OKUNAN

Darbecilerin Savunmaları Yalan Üzerine Kurulu

Darbecilerin Savunmaları Yalan Üzerine Kurulu

The following two tabs change content below.

Av. Dr. Hüseyin Aydın

Latest posts by Av. Dr. Hüseyin Aydın (see all)

SÖYLEŞİ: CEM DURAN UZUN

15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişiminin üzerinden bir yıl geçti. Darbe girişimi ile ilgili davalar başta Ankara ve İstanbul olmak üzere hızlı bir şekilde ilerliyor. Henüz yeni açılan davalar olduğu gibi, sonuçlanan ve hatta Yargıtay’da onanarak kesinleşen davalar da var. Ankara ve İstanbul’daki ana davalar ve Akıncı Üssü davası sanık savunmaları ile devam ediyor. Bu süreçte ihraç edilen hâkimler sebebiyle yargının yaşadığı iş yükü sorunları, FETÖ’nün gizli ve sinsi yapısı, yurt dışındaki olumsuz kamuoyu ve içerideki çoklu tehditler davaların seyrini olumsuz etkilese de hukuk önünde darbe girişimi ile başarılı bir şekilde mücadele edildiğini görüyoruz. Darbe davalarının ne aşamada olduğunu, ortaya çıkan gerçekleri, karşılaşılan zorlukları, yargının performansını ve davaların geleceğini bütün bu süreci yakından izleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Dr. Hüseyin Aydın ile konuştuk.

DR. HÜSEYİN AYDIN KİMDİR?

1995 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 1996 yılında Ankara Barosu’ndan avukatlık ruhsatı aldı. Bir yıl kadar avukatlık yaptıktan sonra 1997 yılında hâkim-savcılık stajına başladı. 1999-2000 yılında Gaziantep’te Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptıktan sonra istifa ederek avukatlık mesleğine döndü. Bu tarihten itibaren Ankara Barosu’na bağlı avukat olarak mesleğini sürdürmektedir. Aynı zamanda özel bir üniversitede öğretim görevlisi olarak da görev yapmaktadır. Hukuk alanında yayınlanmış iki kitabı ve birçok makalesi bulunmaktadır. İyi derecede İngilizce bilmektedir. Halen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vekili olarak darbe davalarına katılmakta ve yargı süreçlerini yakından izlemektedir.

Hüseyin Bey, genel olarak darbe davaları ve FETÖ ile mücadelede ne aşamadayız? Sürecin genel bir resmini çizebilir misiniz?

Şimdi FETÖ ile mücadele ve darbe davalarını zaman dilimi olarak birbirinden ayırmak lazım. FETÖ ile mücadelenin tarihi daha eskidir idari ve adli olarak. Ama adli olarak esas yoğunlaştığı ve FETÖ ile ilgili olarak adli soruşturmaların gerçek anlamda kapsamının genişlediği tarih olarak 17-25 Aralık 2013’ü verebiliriz. İşte 17-25 Aralık ile 15 Temmuz arasındaki zaman dilimini bir dönem, 15 Temmuz’dan sonraki zaman dilimini ise ayrı bir dönem olarak değerlendirmek lazım. Çünkü bu iki dönemin mücadeledeki başarısı ve konsepti birbirinden farklıdır. 17-25 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar olan dönemde Sayın Cumhurbaşkanımız bu örgütün devlet ve millet için ne kadar tehlikeli olduğu ve bu örgütle hukuk içinde mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamış olmasına rağmen ilgili kurumların söz konusu iradeye gerçek anlamıyla ayak uydurabildiğini maalesef 15 Temmuz’a kadar göremiyoruz.

17-25 Aralık’tan 15 Temmuz’a kadar olan dönemde Ankara, İstanbul ve İzmir adliyelerindeki sınırlı sayıdaki soruşturmalarla FETÖ ile mücadelenin devam ettiğini söyleyebiliriz. Diğer kurumlar bazında FETÖ ile mücadele ve adli soruşturmalara ciddi hiçbir katkının sağlanmadığı ve 15 Temmuz’a yakın günlerde de adli soruşturmaların neredeyse akamete uğrayacak noktaya geldiğini gözlemliyoruz. Bir başka anlatımla 17-25 Aralık ile 15 Temmuz arasındaki mücadele bugünkü mücadele ile mukayese edildiğinde FETÖ ile çok etkin mücadele edildiği ve sonuç alındığı söylenemez. Burada daha çok yargı içinde binlerce FETÖ mensubu hakim savcının olmasının yanı sıra bu soruşturmalarda paydaş olan diğer kurumlarda FETÖ mensuplarının sayıca çokluğu ve bu soruşturmaları akamete uğratmak için örtülü veya açık bir şekilde yaptığı müdahaleler böyle bir sonucun ortaya çıkmasına neden oldu.

