CHP’nin HDP’lileşme Serüveni

The following two tabs change content below.

Türkiye’de demokratik siyasetin başlamasından itibaren CHP’nin değişim ihtiyacını ve siyaset arayışını iki temel parametre belirler: Birincisi iktidarda hangi parti varsa onun siyasal söylemi ve iktidar pratiklerinin karşıtlığı üzerinden CHP kendini konumlandırır. CHP’nin “yenilik” ve “dönüşüm” arayışı bu anlamda “sahici” bir siyaset üretmekten daha çok “tepkisel”dir. Uzun dönemli bir programa dayanmadığı için bu tepkiler belirli çıkar grupları ve CHP elitlerinin kendi içinde yeniden konumlanması işlevine yarar.

İkinci parametre de her seçim yenilgisinin ardından parti içinde yaşanan mikro iktidar mücadelesinden kaynaklanan seçimi kaybeden parti yönetimine karşıtlıktır. Yani her iki parametrenin özünü “karşıtlık” ve “tepki” oluşturur.

Yine tarihsel olarak bakıldığında CHP’nin her yeni siyasal söylemi ve günlük sorunlara yaklaşımı “belirsizlik”, “muğlaklık” ve hatta “bulanıklık” üzerine inşa edilir.

Geçmişten Bugüne Pragmatik CHP Açılımları

1946 sonrası çok partili hayata geçilmesinin ardından Demokrat Parti’nin (DP) iktidar yürüyüşünü durdurmak için CHP dini alandaki yasakların yumuşatılmasına yönelik açılımlar başlatmıştır. Ne var ki DP’nin ezici çoğunlukla iktidara gelmesi CHP’nin bu açılımları bir anda unutmasını gerektirmiştir. DP’nin üç dönem arka arkaya seçimleri kazanması CHP’nin bazı konularda popülizme dayanan liberal içerikli politik söylemlerini zorunlu kılsa da, parti politikası 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin ardından antidemokratik ve katı laikçi bir anlayışa hızlı geri döndürülmüştür.

1965’te başlatılan “ortanın solu” tartışması içi doldurulmuş bir kimliklendirme değildir. Solun radikal kanadı olan Türkiye İşçi Partisi ile arasındaki siyasi anlayış farkını ortaya koymak içindir. Aynı zamanda sosyalist ve Marksist eğilimlere prim vermediklerini göstermenin bir yolu olarak ABD ve Batı blokuna hoş görünmeye matuf konjonktürel bir tanımlamadır.

Ama tüm bu çabasına rağmen CHP, Adalet Partisi’nin (AP) “ortanın solu Moskova’nın yolu” temalı eleştirisine maruz kalacaktır. Bu eleştirinin “sosyalizm ve komünizme geçişin ilk evresi” olduğu üzerinden sürdürülmesi ise CHP’nin bu söylemi de güncellemesini gerektirecektir. 1970’lerin başından itibaren kullanıma sokulan ve 1974’te parti tüzüğüne giren “demokratik sol” tanımlaması bir önceki söylemin üzerine “demokrasi” sosunun eklenmesinden başka bir şey değildir.

CHP’nin o döneme kadarki siyasal mirası dikkate alındığında “demokratik sol” söylemin bizatihi dile getirilmesi önemli olsa da, topluma yönelik olmaktan daha çok parti içi iktidar mücadelesi için kullanışlı bir kavramsallaştırma olduğunun altını çizmek gerekir. Bunun da somut göstergesi kavramı tedavülde tutan Bülent Ecevit’in tüm kesimler için demokrasiyi talep etmediğinin sonradan daha net şekilde anlaşılmasıdır. 28 Şubat postmodern darbesinin ardından seçilmiş bir milletvekiline “had bildirme” seanslarındaki tutumu, başka bir göstergeye gerek kalmadan Ecevit’in “demokratlık” karnesinin zayıflığı için yeterlidir.

