OKUNAN

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi Milletin Talebi...

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi Milletin Talebi”

The following two tabs change content below.
Burhanettin Duran

Burhanettin Duran

bduran@setav.org
Burhanettin Duran

Latest posts by Burhanettin Duran (see all)

2017 yılı Türkiye ve dünya siyaseti açısından dinamik bir atmosferde başladı. ABD başkanı seçilen Donald Trump Beyaz Saray’a taşındı. Türkiye’de ise Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişin ilk aşaması olan TBMM süreci tamamlandı. Sırada referandum var. İki olayın doğrudan etkilediği bir başka mesele ise Suriye bağlamında şekilleniyor. Kamuoyu Türkiye, ABD ve Rusya üçgeninde nasıl bir Suriye tablosunun ortaya çıkacağını yakından takip ediyor. Önümüzdeki süreçte bu üç konu gündemin yine başköşesinde olacak. Hem bu konuları hem de yansımalarını SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran ile konuştuk.

Söyleşi: Yusuf Özkır

ABD’de başkan değişti. Obama hem dünya hem de Türkiye açısından umut verici söylemlerle başladığı görevini hayal kırıklıkları ve kanlı bir mirasla devretti. Bu dönemde özellikle Türkiye ve İslam dünyası açısından ne tür sorunlar karşımıza çıktı?

ABD’de başkanların uyguladıkları politikalar, getirdikleri yeni fikirler “doktrin” olarak tanımlanır ve sonrasında bunların kalıcı olup olamamasını değerlendirmek için “miras” kelimesi kullanılır. “Obama doktrini” denilen şey, ABD’nin küresel rolüyle ilgili yeni bir formüldü. Bu formül, Irak müdahaleciliğinden rahatsız olan ve mümkünse diplomasiyi kullanarak karşılıklı ilişkilerin geliştirilebileceği bir liberal dünya hayal etmişti. Demokrat Parti başkanına uygun bir yaklaşımdı bu. Fakat Obama’nın Kahire ve İstanbul konuşmalarında ortaya koyduğu İslam dünyasıyla ilgili güzel sözler ve perspektif, iş realiteye gelince gerçekleşmedi. Bence Obama mirasının en sorunlu tarafı Arap Baharı’nı yönetememesidir.

Neden yönetemedi?

Öncelikle bu dalganın getirebileceği kaosu iyi hesaplamadı. ABD’nin Ortadoğu’da düzen kurucu rolünü üstlenmekten kaçındı. İç siyasetin sınırlarına ve önceki sözlerine fazlaca bağlı kaldı. Bunun sonucunda da ABD’nin göstermesi gereken liderliği uygulayamadı. Ne demokrasilerin gelmesini sağlayabildi ne de çatışmaları engelleyebildi. Aksine otoriter rejimler geri döndü, kaos derinleşti, Suriye ve Irak başarısız devlete (failed state) dönüştü. Amerikan halkı ve Batı toplumlarını ırkçılık, popülizm ve aşırı sağın yükselmesinden de koruyamadı. Dolayısıyla kendisinin ticaret anlaşmalarını, Avrupa ile kurduğu ilişkileri, İran ile yakınlaşmasını kökünden sorgulayan bir başkanın yani Trump’ın kazanmasının önünü açtı. Başkan olmasına ihtimal dahi verilmeyen Trump’ın kazanabileceği bir ortam hazırladı.

Obama’nın söylem ve uygulamada arkasında bıraktığı büyük resme baktığımızda aslında neyi tartışmaya açtı?

Obama hem söylem hem de uygulamada bir hayal kırıklığı yaşattı. Hatta söylemde öyle bir kriz oluştu ki liberal dünyanın sonundan bahseder hale geldik. Yani Obama gibi pragmatik yönü çok güçlü ama söylem olarak demokrasi, insan hakları ve barış gibi kavramlar üzerinden bir liberal dünya düzeni tasarlayan veya en azından zihninde böyle gören bir başkan, bunun krize girdiği ve artık sonunun geldiğinin konuşulduğu bir ortam üretmiş oldu.

Trump’ın Önceliği Dünya Değil ABD

Trump dünyaya ne vadediyor?

Obama’nın vadettiklerinin olumlu bir şeyler getirmek bir yana iç savaş ve çatışmalar bırakması, Ortadoğu’nun kendi içine çökmesi ve dışarıya da sorun üreten bir hale gelmesi aslında Trump’ın avantajı. ABD’den beklentinin dip yaptığı bir noktada başkan seçildi. “Trump dünyaya ne vadediyor?” derseniz, ben onun dünyaya bir şey vadetmek gibi bir derdi olduğu kanaatinde değilim. Trump’ın önceliği ABD’lilere bir şeyler kazandırmak; yeni işler, gelirler vs. “Önce ABD” sloganının altında yatan gerçek şudur: İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel düzenin -ki kurucusu ABD’dir- birtakım sorunlarının olduğunu düşünüyor ve bu düzeni tamir etmek, yeniden düzenlemek istiyor. Kendisinde kalkış noktası olan şeyler var. Bir kere siyaset tarzı olarak bugüne kadar gösterdiği lider ağırlıklı, popülist bir yaklaşım. Her şeyi çıplak yüzüyle gösterip diplomatik kuralları önemsemeyerek aslında dünyadaki ilişkilerin güç ve menfaate dayandığını ortaya koydu. Yani Obama’nın delik deşik ettiği ve liberal düzende değerler üzerine kurulu olduğu söylenen örtüyü tümüyle yırtıp attı. ABD’nin somut çıkarlarını ortaya koydu ve Amerikan halkını da bu somut çıkarlar için arkasına toplamayı başardı. O yüzden birinci önceliği ABD’ye ne vadettiğidir.

Peki Trump’ın “Önce ABD” demesi aynı zamanda Ortadoğu’dan ve Asya’dan uzaklaşacağı ya da buralara ilgisinin azalacağı anlamına da gelir mi?

Hayır, bu anlama gelmiyor. Şunu söylemek istiyorum: Trump bir süper güç olarak ABD’nin sorumlulukları olduğunu ve bunun için gerektiğinde bazı maliyetler ödenmesi gerektiğini düşünen biri değil. Bu anlamda Trump’ın dünya için elini taşın altına koyacak biri olmadığını biliyoruz. Böyle bir beklenti de yok zaten. Obama’dan beklenen şeylerin hayal kırıklığı olduğu görülmüştü. Ama ABD’nin menfaatleri için yapacağı şeyler dünya düzenini çok etkileyecek.