15 Temmuz olunca örgütün, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın vurguladığı düzeyde ne kadar vahim ve tehlikeli olduğunu artık bütün milletimiz anladı ve haliyle bütün kurumlarımız da gerçek anlamda uyandı diyebiliriz. Bu uyanış sonrasında işte istihbarat teşkilatımız, emniyet teşkilatımız ve Türk Silahlı Kuvvetleri özellikle adliye teşkilatımızla çok yakın bir iş birliği içine girdiler ve FETÖ soruşturmalarında çok önemli mesafeler kat edildi. Bugün geldiğimiz nokta itibarıyla on binlerce kişi hakkında FETÖ’den adli işlem yapıldığı, binlerce soruşturma açıldığı, bu soruşturmaların bir kısmının davaya dönüştüğü ve bir kısım davaların sonuçlandığını hatta bazı davaların da kesinleştiğini görüyoruz. Ama mücadele kapsamı düşünüldüğünde kesin sonuç alma noktasında hala mücadelenin başında olduğumuzu ve adli boyut itibarıyla önümüzde daha uzun bir sürecin bulunduğunu belirtmekte fayda var. Özellikle açılan davaların sonuçlanması açısından ve ayrıca örgütün gizli yapılanmasını dikkate aldığımızda adli olarak henüz dillendirilemeyen bir sürü vakanın varlığı söz konusu ve elde edilecek deliller ışığında bunlarla ilgili de yeni davalar açılabileceğini söyleyebiliriz. FETÖ ile mücadele daha uzun sürecek. Daha yapılacak çok iş var.

FETÖ’CÜ SAVCILAR DARBE DELİLLERİNİ KARARTIP FİRAR ETTİ

Peki, yargı FETÖ’yü ve darbe girişimini, kalkışmanın faillerini önemli oranda açığa çıkardı diyebilir miyiz? Bu konuda yargının başarılı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Darbe soruşturmaları ile ilgili olarak yargı teşkilatımızın hakkını teslim etmek lazım. Türkiye’de 1960 Darbesi oldu. Yargıda hiçbir adli soruşturma açılmadı. 71 müdahalesi oldu, hiçbir adli soruşturma olmadı. Adli soruşturmayı yapmaya hiçbir hakim, savcı cesaret edemedi. 1980 Darbesi oldu, aynı şekilde yargının oradaki durumu belli. Yakın tarihte 28 Şubat postmodern darbesi oldu. Yargı teşkilatımız o dönemde bu postmodern darbeyle ilgili adli soruşturma açmak yerine o postmodern darbe ve darbecilerin gölgesinde paydaş olmayı tercih etti. Bizim yargının böyle bir makus geleneği var. Bu gelenekten meseleye baktığımızda 15 Temmuz darbe girişiminde yargımızın çok iyi bir sınav verdiğini, darbenin başarılı olup olmayacağının henüz belli olmadığı saatlerde, saat 23.00 gibi, gerek Ankara gerek İstanbul gerekse İzmir’de ve bağlantılı olan tüm illerde darbecilerle ilgili soruşturma açtıklarını ve gözaltı kararları verdiklerini görüyoruz. Bu gerçekten yargımız açısından memnuniyet verici ve bu inisiyatifi gösteren bütün yargı mensuplarını millet olarak takdir etmek lazım.

Şimdi darbe soruşturmaları büyük oranda tamamlandı, davaya dönüştü. Kamu davaları açıldı ve duruşmalar da devam ediyor. Sonuçlananlar var, kısmen sanık sayısı düşük olanlar. Hatta Erzurum’da açılan bir darbe soruşturması sonuçlandı ve Yargıtay tarafından da onanarak kesinleşti. Böylece darbenin bir Fetullahçı darbe olduğu kesinleşmiş bir mahkeme kararı ile sabit oldu. Ama çok sanıklı davalar var, esas darbe davaları. İşte Ankara’daki Akıncı dosyası, Çatı dosyası ve İstanbul’daki birkaç tane ana dosya. Onların yargılamaları devam ediyor.

Peki, bu darbe davaları dosyaları ışığında darbenin bütün boyutları açığa çıktı denilebilir mi?

Darbenin bütün boyutlarının adli olarak açığa çıkarıldığını söyleyemeyiz. Bunun birkaç tane gerekçesi var. Darbeye iştirak edenler arasında çözülme çok sınırlı sayıda oldu. Yani itirafçıların sayısı toplamda darbeye iştirak eden TSK mensupları düşünüldüğünde çok sınırlı kaldı. Sınırlı kalınca olayın aydınlatılması, bir kısım yönleri ile aydınlatılması zorlaştırıldı.