CHP’nin 1992-1999 arasında “yeni sol”, 2000-2002 arasındaki “Anadolu solu” ve ardından seçim dönemlerindeki “çarşaf açılımları” pragmatik açılımlardı. Tüm bu açılım siyasetlerine rağmen 1992’den 2010’a kadar kısa süreli ayrılıklar hariç partinin başında olan Deniz Baykal yerini Kemal Kılıçdaroğlu’na bıraktığında CHP “katı laikçi” ve “otoriter Kemalist” bir eksende “kutuplaştırıcı siyaset” izleyen bir partiydi.

Tarihinde birçok “açılım siyaseti” devreye sokulmasına rağ- men Kılıçdaroğlu dönemine kadar CHP kendisini bir “devlet partisi” olarak tanımlamıştır. Bunu kimliğinin “kurucu” vasfı olarak kodlamıştır. Ne kadar “açılım politikası” uygulanırsa uygulansın son lider değişikliğine kadar CHP için ihmali kabul edilemez en önemli nokta “Cumhuriyetin kurucu iradesinin üflediği ruh”ta yaşanacak bir eksen kaymasıdır. Çünkü “Kemalist ilkeler” birçok kez zamanın ruhuna göre güncellense de parti kimliğinin ayrılmaz parçası olarak görülmektedir.

Kılıçdaroğlu Döneminde CHP’nin Dönüşümü

CHP içinde Kemalist kodlardan uzaklaşıldığına dair en sert tartışma, Deniz Baykal’ın FETÖ’nün kurduğu bir kaset kumpası ile parti genel başkanlığından uzaklaştırılması ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçmesinin ardından yaşandı. Kemalist kadroda partinin siyaset yapma tarzına dair bir eksen kayması endişesi başladı. Kılıçdaroğlu döneminde belirli etnik ve mezhepsel kimliklerin parti politikalarına yön verdiğine yönelik parti içinde rahatsızlıklar gün yüzüne çıktı. “CHP’nin giderek HDP’leştiği”ne dair argümanlar başta CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün demeçleri ve katıldığı programlar üzerinden sert eleştiriye tabi tutuldu. Bu eleştirileri Kılıçdaroğlu her defasında “CHP neden değişmesin, CHP de değişecek” diyerek savuşturmayı tercih etti.

Başta dile getirilen endişelerin sonradan bir bir gerçekleştiği “ulusalcı” ve “Kemalist” aktörler tarafından Kılıçdaroğlu’na son dönemde bir suçlama olarak yöneltildi. Partinin üst yönetim kadrolarının “etnik” ve “kimliksel” duruşlarına göre tamamen yeniden dizayn edildiği üzerinden bu suçlama somutlaştırıldı. Ayrıca partinin “Kemalist sol” duruşunun “radikal sol” anlayışta konumlandığı “eksen kayması” eleştirileri üzerinden tartışılmaya devam ediyor.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçmesinden itibaren sadece “AK Parti karşıtlığı” üzerinden siyaset izlemesi, parti içindeki iktidar mücadelesi ve tartışmaların bastırılmasını sağladı.

Kılıçdaroğlu sekiz kez AK Parti karşısında seçimleri kaybetmesine rağmen AK Parti karşıtı marjinal grupların yanında hizalanarak ve onların desteğini alarak kendi konumunu korudu.

Gezi Parkı Şiddet Eylemleri sürecinde göstericileri destekleyerek Türkiye’deki şiddet eğilimli grupların da dahil olduğu çevrelerin enerjisini CHP’ye kanalize etmeye çalıştı. Sesi çok çıkan bu çevrelerin desteğini almak parti içindeki muhalefetin sesinin de bastırılması için bir fırsattı.