Trump eğer bu zamana kadar söylediği gibi davranırsa yeni dönemde neler öne çıkacak?

Birincisi küreselleşmeyi tashih edecek. Ekonomik ve siyasal çıktıları ABD’nin lehine olacak şekilde bunun müdahalelerini yapacak. İkincisi ekonomik korumacılığı önceleyecek. Yine Amerikan milliyetçiliğinin bir yansıması olarak işlerin ve yatırımların ABD’ye gelmesi gibi bir ekonomi politikası yürütecek. Üçüncüsü ikili ilişkilerde yine bu ekonomik önceliklere dayalı stratejik yeni hesaplamalar yapacak. Yani Çin ile de, Rusya ile de, diğer bölgesel güçlerle de buna dayalı bir ilişki kuracak. Bu üç düzlem ABD’nin küresel rolünü belirleyecek. Eğer ABD’nin küresel rolü bu şekilde değişecekse dünya düzeni de değişecek demektir.

Bunların ne gibi sonuçları olur?

“Dünyaya ne vadediyor?” diye değil ama “Dünyaya ne getirebilir?” diye baktığımızda ilişkilerin daha somut şekilde yürüyecek olması, yeni stratejik dengelenmeleri ve ülkelerin kendilerini buna göre konumlandırmalarını getirecektir. Mesela Çin’e yönelik manipülatör eleştirileri, Tayvan politikası ve özellikle de yeni ticaret anlayışıyla Çin’in yeni bir konum almasını getirebilir. Bu da hem Güney Çin Denizi’nde gerilimi artırabilir hem de ikili ilişkilerde bir sertleşmeyi doğurabilir. Eğer böyle bir sertleşme olursa bu Çin ile ABD arasında uzun zamandan beri bahsedilen kapışmanın tarihini öne çekmek demektir. Bir diğer konu ise Rusya ile olan dengede ne yapacağı. Benim kanaatim, Trump ekonomiyi öncelediği için Rusya ile siyasi alanlarda belli müzakereler yaparak, belli yükleri ona devrederek ve onun nüfuz kazanmasını önemsemeyerek Çin’i baskılamayı seçebilir. Yani Rusya’yı yanına alarak Çin’i baskılamayı tercih edebilir.

Rusya ve Çin arasında çok yakın bir ilişki var. ABD ikisini birbirinden ayırabilecek bir atmosfer üretebilir mi?

Trump’ın bunu deneyeceğini düşünüyorum. Ancak ABD’deki müesses nizamın kurumlarının Rusya’yı daha önemli yakın tehdit olarak algılamasını yönetemez ve birtakım krizler oluşursa başka bir denklem ortaya çıkar. Rusya ve Çin’in bir araya geldiği bir ittifak ilişkisinin ABD’yi zorlayacağı ortadadır. O zaman şu tablo oluşur: Avrupa ve ABD arasında transatlantik ilişkiler daha çok güçlenir. Bu bir yanda Avrupa ve ABD diğer yanda ise Rusya ve Çin’in olduğu, diğer bölgeleri de buna göre konumlandırdıkları yeni bir Soğuk Savaş demektir. Ben bunun olacağını beklemiyorum. Daha ziyade ABD, Rusya ve Çin arasında yeni ilişkiler kurulacağını düşünüyorum. Rusya’nın beklentisi de bu yönde. Trump’ın Rusya’nın alanını açacağını, Putin ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışacağını ve Çin’i biraz baskılayacağını düşünüyorum.

Türkiye Süreçten Kazançlı Çıkmak İstiyor

Bu yaklaşım yeni dengeler demek…

Tabii ki bölgesel etkileri de olacak. Türkiye’yi de, İran’ı da, İsrail’i de, Suudi Arabistan’ı da ve diğer ülkeleri de içine alacak yansımaları olacak. Diyelim ki Asya’da Japonya ve Güney Kore gibi birçok ülke yeni dengeye göre pozisyon alacaklar. Belki bir kısmı ABD’ye bir kısmı da Çin’e yakın olacak. Ortadoğu ise daha da kritik bir konumda. Zaten devam eden iç savaşlar var. Burada Türkiye’nin yapmaya çalıştığı şey ABD ile Rusya arasında en azından belli bir süre devam edecek olan yeni ilişki kurma çabasının kazananlarından birisi olmak. Türkiye ikisi arasında denge kurarak belli meselelerini yeni yönetime anlatmak istiyor. Muhtemeldir ki İran da Trump’ın kendisini sınırlandırmasından kaçmaya çalışacak. Suudi Arabistan müttefiklik ilişkisini yeniden tanımlayarak Trump döneminde yeni bir konum üretmeye uğraşacak. Bir diğer kritik gelişme Avrupa’da olacak. O da Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğini etkileyecek. Trump’ın, “Ben AB dendiğinde Almanya’yı görüyorum” demiş olması aslında AB’nin belki daha sıkı ama daha küçük bir birliğe dönüşmesini getirebilir. “Brexit’i akıllıca buluyorum. Başka ülkeler de olacaktır” demesi, AB’den bazı ülkelerin ayrılması sonucunu da doğurabilir. Bu Avrupa’yı kendi içindeki birliği daha da sıkılaştırarak -savunma da dahil olmak üzere- yeni bir yere taşıyabilir. Çünkü burada Rusya’nın baskısı da artacaktır.

Türkiye Stratejik Okuma Yapıyor

Trump’ın bakış açısı zaman içerisinde AB ülkelerini Rusya’ya yakınlaştırır mı?

Bazı ülkeler için bu söz konusu olabilir. Ama Almanya için doğrusu ilk başta beklemiyorum. Avrupa’nın Rusya ile olan rekabeti devam edebilir ama süreç bazı Avrupa ülkelerini yeni yaklaşımlara itebilir. Mesela Türkiye’nin Rusya ile ilişkiler noktasında stratejik okuma yaptığını ve öncü bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü NATO içerisinde olmasına rağmen Türkiye’yi Rusya’ya fazlaca yakınlaşmakla eleştirenler bir süre sonra Kremlin ile yakın ilişkiler kurmak için sıraya girerlerse şaşırmam.

ABD Bölgeyi Rusya’ya Bırakamaz Bütün bu güç mücadelesinin yoğunlaştığı merkezlerinden biri de Suriye… Küresel aktörler orada vekalet savaşı yürütüyorlar. Trump döneminde sıcak çatışma ihtimali olabilir mi?