İkincisi 15 Temmuz darbe girişiminde büyük ölçüde devlet kurumlarımız saldırı girişimine hazırlıksız yakalandı. Darbeyi yapanların bunun farkında oldukları için 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece ve hatta ertesi günü akşama kadar birçok yerde delil vasfında olabilecek bilgi ve belgeleri kararttıkları ve yok ettiklerini tahmin ediyoruz. Dolayısıyla delil vasfında olacak şeyler organize bir şekilde yok edildiği için birtakım delillere de bu nedenle ulaşılamadı. Mesela Akıncı Üssü’nde delil tespitine giden savcıların FETÖ’cü olduğu ve daha sonra firar ettiklerini görüyoruz.

Delillerin bir kısmı yok edildiği ve darbeciler arasında çözülme sınırlı ve beklenenden daha az olduğu için darbenin bir kısım yönlerinin tam olarak aydınlatılamadığını söyleyebiliriz. Ama adli olarak şunu da net olarak ifade edebilirim: Darbenin kimin tarafından planlandığı, ana aktörleri, kimlerin iştirak ettiği ve darbenin ne şekilde yapıldığı konusunda anlamlı bir fotoğraf ortaya çıkmıştır. Darbeden sonraki siyasi ve ekonomik planlamanın örgüt lideri yurt dışında olduğundan tamamının yurt dışında gerçekleştirildiği, onlarla ilgili hazırlıkların yurt dışında olduğu ve muhtemelen burada darbenin yöneticisi konumundaki kişilerin dahi bilmediği bir kısım bilgilerin de varlığı düşünüldüğünde onlara zaten adli olarak ulaşmak mümkün olmadı.

ANA DARBE DAVALARI 2018 YILINDA SONUÇLANABİLİR

Dediğiniz gibi birkaç yerde sonuçlanan davalar oldu. Halihazırda yeni açılanlar bile var. Sizce İstanbul ve Ankara’daki ana davalarda süreç nasıl işler, savunmalar bittikten sonra davalar ne zaman sonuçlanabilir? Bir öngörüde bulunabilir misiniz?

Bizim ceza yargılaması pratiğimizde yüzlerce sanıklı davalar tarihte de olmuştur. Onların 15-20 sene sürdüğünü, birçoğunun da zaman aşımından düştüğünü tarihi olarak tecrübe ettik. Burada böyle bir tecrübenin yaşanmaması için Hakimler ve Savcılar Kurulunun aldığı tedbirler ve hakimlerin bir kısım yeni yöntemler ortaya koyduklarını görüyoruz. Şimdi bu davalara bakan mahkemeler kesintisiz yargılama yapmaktadır. Uzun süreli kesintisiz duruşmalar yapıyorlar. Bunun çok fazla örneği yok bizim ceza yargılaması pratiğinde. İşte bir aylık, iki aylık duruşmalar yapıyorlar ki yargılama bir an evvel sonuçlansın.

Yakın zamanda HSK’nın aldığı bir tedbir var. Bu yargılamaları yapan mahkemeler normalde tek bir darbe dosyasına bakmıyorlar. Başka darbe dosyalarına da bakıyorlar. Terör mahkemeleri olduğu için FETÖ ile ilgili diğer dosyalara bakıyorlar; PKK’ya, DHKP-C dosyalarına da bakıyorlar. DEAŞ dosyalarına bakıyorlar, dosya sayısı çok fazla. Şimdi HSK bir karar aldı. Bu mahkemelere özellikle darbe dosyalarına bakan mahkemelere yedek heyetler atandı. Bu yedek heyetler muhtemelen bu ana darbe dosyaları dışındaki diğer dosyalara bakacaklar.

Bu ana darbe dosyasına bakan heyet daha uzun süre kesintisiz yargılama yapabilecek. Şimdi bu tedbirler ışığında geleceğe yönelik bir projeksiyon yaptığımızda bu davaların en büyükleri olan Akıncı ve Genelkurmay Çatı dosyaları da dahil olmak üzere önemli bütün davaların 2018 yılı içinde ilk derece mahkemelerinde sonuçlanacağını öngörmek mümkün. Bir kısmı 2018 başında diğer bir kısmı ortasında ama bu hız ve bu tedbirlere göre yargı- lama yapılırsa 2018 içinde herhalde bütün darbe dosyalarının ilk derece aşamalarının sonuçlanacağını tahmin ediyorum.

Bu duruşmalar sırasında sanıkların ifadeleri, savunmaları, son günlerde “HERO” yazılı tişört giymek gibi davranışları ne anlama geliyor? FETÖ’nün, darbecilerin takip ettikleri bir strateji mi var? Bunlara karşı nasıl tedbirler alınabilir yargı tarafından?

