklı bir çerçeveye kavuşturulması için bürokraside yerleşik hale gelen “siyasetçinin yolcu, bürokratın hancı olduğu” anlayışının kırılması gerekmektedir. Türkiye’de bürokrasi kendisini kalıcı ve seçimlerle muhatap olan siyasetçiyi geçici olarak görmektedir. Bu anlayış Türkiye’de özellikle kamu personelinin “daimi statü”ye sahip olmasından kaynaklanmakta ve bürokratın siyasetçi ile mücadelesinde çok büyük bir güç kazanmasına neden olmaktadır. Bunlar kamu personel reformunun politiğine işaret etmekte ve ardı sıra gelen AK Parti hükümetlerinin 2000’li yıllardan itibaren bu reformu neden tamamlayamadığına ve niçin çok güçlü bir dirençle karşılaştığına ışık tutmaktadır.

Ancak ne kadar zor olursa olsun devletin yeniden yapılanması sürecinde reformun en önemli boyutunu kamu personel sisteminin yeniden inşası oluşturmaktadır. Çünkü pozisyonları dolduracak bürokratların seçimi bürokrasinin nasıl davranacağı üzerinde belirleyicidir. Bu bağlamda atılacak ilk adım bugünün yönetsel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamaktan uzak olan 1965 tarihli Devlet Memurları Kanunu’nun (DMK) yerine yeni bir personel kanununun kabul edilmesidir.

Yeniden inşa edilecek kamu personel sisteminin temel prensiplerinden biri “temsili bürokrasi” olmalıdır. Bürokrasi içindeki görev ve makamlara gelebilmek tüm toplumsal kesimlere açık olmalıdır. Bu bağlamda askeri okulların kapatılarak tüm okullardan harp okullarına giriş imkanının tanınması, Türkiye’de özellikle orduda bu ilkenin hayata geçirilmesi açısından hayati öneme sahiptir.

Yeni kamu personel sistemi temsili bürokrasi ilkesini tamamlayıcı mahiyette liyakata, nesnelliğe ve şeffaflığa dayalı işe alım ve terfi sürecini temel almalıdır. Liyakat ve şeffaflık, nitelikli ve hak eden insanın bürokrasiye girmesine, merit sistemin ortaya çıkmasına, kamusal hizmetlerin daha etkin ve kaliteli sunulmasına, kayırmacılığın önlenmesine ve vatandaşın devletine güveninin artmasına aracılık edecektir. Dahası görev ve makamların sadece belirli bir sınıf veya grubun eline geçmesini engelleyecektir. Liyakat için devletin elindeki en önemli araç ise rekabetçi bir yarışın ortaya çıkmasını sağlayacak güvenilir sınavlardır. Liyakat ilkesi, insanların kurum dışındaki informel bir hiyerarşik yapıda ilerleme isteği ve o yapıdaki üstten emir almasını ifade eden “imamlar bürokrasisi” yerine formel bürokrasi içerisinde hareket etmesini sağlayacaktır.

Yeni kamu personel sisteminin merkezine alması gereken önemli bir değer performanstır. Türk kamu yönetiminde performansa dayalı personel sisteminin ve işlevsel bir performans değerlendirme sisteminin geliştirilmesi gerekmektedir. Performans, kamu yönetimi dünyasında sözleşmecilik kültürüne ve performansa göre terfi ve ücret anlayışına yol açacaktır. Bu bürokrasinin “daimi statü” kozu ile de yakından ilişkilidir. Bir kamu kurumu personelinin performansına göre onunla yeni sözleşme yapmaya karar verecektir. Ancak bireysel ve kurumsal performansın ölçülmesi çok zor bir uğraştır. O nedenle bireysel veya ideolojik keyfiliklerin engellenmesi için performans ölçümünün bir standarda bağlanması; personelin hak, güvence ve yükümlülüklerinin çok iyi tayin edilmesi ve bu işin gözetimi ve denetimini yapacak mekanizmaların oluşturulması elzemdir. Bunun için Devlet Personel Başkanlığı’nın kapasitesi geliştirilmelidir.


DİĞER YAZILARI