Aslında Suriye’yi ilk başta hiçbir güç merkezinin tam olarak önemsemediğini düşünüyorum. Fakat süreç içerisinde önce vekalet savaşı yönüyle sonradan da asalet boyutuyla olaya müdahil oldular. Böyle bir kriz var karşımızda. Neticede zengin petrol yataklarının bulunmadığı, net somut menfaatlerin olmadığı bir ülkeydi. O yüzden de Arap Baharı’nda Suriye durağına gelindiğinde dünya aslında hiçbir şey yapmadı. Hatta Obama kimyasal silah kullanılması durumunda söylediği kırmızı çizgiyi bile kale almadı. Bugün gelinen noktada da aslında hiçbir güç bence İran ve Rusya da dahil olmak üzereSuriye’nin ateşine daha fazla bulaşmak istemiyor. Bundan sonraki yeni eğilim Suriye’yi mümkün olduğu ölçüde toparlamak olacaktır. Şimdi Astana süreciyle Türkiye, Rusya ve İran arasında billurlaşan bu süreç ABD’nin de dahil olmasıyla çözüme doğru gitmek zorunda. Asıl kritik nokta Suriye ve Irak’ın parçalanması ihtimalidir. Bunun önüne bir an önce geçilmesi gerekiyor. Washington’da “Ortadoğu’nun Balkanlaşması” muhabbeti yapanlar var.

Türkiye ve Rusya’nın Astana Zirvesi ile Suriye sorununu çözme yoluna girmiş olması ABD politikalarını nasıl etkiler? Bunun Türkiye ile Batılı müttefikleri ve ABD ilişkilerine yansıması ne olur?

Öncelikle Trump ve ekibi Astana sürecine davet edildi. Bunu Rus Dışişleri Bakanı Lavrov açıkça söyledi. Obama’nın değil Trump’ın davet edilmesi tabii ki büyük bir tavır ve aslında Trump’a uzatılan bir çiçek. Obama’nın giderayak kurumlar üzerinden yaptığı atraksiyonları hatırlayın; siber saldırı, diplomatların sınır dışı edilmesi ve kaset iddiaları. Buna karşılık Putin dikkatli davranarak Trump’ın Rusya ile yeni bir ilişki deneme ihtimalini masada tuttu. Trump da burada dikkatli davrandı. Dolayısıyla Astana’ya davet edilmesi bunu gösteriyor. İran istemese de Rusya ve Türkiye’nin isteğiyle ABD sürece katıldı. Tabii Suriye’de bir barış süreci işleyecekse bu ABD olmadan olmaz. ABD’nin Ortadoğu’dan tam olarak çekilmesi beklenmemeli. Trump’ın “Suriye ve komşu ülkelerde güvenli bölgeler kuracağım” sözü ABD’nin Suriye denklemine “acil dönüş” çabası. Obama döneminde kaybedilen alanın geri kazanılma hamlesi.

Neden ABD olmadan olmaz?

Çünkü ABD’nin Ortadoğu’da ciddi menfaatleri var. Petrol bağımlısı olmaktan kurtulması enerji kaynaklarının kontrolünü bırakacağı anlamına gelmiyor. ABD’nin müttefikleri var. Obama döneminde Ortadoğu’da kaybedilen konumun Trump tarafından hırslı bir şekilde geri kazanılacağını beklemiyorum ama yine de ABD’nin çıkarlarını göz ardı edecek şekilde bölgeyi Rusya’ya bırakacağı kanaatinde de değilim. Bırakırsa Ürdün’den İsrail’e tüm bölge ülkeleri pusulalarını Kremlin’e göre ayarlayacaktır.

 Trump sadece “çıkarları” ile yetindiğinde Putin’e alan açmış olmuyor mu?

Hayır. Bu nasıl bir ilişki kurulacağına bağlı. Ortadoğu’da Putin’in önü zaten açıldı. Bugün Suriye’de hatta Libya’da Rusya oldukça etkili konumda. Bundan sonrasında Trump bunu dengeleyecek mi yoksa Obama’nın açtığı yoldan giderek farklı bir metotla Rusya’nın önünü daha da mı açacak? Bugün korkulan şeylerden birisi de bu. Çünkü öncesinde Obama petrol fiyatları, ekonomik yaptırımlar, Ukrayna krizi ve Kırım’ın ilhakını gündeme alarak aslında Rusya’yı sınırlandırmaya çalıştı. Rusya sert güce başvurduğu zaman da kesinlikle karşı çıkmadı. Suriye’de de önünü açmış oldu böylece. Trump’ın ekonomi temelli Çin kaygısı sebebiyle yine birtakım alanları Rusya’ya açma ihtimali yüksek. Fakat bu Suriye masasını terk etmesi ve Ortadoğu’yu tümüyle Rusya’ya bırakması anlamına gelmez. Bunun grand strateji olarak ABD çıkarlarının aleyhine olacağını ona bütün ekibi söyleyecektir zaten.

 Suriye ve Irak Bölünme Riski Taşıyor

ABD’nin Irak ve Suriye’de yapmak istediğinin aslında bir “Balkanlaştırma” çabası olduğu ve orada toprak bütünlüğüne dair büyük ülkeleri istemediğine dair yorumlar yapılıyor. Siz Irak ve Suriye’nin bölünmesi tartışmalarına nasıl yaklaşıyorsunuz?

Irak ve Suriye’nin başarısız devlet olmasının kökenleri Bush’un Irak işgali ve Obama’nın Arap Baharı’nı yönetememesidir. Bugün Suriye ve Irak’ı bir ulus devlet olarak toparlamak hiç de kolay görünmüyor. Üstelik DEAŞ’la mücadele kapsamında yerel aktörlere açılan geniş alan bu ülkelerin yeniden toparlanmasını zorlaştırıyor. Bu durum sonuçta bölünme getirebilir mi? Belki ilk önce federatif yapılar daha sonra da bölünme riski taşıdığı ortadadır. Irak ve Suriye’de eski siyasal yapıya dönüş muhtemel görünmüyor. Bunu bu saatten sonra ne Rusya ne de ABD başarabilir. Yani yüz binlerce insanın öldüğü iç savaşlardan sonra ortaya ulus devlet yapılarının çıkmasını beklememek lazım. Gelen şey çok parçalı ve istikrarsız bir Ortadoğu. Irak ve Suriye’deki istikrarsızlığın Ürdün ve Suudi Arabistan gibi ülkelere sıçrama ihtimalini ciddiye almalıyız.

Mültecilerin geri döndüğü atmosfer düşünülebilir mi?