FETÖ 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yapılan adli soruşturmalarla büyük oranda darbe yemiş olmasına rağmen hala Türkiye içinde örgütlü olarak hareket etme kabiliyetlerini sürdürüyor. Örgütlü olarak hareket etme kabiliyetini sürdürdükleri için çeşitli yol ve yöntemlerle bu darbe davaları ile ilgili genel stratejisinin büyük oranda sanıklar tarafından da takip edildiğini görüyoruz. Yani darbe dosyalarında yargılanan sanıkların büyük oranda ortak bir savunma stratejisi ile hareket ettiklerini söyleyebiliriz. Bu savunma stratejisi temel olarak birkaç şey üzerine bina edilmiş durumda:

Birincisi tamamen gerçekleri inkar ve yalan üzerine savunmalar inşa edilmiş. Biraz önce de ifade ettiğim gibi itirafçı olanlar sınırlı sayıdadır, geriye kalanların tamamı çok açık maddi delillere rağmen fiili inkar etmek üzerine kurulu bir savunma, sadece fiili inkar etmek değil aynı zamanda kendilerinin FETÖ’cü olmadığını vurgulamak suretiyle örgütü dolaylı olarak darbeden aklamaya çalışıyorlar. Darbeyi örgütün yapabileceğini söylüyor sanıkların çoğu, yani FETÖ de darbenin içinde olabilir diyorlar ama hiçbir sanık örgüte mensup olduğunu kabul etmiyor. Ve sanıkların hepsi zaten FETÖ mensubiyetinden beraat ederse bugün burada darbenin FETÖ’cüler tarafından yapıldığını adli olarak da ispat etmek mümkün değil. Bunu bildikleri için sanıklar tamam darbeyi FETÖ yapabilir ama biz FETÖ’cü değiliz şeklinde ifade veriyorlar. Birbirlerini mümkün olduğunca suçlamamaya, birbirleri aleyhine delil olabilecek beyanda bulunmamaya özellikle dikkat ediyorlar.

Ondan sonra örgütün hala güçlü olduğu izlenimini vermek için duruşmalarda mümkün olduğunca moral ve motivasyonlarını yüksek tutmaya çalışıyorlar. Bunu da bizim tutukluluk rejiminden kaynaklı olarak tutuklananların çoğunun koğuş sisteminde bulunması dolayısıyla zaten o dayanışmayı cezaevinde sağlayabiliyorlar. Bu dayanışmayı ve moral motivasyonu yüksek tutmaya çalışmalarının bir nedeni de çözülmeleri azaltmak. Ve daha önce itirafçı olanları bir şekilde itirafçılıktan vazgeçirmek. Nitekim biz bir kısım davalarda daha önce itirafçı olanların itirafçılıktan vazgeçtiklerini gördük. Muhtemelen önümüzdeki günlerde de daha önce itirafçı olan bir kısım isimlerin itirafçılıktan vazgeçebileceğini tahmin etmek zor değil. Yani burada da böyle bir strateji takip ediyorlar.

Tabii bu arada örgüt tutuklu yakınları ile de yakından ilgileniyor. Tutuklu yakınlarının çoğu özellikle de TSK mensubu olan sanıklar açısından baktığımızda onların evlilikleri de büyük oranda örgüt evliliği olduğu için tutuklu yakınları da birbirleri ile büyük oranda dayanışma içindeler. Birbirlerine destek oluyorlar. Örgütün ailelere maddi ve manevi yardımlarda bulunduğu sır değil. Dolayısıyla örgütün büyük oranda dağılma ve panik halinin oluşmaması için içerde ve dışarda alınması gereken bütün tedbirleri aldığını ve bunu da büyük oranda tatbik edebildiğini söyleyebiliriz.

Yine şunu da ifade edebiliriz; darbe girişiminin hemen ertesi günü daha çok anne babalarda evlatlarını bu eylemlerinden dolayı dışlama eğilimi vardı. Ancak şimdi o eğilimin tersine döndüğünü, içerde bulunan sanıkların ailelerini de etkilemeye başladıklarını yani tersi bir etkilemenin başladığını da gözlemleyebiliyoruz. Tabii şu aşamada biz adli olarak sadece sanıklara, hukuki süreçlere odaklıyız ama olayın o diğer aile, akraba, kendi sosyal çevre boyutları, geride kalanların örgütle bağlarının kesilmesi noktasında bir politika belirlenip tatbik edilmiş değil. Yani bu konuda eksikler mevcut, bence ilgili kurumların bu hususta çalışması gerekiyor.

