OKUNAN

Cuntacıların Algı Oyunlarına Millet Nasıl Cevap Ve...

Cuntacıların Algı Oyunlarına Millet Nasıl Cevap Verecek?

The following two tabs change content below.

“İşte buradan ilan ediyoruz, Fethullah Gülen hocaefendi son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz’in kendi soyundan Ehl-i Beytinden geleceğini haber verdiği ve bizim de hem Hazreti Ali ve hem de yine Ehl-i Beyt’ten olan Abdülkadir Geylani hazretlerinin kitaplarından aktardığımız gibi o seçilmiş bir kişi olur ve hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali peygamber Efendimiz’in halifeleri iken, Mehdi Aleyhisselam ayrı ve özel olarak son kez insanlığı doğru yola sevk ederek yanlışlıkları gösterecek özel bir insan olduğu için her ne kadar harikuladelikleri ve kerametleri olacak ise de zaten ortaya çıktığında birçok kişi hazır beklediği için ona biat edecek ve derhal tamir ve onarıma başlayacak ve kendisi her türlü hareket serbestisine sahip olduğu için nasıl ve ne şekilde davranacağını ve insanların nasıl yönlendirileceğini bildiği için Allah’ın halifesi olarak huruç edecektir.

(…)”Asa’yı Musa tabii ki Fethullah hoca ile birlikte ortaya çıkacak, ve daha sonraki süreçte de Hazreti İsa Aleyhisselam’ın dünyaya gelerek Mehdi Aleyhisselam’ın arkasında namaza duracağı ona tabi olacağı fakat daha sonraki aşamada da Mehdi Aleyhisselam’ın da hazreti İsa Aleyhisselam’ın arkasında namaza duracağını yazmaktadır kaynaklar… Ben de herhalde bu kararım ile yine mehdilik kitabında geçen CEH CAH oluyorum”

Yukarıdaki satırları okuyan aklı başında herkesin ittifak edeceği husus, bu satırların ancak son derece cahil ve mutlak surette beyni yıkanmış birinin ağzından çıkabileceği şeklindedir. Böylesi cümleleri bu kesinlikte kurabilen bir bireyin akli melekelerinden şüphe edilmesi ve toplumdan tecrit edilmesinin beklenmesi de doğaldır. Zira gerçeklikle bütün bağlarını koparmış ve kendisine alternatif gerçeklik inşa etmiş bir bireydir söz konusu olan ve bu haliyle yaşadığı toplum için tehlike arz etmektedir.

Beklenmeyecek olan ise zihni melekeleri dumura uğramış böylesi bir bireyin kendisi dışındaki insanların sorumluluğunu almasıdır. Hele böyle birinin bir kamu görevi icra etmesi hayal bile edilemez. İşi biraz daha ileri götürüp bu bireyin toplumun güvenlik ve adaletini sağlamada rol aldığını düşünelim. Bunu bir ihtimal olarak gündeme getirmek, düşünmek, hayal etmek çoğu insana gerçeklikten uzak gelir.

Hal böyleyken maalesef Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tabloda bütün bu akıl dışı ihtimaller gerçeklik alanında kendilerine yer bulabilmiştir. Türkiye’yi yaklaşık kırk yıldır bir ahtapotun kolları gibi saran gizli bir örgüt bir taraftan insanların beyinlerini yıkarken diğer taraftan “tedbir” diyerek mensuplarını ikiyüzlülüğe teşvik etmiş ve böylesi sorunlu insanlar herhangi bir radara yakalanmadan devletin en üst kademelerine kadar yerleşmeyi başarmıştır. Yukarıdaki satırları kaleme alan kişi buna verilebilecek sadece bir örnektir. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi hakimi İlhan Karagöz, Balyoz davasında bilirkişiler Erdem Alparslan, Tahsin Türköz ve Hayrettin Bahşi hakkında görevini kötüye kullanmak suçlamasıyla açılan davayı 4 Temmuz 2016’da karara bağladıktan sonra UYAP sistemine yüklediği 572 sayfalık gerekçeli kararda yukarıdaki yüz kızartıcı satırlara yer vermiştir. Yasaları, meslek ahlakını ve en temel mantık kurallarını hiçe sayarak yazdığı bu satırlarla belli ki darbe sonrasına hazırlık yapan Hakim Karagöz böylece Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı problemin boyutları ile ilgili gelecek nesillere farkında olmadan önemli bir delil bırakmıştır.