17-25 Aralık’ta AK Parti’ye karşı düzenlenen kumpas ve yargı darbesi girişiminin ardından tamamen FETÖ’nün AK Parti’ye yönelik söylem ve eylemlerinin taşıyıcılığını üstlendi. İçerde FETÖ’nün AK Parti ve Erdoğan’a yönelik imal ettiği her kumpası sahiplenerek buradan bir muhalefet dili ve stratejisi oluşturdu. FETÖ tarafından üretilen, CHP ve Kılıçdaroğlu tarafından tedavüle sokulan söylemler yine FETÖ tarafından uluslararasılaştırıldı. Dolayısıyla da uluslararası çevrelerde de Kılıçdaroğlu’na yönelik bir sahiplenme başladı.

7 Haziran seçimlerinin ardından ise HDP ile birlikte AK Parti’ye karşı bir muhalefet bloku oluşturuldu. HDP ile ortaklaşan bir söylem üzerinden AK Parti’ye karşı kolektif eylemler geliştirildi. Bu ortaklığın en somut şekilde eylemleştirilmesi ise 16 Nisan referandumu sonrasında Kılıçdaroğlu’nun Ankara’dan İstanbul’a başlattığı yürüyüşe HDP’nin destek vermesiydi. Bazı HDP’li milletvekilleri yürüyüşe katılarak ortak bir görüntü vermeye de bu süreçte özen gösterdi.

Kılıçdaroğlu 15 Temmuz darbe girişiminin ardından toplumsal baskının da bir sonucu olarak darbe karşıtı blokta hizalanmasına rağmen, sonraki süreçte FETÖ’nün “kontrollü darbe” söylemini benimseyen bir pozisyona geçti. MİT tırları olayındaki FETÖ kumpasını es geçerek örgütün bu mesele üzerinden Türkiye’yi suçlamasına destek çıkan politika izledi.

FETÖ ve darbe girişimi yargılamalarının başladığı bir dönemde “yürüyüş” eylemini başlatması parti içindeki “ulusalcı kanat” tarafından da eleştirildi. Balyoz ve Ergenekon davalarında FETÖ kumpası ile yargılananlar ve bu kumpaslardan mağdur olan kesimler yürüyüşün FETÖ’ye yaradığını söylediler.

CHP lideri Kılıçdaroğlu gelinen süreçte 16 Nisan’daki “hayır” cephesinin blok olduğuna yönelik bir yanılsama ile hareket ediyor. Aynı anda hem HDP hem de Meral Akşener’in başını çektiği muhaliflerin ortak bir çatıda buluşmasının hayalini kuruyor. HDP ile verdiği görüntünün, milliyetçi kesimleri “hayır” cephesinden uzaklaştıracağını bildiği için Meral Akşener’le birlikte görüntü vererek bu olumsuz algının kırılacağını varsayıyor. Bir taraftan da bu girişimlerle CHP liderliğini koruyarak 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için muhalefetin “çatı adayı” olmak istiyor.

Çatı adaylıktan önce Kılıçdaroğlu’nun CHP içindeki konumunu sağlamlaştırması gerekiyor. Çünkü CHP içinde Kılıçdaroğ- lu ve ekibine yönelik partiyi merkezden uzaklaştırdığına dair ulusalcı ve Kemalist kanat tarafından gittikçe artan dozda devam eden bir eleştiri var. Bu eleştirinin çerçevesini ise Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nden itibaren partinin radikal grupların siyasal söylemlerinin taşıyıcılığını yaptığı, giderek HDP siyasetine yaklaştığı, devletin hassasiyetlerini gözetmediği ve AK Parti karşıtlığının devlet karşıtlığına dönüştüğü gibi argümanlar oluşturuyor. İleriki günlerde içerde yürütülen bu tartışmaların yoğun bir şekilde kamuoyu önünde de yaşanması kaçınılmaz. Bu anlamda “yürüyüş” Kılıçdaroğlu’nun liderliğinin tartışılmasını erteleyici bir işlev görmesine rağmen CHP ekseninin gittikçe HDP’ye yaklaşması ise 2019 için çatı adaylığından uzaklaşmaya yol açıyor.


DİĞER YAZILARI