SANIKLAR AİHM SÜRECİNİ DÜŞÜNEREK HER ŞEYİ İNKAR EDİYOR

Peki sanıkların savunmaları, her şeyi inkar etmeleri, FETÖ’yü aklamaya çalışmaları onları kurtaracak mı? Böyle savunma yapmaları onların beraat etmelerini sağlayacak mı? Öyle mi düşünüyorlar acaba, değilse amaçları nedir?

Açık delillere rağmen inkar etmelerinin çok fazla hukuki sonuç doğurmayacağı kanaatinde olduklarını ben de seziyorum ama yine de bir ümittir, hepsi kurtarılamayabilir ama inkarla belki bir kişi bile kurtarılsa örgüt açısından bir kazançtır, bu bir. İkincisi bunlar örgütü sadece Türkiye bazında görmüyorlar. Dünya çapında 160’ı aşkın ülkede organizasyonu olan bir örgüt. Yani örgüt mensuplarının örgüt iştirakini ve darbeyi kabul etmeleri örgütü dışarıda da çok büyük sıkıntıya sokabilecektir. O nedenle sanıkların bu inkarları aynı zamanda örgütü de dışarıda sıkıntıya sokmamaya yöneliktir. Üçüncüsü bir AİHM süreci var. Bu şekildeki savunmaların Türk mahkemelerinde bir netice doğurmayacağı düşünülse bile ve o konuda bir ümitlerinin olmadığını farz etsek bile AİHM’de bu şekildeki savunmaların bir sonuca yol açabileceği şeklinde bir ümit var. Dördüncü neden ise sanıklar Türkiye’de siyasi iklimin değişmesi durumunda bu davaların da adli olarak seyrinin değişebileceğini dolayısıyla şimdiden kabul edip iklimin değişmesi halinde bu kabulün doğuracağı sıkıntıları da göz önüne alarak, “Şimdi inkar edelim eğer iklim değişirse bu iklim değişikliği de adli mercilere yansırsa bizim çıkmamız, tahliye olmamız ve beraat etmemiz daha kolay olur” ihtimalini de gözettiklerini düşünüyorum.

Acaba dışarıya da biz çözülmedik, dağılmadık, siz de dağılmayın şeklinde kendi mensuplarına bir mesaj mı veriyorlar?

Elbette, şimdi bir örnek vereyim. Sivil yönetici Kemal Batmaz; Ankara’da o gece kimin yanında kaldığını özellikle söylemedi. Söylese ne olur söylemese ne olur kendisi açısından. Ama özellikle şunu dedi: “Ben bilsem ki bu beyanım veya onun tanıklığı beni kurtaracak ben hiçbir şeklide onun ismini vermeyeceğim. Bilsem ki bu nedenle ipe gideceğim, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alacağım, kesinlikle ben o arkadaşın ismini vermeyeceğim.” Bu bir sivil yönetici, bu esasında bütün sanıklara bir mesajdır. Ben sordum kendisine özellikle, “Siz böyle demekle diğer bütün sanıklara, ben isim vermedim siz de başkasının ismini vermeyin mesajı mı veriyorsunuz?” O da, “Aklımda olmayanı aklıma getirmeyin” dedi. Ama esasında o açık bir mesajdı. Bu örgütün dağılmaması, moral ve motivasyonunun yüksek olmasına yönelik mesaj bütün örgüt mensuplarının gözettiği, hassasiyetle üzerinde durduğu bir konu.

ÖRGÜTÜN ÖRTÜLÜ MESAJLARINI ENGELLEMEK MÜMKÜN DEĞİL

Yargı süreci devam ederken hem şehit ve gazi yakınlarında hem de bütün toplumda hala 15 Temmuz darbecilerine karşı bir öfke söz konusu. Bunların hızla ve etkili bir şekilde yargılanıp cezalandırılması isteniyor. Sabırsızlık var gibi. Sizce bu yargılama sürecinde toplum, siyaset ve medyaya ne gibi görevler düşüyor?