Suriye’de siyasi geçiş süreci başarılabilse bile geri dönüş kısmi olarak işleyebilecek bir süreçtir. Ben mültecilerin önemli bir kısmının -en az yarısının- gittikleri ülkelerde kalabileceğini öngörmek gerektiği kanaatindeyim. Geri dönüşün epey uzun bir süreç olduğunu düşünüyorum. Bir anda hızlı dönüşleri beklememek lazım ama terör örgütlerinin kendilerine mümbit bir alan bulmaya devam edecekleri -illa bir toprak işgali olmasına gerek yok- kolaylıkla eleman devşirebilecekleri bir ortamın süreceği görülüyor. Yine bu yerel aktörlerin kendi aralarında kapışmalarının da pekala muhtemel olduğunu ya da merkezi yönetimler ile bu yerel aktörler arasındaki ilişkilerin sürekli gerilim üreteceğini düşünüyorum. Suriye’den nasıl bir yönetim çıkacağı belli değil. Astana sürecinde “Kürtler katılsın mı?” ya da “Hangi Kürtleri kim temsil eder?” tartışmaları bu sürecin bir müddet daha sancılı geçeceğini gösteriyor.

ABD’den Beklediğimiz Desteği Alamadık

Türkiye’nin Suriye meselesindeki en önemli operasyonlarından biri olan Fırat Kalkanı Harekatı, şu an Bab kuşatmasıyla devam ediyor. Ankara, Washington ile ilişkilerini daha fazla geliştirip Trump yönetimine daha yakın durma eğiliminde olursa Türkiye’nin ABD ve Rusya ilişkilerindeki denge nasıl şekillenir?

Suriye iç savaşı aslında Türkiye’nin dış politikasında en çok zorlandığı konu oldu. Hatırlayalım: Önce savaş uçağının düşmesi sebebiyle Rusya ile, ardından YPG’ye desteği nedeniyle ABD ile ilişkilerimiz gerildi. İlginçtir yine Rusya ile yakınlaşma Suriye’de bir süreç arayışını ve bir inisiyatif oluşmasını sağladı. ABD ile de ilişkilerin toparlanması Suriye ayağına daha fazla bağlı. Yine Türkiye’nin DEAŞ ve PKK ile yürüttüğü terörle mücadelesi gelip Suriye’de düğümleniyor. Irak’tan gelecek olan istikrarsızlık da Suriye ile çok yakından bağlantılı.

Böyle baktığımızda Suriye fırtınanın gözü durumunda. Bu çerçevede de Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekatı’na girmesi kaçınılmazdı ve Türkiye’nin burada başarılı olması gerekiyor. Bunun ilk başta Rusya ile yakınlaşma sayesinde mümkün olduğunu ve ABD’nin de 20 kilometreye kadar destek verdiğini biliyoruz. Fakat sonrasında Türkiye’nin bunu PYD-YPG’nin koridor oluşturmasını engellemek için kullandığı kaygısıyla ABD destek vermemeye başladı. Astana süreciyle varılan mutabakata paralel olarak Rusya Bab’da Türkiye’ye hava desteği veriyor.

Türkiye’nin bu anlamda daha kapsamlı bir DEAŞ’la mücadele politikasının kazanımlarına ihtiyacı var. Burada kastettiğim şu: Trump yönetiminin DEAŞ’la mücadele koalisyonunu yeniden ele alarak daha etkin bir mücadeleyi ortaya koyması lazım. Eğer Trump bunu yaparsa ortam buna müsait. Türkiye de gerekirse Rakka’ya kadar gitme noktasında ABD ile böyle bir iş birliği yapabileceğini söylemişti. Bu gerekirse Rusya, Türkiye ve ABD üçlüsü arasında da olabilir. Böyle bir iş birliği zemini var ama spesifik olarak Trump’ın Suriye politikasının ne olacağı ve bunun Ortadoğu politikası içerisinde nereye oturacağını görmek lazım. “Güvenli bölgeler” ve savaşan yerel aktörlere yaklaşım bu politikanın kritik parçaları. Bakalım nasıl bir formül üretecek.

Bab’ın DEAŞ’tan temizlenmesi sizce neden bu kadar gecikti?

Bunun sebebi çok net. Çünkü NATO içinde yer alan bir ülke olmamıza rağmen İttifak’tan ve ABD’den beklediğimiz desteği alamadık. Aksine Rakka operasyonunu yapacağını söyleyen ABD bu operasyondan vazgeçti. Dolayısıyla Bab, DEAŞ’ın Rakka’dan sürekli destek alarak kendisini tahkim ettiği bir yere dönüştü. DEAŞ gibi bir örgütle mücadele etmek kolay değil. Musul’da bunun Irak ordusu ve Peşmerge birlikleri için nasıl büyük kayıplarla sonuçlandığını biliyoruz; yaklaşık üç bin. Türkiye’nin ihtiyatlı gitmesi de operasyonun uzama sebeplerinden birisi. Türkiye operasyonu askerinin şehit olmasını minimize edecek bir stratejiyle yürütüyor. Neticede DEAŞ’la mücadele Türkiye için yeni bir olgu. Kendisini canlı bomba olarak patlatan ama öbür taraftan modern dünyanın bütün imkanlarını kullanarak “terörist devlet” diyebileceğimiz konuma gelen bir yapıyı çökertmek o kadar kolay değil, hele ki tek başınıza kalıyorsanız.

Türkiye-ABD İlişkilerindeki Tuzaklar Ocak ayının başında ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Peter Cook Bab’ta alçak uçuşla güç gösterisi yaptıkları fakat DEAŞ hedeflerini bombalamadıkları şeklinde bir açıklama yaptı. Bu açıklama Türkiye’de “Bu güç gösterisi kime karşı yapıldı?” bağlamında epeyce tartışıldı ve güç gösterisinin kime karşı yapıldığı bağlamında sorgulandı. Burada şunu sormak istiyorum: Bab’ın DEAŞ’tan alınması istenmiyor mu? Trump’ın da DEAŞ’ın kuruluşunda Obama yönetiminin rolü olduğuna dair açıklamaları oldu. Bütün bu parçaları bir araya getirdiğimizde nasıl bir tablo karşımıza çıkar?