Ana Darbe Davası ve Yargılamaların Geleceği

Daha düne kadar bu türden yargı mensuplarının kol gezdiği hukuk sistemimiz 15 Temmuz gecesi verilen kahramanca mücadeleye rağmen maalesef bütünüyle temizlenmiş gibi görünmüyor. 15 Temmuz davalarında görülen bazı yargı skandalları mücadelenin çetin geçeceğinin sinyallerini içerisinde barındırıyor. Duruşmalar sırasında yaşanan kimi olayların endişeleri artırmasıyla bütün gözlerin devam eden yargılamalara çevrildiğini söylemek mümkün. Devam eden yargılamalarda ve özellikle İstanbul’daki ana darbe davasında sanıkların birçoğunun haklarındaki şüpheye yer bırakmayacak delillere rağmen suçlarını hiçbir şekilde itiraf etmedikleri, sürekli olarak ve benzer kalıplar kullanarak kendilerine yöneltilen suçlamaları inkar ettikleri görülüyor. Kamuoyunun bu pişkinlik karşısında gerilmeden önce bazı şeyleri akılda bulundurması ise elzem görünüyor. Her şeyden önce ana davada başarısız darbe girişiminin birinci elden failleri ve beyin takımının bir kısmı yargılanıyor. Bu davanın devam eden diğer bütün FETÖ yargılamalarından en önemli farkı bu. Yargılananlar başarısız darbe girişiminin ilk elden mağlupları olarak yargılamaları kendi amaçlarına uygun birer malzemeye dönüştürmeye çalışıyor.

Pişmanlık yahut bir itiraf, kendi halkının üzerine ateş açabilen duygusuzluk ve vicdansızlıktan zaten beklenebilecek bir şey değil. 15 Temmuz gecesi nasıl soğukkanlılıkla milleti bombaladılarsa bugün de aynı soğukkanlılıkla yalan ve inkara sığınıyorlar. Amaçları Ne? Bunu yaparken örgüt içine hala güçlü oldukları imajını pazarlayarak daha fazla dağılmanın önüne geçmeye çalışıyorlar. Diğer taraftan da milletin moralini bozmaya, adalet duygusunu sarsmaya ve devlete olan güveni zedelemeye çalışıyorlar. Yargılamalardan önce yapılan bunca mağdur edebiyatına rağmen duruşma salonlarında sergilenen küstahlık bununla ilgili.

Bunun yanında Türkiye’ye saldırmak için bahane arayan ve halihazırda bu terör örgütüne kucak açmış vaziyette olan dış basına malzeme sağlamak üzere yargılamaların bir platforma dönüştürülmesi çabası göze çarpıyor. Yargılananların ifadelerdeki ortak dile eşlik etmek üzere özellikle de örgütün dışarıdaki sözcülerinin hep bir ağızdan “ben Gülenci değilim, ben bu yapıya mensup değilim” tarzı açıklamalar yapmaya başlamaları ortak bir merkezden emir alan örgütün reklam kampanyalarına benzer bir algı yönetimi peşinde olduğunu gösteriyor.

Daha önce kurmaca davalarla devleti ele geçirme yolunda hatırı sayılır kazanımlar elde etmiş bir örgütten söz ediyoruz. Sistemin açıkları ve zaaflarını bilmeleri milletin sinir uçlarına dokunacak hamleleri yapmalarını kolaylaştırıyor. Bu örgütün sofistike, karmaşık ve dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir yapı olduğu ve bu nedenle kendileri ile mücadele etmenin neredeyse imkansız olduğu şeklindeki açıklamalar ise iyi niyetli olsalar bile bahsi geçen reklam kampanyasına hizmet ediyor.

Örgütün bizi öfkelendirerek, sinir uçlarımızla oynayarak gizlemeye, unutturmaya çalıştığı manzara aslında çok farklı. Karşımızdaki yapı 15 Temmuz’da milletin kararlı duruşu ile alaşağı edilmiş, suçüstü yakalanmış, yaka paça tardedilmiş, itibarı ayaklar altına alınmış, dünyanın dört bir yanında yasaklanmış, mensupları sınır dışı edilmiş ve aşağılanmış bir örgüt. Dünya demokrasi tarihi için de, insanlık tarihi için de efsane sayılabilecek bir direnişle mensupları teslim alınmış, kaçanların bir kısmı onursuzca mağara kovukları, ormanlar, kanalizasyon tünellerinde saklanırken ele geçirilmiş, diğerleri ise vatandaşlıktan atılarak ve koskoca bir milletin beddualarını alarak yabancı devletlerin arkasına saklanmak zorunda kalmışlar. Bulundukları ülkelerde konuşmaya ve ülkelerine saldırmaya devam edebilmelerinin tek sebebi kullanışlı birer iş birlikçi olmalarıdır.

Türkiye kamuoyu kadar himaye edildikleri ülkelerin de bildiği bu gerçek FETÖ mensupları için geleceği çok daha karanlık bir hale getiriyor. Zira tarih iş birlikçi hainlerin kullanıldıktan sonra bir kenara atıldıklarını gösteren örneklerle doludur. Durum buyken sanıkların duruşma salonlarında çalım atmaları yahut kripto yargı mensuplarının birtakım yargı skandallarına yol açmaları toplumu gerse bile örgütün nihai hedefleri söz konusu olduğunda çaresiz bir çırpınışa benziyor. 15 Temmuz hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışsalar da vakıayı değiştirmeleri ve eskisi gibi saman altından su yürütmeye devam etmeleri mümkün değil. Ah ki akli kapasitelerini şaşkınlıkla izlediğimiz beyni yıkanmış bu aktörlerin neyin ne olduğunu anlamalarını beklemek ve bu esnada sabırlı olmak yine milletçe bize düşüyor.


DİĞER YAZILARI