Şimdi bu yargılamaları yapan hakimlerimiz için de bu yargılamaların çok zor olduğunu kabul etmemiz lazım. Çünkü bizim böyle darbe soruşturmaları, darbecileri yargılama geleneğimiz yok. Yani böyle bir cesaret de daha önce gösterilebilmiş değil. Şimdi bu zorluğu da dikkate aldığımızda gerek medya gerekse müşteki avukatları olarak bizler, müştekiler olarak şehit yakınları ve gazilerimiz herkesin mahkemelere, mahkemelerin süreçlerine saygılı olması ve bu süreçlerin adil yargılama ilkelerine uygun olarak ve tabii elbette ki mümkün olan en hızlı şekilde sonuçlanması için elimizden gelen katkıyı sağlamamız lazım. Bu yargılamaların mümkün olduğunca süratli bir şekilde sonuçlanması kadar bizim hukuk kültürümüze ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelere ve tabii ki en önemlisi bu sözleşmeler kapsamında adil yargılama ilkelerine uygun olarak sonuçlandırılması da çok önemlidir. Eğer bunları gözetemezsek, yöntem ve usulde hatalar yaparsak millet olarak çok haklı olduğumuz bir mesele, bir davada daha sonraki zamanlarda haksız duruma düşme tehlikemiz söz konusu olabilir. Bu tehlikenin gerçekleşmemesi için bu yargılamaları sabırlı bir şekilde takip etmemiz ve bu yargılamaların olması gerektiği usul ve esasta adil yargılama ilkelerine uygun olarak yapılmasına hepimizin katkı sağlaması lazım.

Bu sanıkların bir strateji ile hareket ettiğini belirttiniz, hala birbirleri ile iletişimlerinin devam ettiğini vurguladık. Acaba bu sanıkların cezaevlerindeki iletişimleri, birbirlerini motive etmeleri ve yargılamalara karşı direniş göstermelerini önlemek mümkün müydü? Bu konuda bir ihmal ya da eksiklik var mı acaba?

Bununla ilgili öncelikli olarak şunu ifade etmek lazım. Örgüt eğitimi almış biri örgütle hiçbir teması olmasa bile bu koşullarda nasıl davranacağını büyük oranda bilir ve ona göre davranır. Dolayısıyla “Bu iletişim tümüyle kesilse şu andaki manzaradan farklı bir manzara, tümüyle farklı bir manzara çıkar” beklentisi gerçekçi değil. Belki kısmen bazı noktalarda farklı bir manzara çıkabilir. Ama yani manzaranın tümüyle değişeceği beklentisi, öngörüsü hiçbir şekilde gerçekçi değil. Çünkü burada bir örgütsel eğitim var. Bir yaşam tarzına dönüşmüş bir örgütsel eğitim var. Bu, haliyle zaten kriz anlarında nasıl davranılacağını da öğreten bir eğitim.

Peki ne yapılabilirdi, ne yapılmadı? Şimdi bizim bir tutukluluk rejimimiz var. İlk defa TCK m. 309’dan adam yargılamıyorsunuz veya ağır suçlardan. Tutukluluk dediğiniz gibi bir hükümlülük değildir.Tutukluların belli hakları var. Yani bu hakları da tümüyle göz ardı edemezsiniz. Kendi koyduğunuz kuralları da açıkça ihlal edemezsiniz. Belli zamanlarda yakınlarıyla görüşme, açık ve kapalı görüşme, avukatıyla görüşme. Ve bu görüşmelerde zaten bu mesajlar örtülü olarak da verilebiliyor. Örgütün örtülü bir mesaj dili de var. Bu nedenle mesajların açıkça verilmesine gerek yok. Örgütün bu yönünü de göz ardı etmemek lazım. Dolayısıyla bu mesajlar bir şekilde örgüt mensuplarına gidiyor.

Bir de teknik ve hukuki olarak bütün sanıkları ayrı bir odada tutma şansınız yok. Bizde koğuş sistemi var. Yani çok önemli önde gelen sanıkları tek odalarda tutuyorlar ama tamamını tutma şansı fiziken de yok, hukuken de mümkün değil. Dolayısıyla bir koğuş sistemi var, odalar da 6, 8, 10 ve 16 kişilik Yani o sistem de haliyle örgüt mensupları arasında haberleşme ve dayanışmayı sağlıyor. Bir de toplu bir yargılama var. 485 tane sanık var, yan yana oturuyorlar ve birbirlerini dinliyorlar. Son bir husus bizim genelde ceza yargılamasında en önemli sanık iddianamenin başındadır ve mahkemelerde savunmaları iddianamedeki sıraya göre alırlar. En önemli sanık zaten en başta konuşur. Onların anlattıkları savunma tarzları geride kalanlar için bir mesajdır. Dolayısıyla açık ve örtülü mesajları tümüyle kapatmak zaten hiçbir şekilde ne hukuken ne teknik olarak mümkün değil. Bir kısmı engellenebilir, engellense bir kısım farklılıklar olabilir. Ama son tahlilde çok önemli değişiklikler olmayacağını görmek lazım.

AKINCI’DA YAKALANAN SİVİL VE ASKERİ YÖNETİCİLER

Sizin izlediğiniz ve şu anda yoğun gündem olan Akıncı Üssü davasında ilk başta darbenin sivil yönetici sanıkları ifadelerini verdi, şimdi de diğer asker sanıklar savunmalarını yapıyor. Bu savunmalarda ve genel olarak iddianamelerde dikkatinizi çeken ne gibi çarpıcı bilgiler ortaya çıktı? Vurgulamak istediğiniz öne çıkan bazı hususlar var mı acaba?