Bu tablo aslında çok net. Obama yönetimi Türkiye sınırının CerablusAzez hattının DEAŞ’tan temizlenmesini istiyordu. Fakat Türkiye’nin 20 kilometrenin altına inmesini istemiyordu. Türkiye kendi güvenliği ve PKK-YPG koridorunun oluşmasını engellemeyi de bir amaç olarak gördüğü için ABD’yi dinlemedi. Kendi politikasını yürüttü ve ABD’nin buna destek vermesini istedi. ABD ise DEAŞ’a karşı halen PKK ve YPG’yi kullanma taraftarı. Silah desteği vermeye de devam ediyor. Türkiye ile ABD bu konuda ayrı düştü. ABD bu sebeple Bab operasyonundan gereken desteği esirgedi. Meselenin özü budur aslında. Bu güç gösterisi İncirlik’ten kalkan uçakları sanki Türkiye’ye destek veriyor konumunda göstermek ve yapılan eleştirilere bir gösteriyle karşılık vermektir. Ama işin gerçekliğine baktığımızda Obama döneminde Türkiye-ABD ilişkileri müttefiklik anlayışında çok ciddi bir zarar gördü. Umalım ki Trump döneminde gerekli tamirat yapılsın.

Mümkün mü?

Mümkün ama benim şöyle bir kaygım var: Türkiye-ABD ilişkileri açısından müesses nizamın bir tür direnciyle karşılaşacağı netleşen Trump Türkiye, Suriye ve Ortadoğu politikasını belirlerken bazı oldubittiler ve kurumsal dirençlerle karşılaşabilir. Mesela Erdoğan’ın “radikal İslamcı” olduğu tezviratıyla Obama’ya nüfuz etmek isteyenler, “İslamcı Türkiye’nin” karşısına “seküler YPG’yi” koyarak ve ABD’nin müttefiki olduğunu vurgulayarak örgüte olan desteği devam ettirmeye çalışabilirler. Bu Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilere onulmaz zararlar verebilir. Türkiye’nin İslamcı bir yönetimin altında olduğu iddiası çerçevesinde kurulmak istenecek başka tuzaklar da olabilir. Bunlar; İsrail’in konumu, DEAŞ’la mücadele ve İslamofobi. Bu üç konu etrafında iki ülkenin ilişkilerinin toparlanmasının önüne tuzaklar kurulabilir.

Tam olarak ne demek istiyorsunuz?

Şunu kast ediyorum: Birincisi Trump yönetiminin ılımlı İslamcı veya radikal İslamcı ayrımı yapmadan hepsini terörist gördüğünü biliyoruz. Bu çerçevede hatta Türkiye’nin de “İslamcılığı” argümanını peşine koyarak sanki Türkiye’nin DEAŞ’la yeteri kadar mücadele etmediği aksine DEAŞ’la mücadele eden PKK’yı bastırmaya çalıştığı argümanını Trump’ın önüne yeni bir ambalajla koyabilirler. İkinci tuzak ise İsrail, Trump döneminde ABD ile olan ilişkilerini toparlamasıyla hırslarını daha fazla öne çıkartabilir. ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması konusu Filistin meselesini tekrardan patlatabilir. Bunun da Türkiye üzerinde kamuoyu açısından baskı oluşturması beklenir. Yine aynı şekilde Türkiye’nin Trump yönetimiyle iyi bir ilişki kurmasını istemeyenler bu İsrail gündemiyle Türkiye’ye baskı oluşturabilirler. Üçüncüsü de Trump’ın Müslüman göçmenlere yönelik zaman zaman İslamofobik argümanları oluyor. Bunlar İslam dünyasıyla ilişkileri bozabilecek ve Türkiye üzerinde de bir tür baskı oluşturabilecek konulardır. Halbuki Trump’ın yapması gereken İslam dünyası ile ABD arasında yeni ilişkiler kurulmasını sağlayarak ABD’nin zayıflamış olan algısını değiştirebilecek pozisyonlar üretmesidir. Aşırılıklarla mücadele edilsin ama bütün Müslümanların aynı kefeye konması, göçmen ve terörist kıskacı altında İslam dünyası politikası oluşturulması yanlış olacaktır. Türkiye ile iş birliği böyle bir kapıyı da açabilir Trump dönemi için. Belki Cumhuriyetçi başkandan beklenmeyecek ama yapılabilirse de barışa katkı sağlayacak bir iş birliği alanı oluşabilir.

Burada bir ara konu olarak İhvan-ı Müslimin Hareketi bağlamında bir soru akla geliyor. Küresel ölçekte ciddi bir baskı var İhvan’a karşı. Birçok yerde terör listesine bile alındı. Trump’ın hem İhvan’a hem de diğer İslami hareketlere karşı tavrı nasıl olur?

En zor konulardan birisi bu bence. Aslında DEAŞ ile mücadele derken bu konuyu da işin içine katmak lazım. Bütün İslamcı hareketleri DEAŞ, el-Kaide veya el-Nusra bağlamında görmek Trump yönetiminin en büyük hatası olur. Doğrusu bu hatayı yapma ihtimalleri de yüksek. Ben burada Türkiye’nin olumlu katkı sağlayabilecek bir pozisyonda olduğunu düşünüyorum. İhvan hareketi tabii önce Obama döneminde büyük darbe yedi. Mısır’daki askeri darbede olduğu gibi seçilmiş hükümetler yalnız bırakıldı. Trump döneminde ikinci bir darbe yapılarak Mısır’ın ve bazı Körfez ülkelerinin istediği şekilde İhvan’ın terör listesine alındığı bir yere gidilebilir. İhvan bir tehdit olarak görülüyor. Fakat Trump’ın DEAŞ olgusunu iyi anlaması ve şunu görmesi lazım. DEAŞ ile mücadelede bütün dünya sorun yaşıyor. Koskoca bir koalisyon kuvveti henüz başarılı olamadı. DEAŞ ise hem bölgeye hem Avrupa’ya hem de ABD’ye terör ihraç ediyor. Paris saldırısı, Orlando saldırısı ve İstanbul saldırıları… Bunlar sadece birkaçı. Yani dirençli ve kompleks bir terör örgütünden bahsediyoruz. Elinde tuttuğu toprağı kaybetse de modern imkanları kullanarak kendini yeni formlarda üretebilir. Tüm İslamcı hareketleri DEAŞ’a indirgemek İslam dünyasındaki radikalleşmeyi, aşırıcılığı ve ABD düşmanlığını besleyecektir. Yani DEAŞ türü örgütler için uygun bir ortamı. Bunun daha agresif bir ABD müdahaleciliğini getirmesi söz konusu olabilir ve bu Trump’ın ekonomik olarak öngörmediği ve istemediği bir şeydir. Bunu yönetmenin yolu Ortadoğu’daki güçler dengesinde reel ve yapıcı bir yerde olmaktır. Türkiye gibi aklıselim orta yolu tercih eden ülkelerle İslam dünyasının meselelerine daha kurucu, dengeli ve uzun vadeli yaklaşmaktır.

Sert Güç Olmadan Terör Temizlenmez

Bab’ın DEAŞ’tan temizlenmesi Türkiye açısından neden bu kadar önemli?

Bab Türkiye’nin kurduğu güvenli bölgenin tahkim edilmesi için gereklidir. DEAŞ gibi yapıların ÖSO güçlerine terk edilmiş bölgeyi çok hızlıca geri alma ihtimali var. Türkiye’nin yeni konutları inşası ve Suriyeli mültecilerin yerleştirilmesi için bu bölgenin Suriyeli güvenlik güçleri elinde tahkim edilmesi gerekiyor. Bunun için Bab’ın alınarak o bölgede DEAŞ’ın en azından yakın bir tehdit olmaktan çıkarılması lazım. İkinci amaç PYD-YPG koridorunun tamamlanmasını engellemektir. Üçüncüsü de Halep de düştükten sonra ılımlı muhaliflerin varlık gösterebileceği bir alanın olmasıdır. Bu Suriye’deki barış sürecinin sağlıklı yürümesi açısından değerlidir. Dolayısıyla böyle üç başlık altında toplarsak Bab kritik.

Bab’dan sonra Türkiye nereye yönelir?

Bab’dan sonra Türkiye’nin yönelimi DEAŞ’la mücadelede yeni politikanın ne olacağıyla yakından ilgilidir. Yani ABD ve Rusya arasındaki iş birliği ve DEAŞ’la mücadelede nereye gidileceğiyle bağlantılıdır. Türkiye’nin tek başına Bab’dan sonra yeni bir hareketlilik yapacağını sanmıyorum. Mesele Rakka ve ötesiyse eğer buraların kapsamlı DEAŞ mücadelesi stratejisi çerçevesinde olması lazım. Menbic dediğimizde tabii Türkiye’nin PYD-YPG gündemi ortaya çıkar. Bir yönüyle Irak’ta da Sincar… Bab’dan sonra Türkiye’nin önünde iki şey kalıyor: Birincisi bu kurduğu bölgeyi tahkim etmek, ikincisi de bununla bağlantılı olarak bu bölgeyi hem Esed rejimi hem PKK hem de DEAŞ saldırılarından korumak.

Peki ya Fırat’ın doğusundaki PKK PYD-SDG denetimindeki Menbic bölgesi…

Tabii, Türkiye’nin ayrıca PKK ve YPG ile ilgili kendi gündemi var. O bölgelerden Türkiye’ye terörist ve canlı bombalar geliyor. Oralarda eğitilmiş teröristler Türkiye için tehdit teşkil ediyor. ABD’liler PKK’nın Menbic ve Sincar’dan çekileceklerini söyledi ama bunlar gerçekleşmedi. Bunların Türkiye’nin sert gücü olmadan çekileceği kanaatinde değilim. Ya da ABD ve Rusya arasında Astana sürecindeki iş birliğiyle çekilmeleri olabilir. Türkiye bunun için diplomasi yürüttü. En son Irak’la normalleşme gayretinde bulundu ama bunlar sert güç olmadan pek gerçekleşecek gibi görünmüyor. Türkiye gerektiğinde ABD gerektiğinde Rusya ile bir denge politikası yürüterek ve kendi sert gücünü sahada göstererek buraları temizlemek durumunda.

Menbic’te bulunan SDG’nin yaptığı “PKK-PYD ile bağımız yoktur” mealindeki açıklama ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının sitesinde aynen yayınlandı. İlginç bir şekilde bu açıklama Türkiye’nin iddialarına karşı delil olarak sunuldu. ABD oradaki yapının arkasında bu kadar duruyorken Türkiye’nin Menbic’e müdahale etme girişiminde bulunma ihtimalini nasıl görüyorsunuz?

Menbic meselesinde ABD, PKK’nın orada olmayacağı sözünü verdi. PKK’nın orada olup olmadığının denetlenmesi çok zor bir şey değil. Hangi ambalaja koyarsanız koyun sonuçta PKK. PYD-YPG, ideolojisi belli olan, Abdullah Öcalan’ın muhayyel liderliğinde fiilen PKK tarafından yönetilen bir örgüt. ABD’liler ilk başta “PYD-YPG, PKK’nın bir parçası değildir” demişlerdi. Şimdi de Suriye Demokratik Güçleri (SDG) altında bunu ambalajlamaya çalışıyorlar ama ABD istihbarat ve askeri kurumları da biliyor ki böyle değil. Türkiye elbette ABD ile bir çatışma içine girmeden bütün imkanları ve boşlukları değerlendirerek YPG ile mücadele edecektir. Bunun uzun süreceğini kabullenmeliyiz.

Trump, Obama’nın buradaki ikircikli politikasına aynı şekilde devam edecek mi yoksa Türkiye ile müzakere yürüterek Suriye’deki meseleyi devlet eliyle mi çözecek?

Beklentimiz ikincisinin olması. Belki ABD’nin kısa vadede YPG’yi terk etmesi beklenmeyebilir ama ilerleyen zaman içerisinde bunu devletler eliyle çözmenin daha akılcı olacağını Trump’ın pragmatizminin getireceği kanaatindeyim.

Türkiye Terörle Tek Başına Mücadele Ediyor

Türkiye’nin son iki ayda yaşadığı büyük terör saldırılarında kullanılan malzemelerin ancak bir devletin envanterinde olabileceği, bunların da Türkiye’ye özellikle PYD’nin Suriye’de kontrol ettiği yerlerden sokulduğu tespit edildi. Bu çerçevede Türkiye’nin bu dönemde DEAŞ, PKK ve FETÖ ile nasıl bir zeminde mücadele etmesi gerekir?

Türkiye’nin müttefikleri tarafından FETÖ, PKK ve DEAŞ terör örgütleriyle mücadelesinde yalnız bırakıldığı ortadadır. DEAŞ karşısında kocaman bir koalisyon kuruldu ama en etkili savaşan Türkiye olmasına rağmen bu konuda bir destek alamadık. Trump döneminde FETÖ üyelerinin iade edilmesi gibi bir desteği ümit ediyoruz. Fakat Türkiye’nin bu destek olmasa da yapması gereken şeyler var. Bu Türkiye için hayati bir mesele. Üç terör örgütünün Türkiye’yi istikrarsızlaştıran, sürekli bir güvenlik sorunuyla boğuşturan ve dolayısıyla ekonomisini etkileyen bir yerde olması kabul edilemez.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu son dönemde çok açık şekilde ortaya koydu. Bu tablo Türkiye için beka meselesine dönüşme ihtimali olan bir konudur. Bu anlamda müttefiklerimiz bir destek vermese bile Türkiye burada tek başına gerekli önlemleri alır. Bugün Bab’da DEAŞ’la mücadele için ortaya çıkan deneyim yarın YPG ile mücadele için pekala kullanılabilir. Tabii ki bunun diplomasi ayağı yine devam edecektir ama Türkiye gerektiğinde sert güç kullanmak zorunda kalabilir ve kalırsa da yapmak zorundadır.