Şimdi sivil yöneticilerle ilgili çok çarpıcı ortak noktalar var. Hepsi bir kere mali olarak örgütün çatı şirketi olan Kaynak Holding ve bağlı şirketlerde çalışmış. Geçmişlerinde FETÖ var yani. Yakın aile-akrabalık bağları içinde olanların birçoğunda yine FETÖ var. Ondan sonra tamamı Akıncılar Köyü’nde yakalanmışlar. Bir kısmı Akıncı’ya arsa bakmak için gittiğini söylüyor. Ama arsa bakmak için hiçbir şekilde uygun bir yer değil. Bir kısmı sabahın 08.00’ında hayvan yetiştiriciliğine ilişkin belgesel çekmek için gittiğini söylüyor. Bir diğeri de sosyal faaliyet için gittiğini söylüyor.

Sivil yöneticiler profil olarak birbirlerinden farklılar. Yani yakalanan sivil yöneticilerin hepsinin yetenekleri birbirini tamamlayan yetenekler. Mesela Kemal Batmaz örgütün ideolojisi, kelimeleri ve kavramlarına hakimiyeti en üst düzey olan yani yakalanan sanıklar arasında örgütü en iyi özümseyen sivil yönetici diyebiliriz. Muhtemelen Hava Kuvvetleri imamı. Nurettin Oruç, Kemal Batmaz’a rağmen daha vasat biri olarak gözüküyor ama yine de daha sonra ortaya çıkan deliller onun da “jandarma imamı” olduğunu gösteriyor. Ve mesela Nurettin Oruç’un Almanya bağlantıları çok ilginç. Hakan Çiçek’in ise çok sosyal bir görüntüsü var. Atatürkçü bir imajla sosyal hayat içinde yer almış. O imajını ısrarlı bir şekilde duruşmada da devam ettiriyor. Onun da ABD ile bağlantıları, gidiş gelişleri çok dikkat çekici. Yani Pennsylvania’ya gidip gelme dışında başka amaçlı gidiş gelişler de gözüküyor.

Harun Biniş; onu da oradaki darbenin yönetimine ilişkin teknik altyapıyı ve yurt dışıyla olan bağlantıyı hazırlayan ve ilgili donanımları oraya getiren kişi olarak düşünüyoruz. Yani anlık bir şekilde Fetullah Gülen’le görüşme de dahil olmak üzere darbenin paydaşları ve Türkiye içindeki koordinasyon noktasında teknik altyapıyı sağlayan kişi olarak değerlendiriyoruz. Çünkü kendisi Bilkent Elektrik-Elektronik mezunu ve aynı zamanda “Kriptolu Telefonların Dinlenilmesi” dosyasında sanık ve tutuklu. Oradaki yani sivil yöneticilerin askeri unsurları yönetmesine ve Pennsylvania ile o gece irtibatın sağlanmasına dair teknik altyapıyı onun kurduğu ve işlettiğini düşünüyoruz.

Yani bunların hepsi koordineli bir şekilde birbirlerini tamamlayarak darbe girişimini yönettiler?

Tabii, tabii. Yani sivil yöneticilerin birbirlerini tamamladıklarını söyleyebiliriz ve sivil yöneticilerin geçmişte mesela Hakan Çiçek; Fetullah Gülen Altunizade’deki FEM Dershaneleri’nde ikamet ettiği, gidip geldiği zamanlarda oranın kantinini işleten biri. Öyle sıradan biri değil yani. Çok eskiden beri örgütün içinde ve daha sonra ortaya çıktı; Altunizade’deki FEM Dershaneleri TSK mensuplarının, özellikle yeni teğmen olmuş TSK mensuplarının gidip biat ettikleri bir yer. Yani öyle bir bağlantı var. Bir de bakıyorsunuz burada sivil yönetici olarak çıkıyor. Muhtemelen Hakan Çiçek’in o yıllarda örgüte intisap etmiş subaylarla çok uzun süre ilişkilerini de devam ettirdiğini değerlendirebiliriz.

Bazı tanık ifadelerinde Akıncı Üssü’nde daha fazla sayıda sivil yönetici olduğuna dair ifadeler var. Acaba daha fazla sayıda olma ihtimalleri var mı bu sivil yöneticilerin?