Hem yapılanlar hem de bundan sonra yapılabilecekler bağlamında FETÖ ile mücadele konusunda neler söylersiniz, ABD’nin tutumu bakımından Trump döneminde bir şeyler değişir mi?

FETÖ ile mücadelenin hem iç hem de uluslararası boyutu var. İç boyutu açısından olağanüstü hal (OHAL) uygulamalarının gereği olarak birçok kurumsal temizlik yapılıyor. Bir arındırma politikası yürütülüyor. Tabii bu arındırılanların yargılanmaları ve tasfiyelerinin getireceği risklerin yönetilmesi gerekiyor. Ne gibi riskler? Bunlar örgütlü yapılar oldukları için daha da radikalleşerek farklı terör örgütlerine destek vermeleri, kendilerinin de eylem yaparak birtakım suikastlar gerçekleştirmeleri ve canlı bombalara dönüşmelerinin engellemesi lazım. Hem güvenlik açısından hem de radikalleşmeleri açısından… Dış boyutuna baktığımızda FETÖ meselesi bir diasporaya dönüştü. Bu Batı ülkelerinin bir şekilde kullanmakta fayda görecekleri bir yapılanma. Bir tür vekalet ile bu örgütün casusluk faaliyetleri de dahil olmak üzere terör kabiliyeti açısından kullanılması ihtimal dahilinde. Bu kapasiteyle mücadele edilmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın FETÖ’ye bağlı okulların kapatılması konusunda gösterdiği gayret ve örgütün elebaşı Gülen’in iadesi konusunda yapılan ısrar buna bir örnektir.

En iyimser bakış açısıyla Trump’tan ne bekliyorsunuz?

Menfaatlerin birbirlerini daha dengeleyeceği ve bu dengelemenin getireceği reel politik yaklaşımın oluşturacağı bir atmosfer. Ama Obama’nın liberal vaatlerine benzer bir beklenti içinde değilim tabii. Çünkü Obama’nın aksine Trump dünyaya bir şeyler vaat etmiyor, derdi sadece Amerikalıların dar menfaatleri. Dünyanın da Trump’tan uluslararası toplumun genel menfaatine olacak bir şeyleri gerçekleştirmesi beklentisi yok açıkçası.

Trump’ın yapmasından en fazla endişe ettiğiniz şey nedir?

İslam dünyasına yönelik politikasında her tondaki İslamcıyı teröristle eşitleyen bir yere gelirse ABD, bu yaklaşım İslam dünyası ve İslam-Batı ilişkileri için bir felaket olur.

Trump, Gülen’i iade eder mi?

Doğrusu ABD ile ilişkilerde en hızlı toparlanabilecek konunun bu olduğunun kanaatindeyim. Gülen’in iadesinin mesela PYD-YPG meselesinden daha hızlı iyileşebilecek bir konu olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanlığı Sistemi Toplumun Değişim İsteğinin Karşılığıdır Türkiye hem içerde hem de dışarıda bu mücadeleleri sürdürürken bir yandan da siyasal sisteminde değişim süreci yaşıyor. Cumhurbaşkanlığı sistemini getiren Anayasa değişiklikleri gerçekleşti. Yeni Anayasa ve sistem değişiminin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra oluşan toplumsal sürece ne tür katkıları olacak? BD Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş Türkiye’de iki yönlü bir arayış aslında: Birincisi Türkiye’nin son 15 yılda gösterdiği değişim ve dönüşümü kurumsallaştırmak, hem ekonomik anlamda kaydedilen kalkınmayı hem de istikrarı pekiştirmek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için Türkiye’de bir devlet iktidarı konsolidasyonuna gitmektir. İkinci ayak ise aslında Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlere cevap verme açısından ihtiyaç duyduğu konsolidasyondur. Yani Türkiye terör örgütleriyle mücadelesinde bölgesel ve küresel değişimin getirdiği kaosla hesaplaşmada güçlü bir aktör olarak bulunabilmek için bunu istiyor. Bu değişimin bir yanı Türkiye’nin son dönemdeki güçlenmesini pekiştirmektir. Öbür yanı ise karşı karşıya kaldığı tehditlere daha etkili cevap verebilmesidir. Ayrıca Türkiye’deki adı parlamenter sistem olan yapının ürettiği krizlerin de çözülmesi gerekiyor. Yönetimdeki çift başlılığı çözmek, istikrarı temin etmek ve bürokratik vesayeti tamamen ortadan kaldırmak şeklinde demokratikleşmenin altyapısını hazırlamak gibi bir boyutu da var. Dolayısıyla Türkiye 15 yıllık bir AK Parti iktidarı sırasında ortaya çıkan tecrübenin getirdiği bir değişim isteğine karşılık veriyor. Karşı çıkanlar aslında statükocu olarak konuşuyorlar. AK Parti-MHP ittifakı istikrar konusuna dikkatini çevirmiş olmasına rağmen aslında bir sistem değişimini temsil ediyor. 15 Temmuz buradaki en büyük kırılma noktasıydı. MHP lideri Bahçeli’yi bu kadar ikna eden faktör 15 Temmuz oldu. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin ciddiyetini gördü ve bu anlamda bir dönüşümün artık kaçınılmaz olduğu düşündü.

Bazı kesimlerde “Türkiye böylesine zor bir süreçten geçerken şimdi Cumhurbaşkanlığı sistemini getirmenin sırası mı?” gibi bir eleştiri var. Bu anlamda baktığımızda iki parti neden bu süreci yürütmek istiyorlar?

Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş bir süredir konuşuluyor. Aslında başladığı yer 2007’ye kadar geri götürülebilir. Ama 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra daha somut bir gündem ortaya çıktı. 5 sene sonra da, 10 sene sonra da olsa muhalefetin buna yine karşı çıkacağını biliyoruz. Zamanlama konusunda şunu hatırlayalım: Bu sürecin bu kadar hızlanmasının sebebi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Teklifinizi getirin” açıklamasını yapmasıdır. Böyle bir değişikliği isteyen AK Parti’nin buna karşı çıkması mümkün değildi. 15 Temmuz sonrasındaki uygulamalar kendi akışı içerisinde devam ederken Türkiye şunu gördü: İçeride iktidar konsolidasyonu dahil olmak üzere bir konsolidasyon olmazsa Türkiye bu tehditlere daha zor karşılık verecek. Irak ve Suriye’nin kaosu, terör meselesi Türkiye’yi daha fazla yakacak. Bunun önüne geçmenin yolu bir an önce bu konuyu açıklığa kavuşturmak ve milletin iradesine sunmaktır. Bahçeli de böyle bir saikle hareket etti. Bu sistem değişikliğini bir an önce yapmazsanız Türkiye’nin istikrarına yönelik saldırılar daha da artarak devam edecek.

Yönetimde Konsolidasyon Sağlanmalı

Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi halinde Türkiye’nin mevcut sorunları çözme kapasitesi artacak mı?

Bir yönüyle bu zamana kadarki ve özellikle son üç-dört yıldır yaşanan krizlerden dolayı yıpranan kurumların yeniden ele alınabileceği, yeni devlet inşasının sağlanabileceği bir vasata ulaşılacak. Bu yapıda kurumlar daha etkin olacak. Bu tabii ki demokrasi ile güçlü devlet denkleminin kurulacağı, Meclisin iradesi ve Cumhurbaşkanının yetki gücünün dengelendiği bir yerde olmalı. Aslında yürütme içerisindeki sadeleştirmeler yaşadığımız krizleri aşmamızı sağlayacak. Tabii işin içerisinde bir de Erdoğan faktörü var. Genellikle Erdoğan için yapıldığı söyleniyor bu tür değişikliklerin. Bahçeli’nin bu tercihte bulunması bunun artık kişinin üstünde bir yere geldiğini gösterir. Ben Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişin Erdoğan için olduğu kanaatinde değilim. Elbette ki Erdoğan da sistemi daha rasyonel ve etkili olarak yönetebilmiş olacak bu değişiklik sayesinde. Ancak daha önemli olan şey Türkiye’deki sistemin kurumsallaşmasıdır. Erdoğan sonrasında gelecek liderlerin hiçbirisi bu ölçüde güçlü ve karizmatik olmayacağına göre Erdoğan’ın kendi döneminde bir şekilde yönettiği ama yine de maliyetli olan bu yönetsel krizi aşabilecek bir kurumsal yapıya ulaşmamız lazım. Çünkü Erdoğan ölçeğinde güçlü bir lider Türkiye’ye yakın zamanda gelmeyebilir. Bu da sistemin işlememesi, daha büyük krizler, koalisyonlar ve istikrarsızlıklar demek olmamalı. Sistemi işleyen, kurumsal bir şekilde kendisinden sonraya bırakmak Erdoğan’ın aynı zamanda millete borcudur.

Cumhurbaşkanlığı sisteminden en büyük beklentiniz nedir?

Türkiye’deki elitler arası mücadeleye son verebilme ihtimali olmasıdır. Konsolidasyonu sağlayacak ve konsolide olamamanın getirdiği kaosu ortadan kaldıracak. Demokratik dönüşüm içinde seçimi kazanan elit ülkeyi yönetecek.

Cumhurbaşkanlığı sistemi ile devlet-toplum veya toplumdaki farklı ideolojik gruplar arasında bundan sonra nasıl bir ilişki karşımıza çıkabilir?

Tabii Türkiye’de sivillerin yaptığı bir yeni anayasa değişikliğinin bütün partileri içermediğini ve bunun aslında pek de kolay bir şey olmadığını söylememiz lazım. Tüm partilerin üzerinde mutabık olduğu bir değişikliği bulmak teorik ve varsayımsal bir şey. Gerçekte olan şey Türkiye’nin bu yaşadığı dönüşümün artık konsolide olabileceği, elit kapışmasının sona ereceği ve iktidar konsolidasyonunun sağlandığı bir yere gitmektir. Hangi elit yönetmeyi halkın iradesinden alıyorsa, onun devlet kurumlarını performansıyla ortaya koyabileceği bir yere gelmemiz lazım. Cumhurbaşkanlığı sistemi bunu sağlayacak ama tabii bu aynı zamanda kurumların yeniden yapılanması ve fonksiyonelliğinin artırılması ile beraber yürümek zorundadır. Mevcut yapı Cumhurbaşkanlığı sistemine göre evrilirken bir taraftan da kurumsal zafiyetlerin giderilmesi ve buna ilişkin politikaların da belirlenmesi lazım. Neticede AK Parti’nin bütün alanlarda istediği her şeyi yapamadığını da biliyoruz; eğitim ve kültür gibi.

Toplumda kırılgan fay hatları olduğu söyleniyor. Cumhurbaşkanlığı sisteminin bunların da ortadan kalkmasına katkısı olabilir mi?

Toplumdaki fay hatlarının bu kadar gerilmesinin sebebi de elit mücadelesi. Bu mücadele neticelenemediği ve bir konsolidasyon olamadığı için böyle oldu. Bu sağlandığında siyasi kutuplaşma da ortadan kalkacaktır. Tabii bu Cumhurbaşkanlığı sisteminin siyaseti rakip iki partiler bloğu şeklinde belirlemesi sözkonusu olabilir. Bunun ortadan kalkmasını beklememek lazım. Yine de Türkiye’nin birçok meselesinde etnik, dini ve kültürel fay hatlarının sürekli tetiklenmesini ortadan kaldırabilecek bir vasat oluşturulabileceği kanaatindeyim.

Peki Cumhurbaşkanlığı sistemi darbe tehlikesini ortadan kaldırır mı?

Askerin tamamen sivil bir yürütmenin emrine girmesi anlamında, elbette… Fakat Türkiye’deki darbe geleneğinden kurtulmak için sadece askerlerin sivillerin tam kontrolü altında olması yetmez. Bunun siyasal kültür açısından o askeriye kurumunun müfredatından komutanlarının zihinlerindeki algılara kadar dönüşeceği bir süreçten de geçmesi gerekir. Bunun için belli bir zamana ihtiyaç var. Dolayısıyla tümüyle sıfırlanmaz ama trendi hareketlendirir ve sonu oraya gidecek olan bir evreye girilmiş olur.

 

 

 


bduran@setav.org

DİĞER YAZILARI