Daha fazla sayıda olma ihtimalleri yüksek. Orada beş kişiden fazla, 20-30 kişi ve hatta 40-50 kişi olarak ifade edenler var. Ama bunların bir kısmı sivil kıyafetle gelen askeri personel de olabilir. Yani ona temas eden tanık beyanları var. Ama orada, o gece darbeyi yöneten sivil yöneticilerin beş kişiyle sınırlı olduğunu söyleyemeyiz. Daha alt düzeyde sivil yöneticilerin veya başka düzeyde de sivil yöneticilerin o gece orada olduğunu söylemek mümkün. Diğerleri kaçabildiler ve bu kaçan sivil yöneticilerin hepsinin aynı yöne kaçmadığını görüyoruz. Yani Akıncılar Köyü istikametinde kaçanlar yakalandı. Ama diğer istikamette kaçanların muhtemelen firar edebildiklerini, oradan sonra da başka yerlere gidebildiklerini değerlendirebiliriz. Ama Akıncılar Köyü’ne yönelenler orada jandarma tarafından yakalandı.

Peki bu darbe girişiminin asker yöneticilerinden öne çıkanlar kimler? Hangi isimler bizzat darbe girişiminin planlaması ve icrasında aktif görev almış görünüyor?

Şimdi Akıncı Üssü bağlamında söylediğimiz zaman mesela Sayın Genelkurmay Başkanı’mız Akıncı Üssü’ne geldiği zaman orada dört kişi karşılıyor onu: Kubilay Selçuk, Ömer Faruk Harmancık, Hakan Evrim, Mehmet Dişli. Mehmet Dişli, Hulusi Paşa ile geliyor ve ondan sonra Akın Öztürk de oraya geliyor. Yani orada o gece Genelkurmay Başkanı’mızı kuşatan ekip bunlar. Yani Akın Öztürk zaten ifadesinde; Mehmet Dişli, Ömer Faruk Harmancık, Kubilay Selçuk ve Hakan Evrim’in darbeyi yaptığını söylüyor ve onları ikna etmeye çalıştığını ileri sürüyor. Akın Öztürk’ün beyanı bu yönde. Dolayısıyla Akıncı Üssü anlamında bu beşli önemli. Mesela o gece Akıncı Üssü’nde olup da başka illeri yönetenler var, onlardan biri Osman Kılıç. Muğla’da “Cumhurbaşkanı Suikast Dosyası”nda yargılanıyor.

Çok ismini duymadığımız bir isim.

Evet, Osman Kılıç çok önemli, etkili bir albay. Yine İstanbul’daki olayları yöneten ve Akıncı’da olan Muzaffer Düzenli; o da çok kritik bir isim. Muğla’daki operasyonu yöneten Gökhan Sönmezateş; o da kritik isimlerden biri. Genelkurmay Çatı Dosyası kapsamında baktığımızda zaten sıkıyönetim kararlarında imzası olan Mehmet Partigöç, çok çok önemli bir isim. Yani duruşmalarda zaten onun darbenin beyin takımından olduğunu gözlemledik.

Yani hem dosyalardan hem de oradaki tavır ve davranışlardan gözlemledik. Üst düzeyde bunlar var, daha bir alt kademede başka isimler var ama en üst tarafta bu isimlerin olduğunu söyleyebiliriz.

“KONTROLLÜ DARBE” İDDİASINI DESTEKLEYECEK HİÇBİR VERİ YOK

Peki darbe girişimi için yoğun bir hazırlık yapıldığını anlıyoruz iddianamelerden. Bu hazırlıklara karşılık darbe girişimi nasıl önlendi ve yine bu yoğun hazırlıklara rağmen ana muhalefet partisinin “kontrollü darbe” iddiası nereden çıktı? Ya da iddianamelerde kontrollü darbe iddialarını destekleyen veriler var mı?

Burada ikili bir ayrım yapmak lazım yani iki şey birbirine çok karıştırılıyor bu tartışmalar bağlamında. Birincisi darbe daha önce öngörülememiştir. Onunla ilgili yeterli istihbarat alınamamıştır.

İdari ve istihbari hata vardır diyebiliriz.

Evet, o anlamda bir kısım istihbari hataların olup olmadığı tartışılabilir. İkincisi de o gün bir ihbar alınmıştır. O ihbara karşı alınan tedbirlerin yeterli olup olmadığı da tartışılabilir. Ama kontrollü darbe demek; bir kontrol eden gücün bir de kontrol edilen gücün olması anlamına gelir. Bu tartışmayı ortaya atanlar burada örtülü bir şekilde yani bunu açıkça söylemiyorlar. Kontrol eden gücün Sayın Cumhurbaşkanı’mız, kontrol edilen gücün de Fetullahçılar olduğunu söylüyorlar. Bunun mantıken savunulur bir tarafı yok. Çünkü darbe Fetullahçılar tarafından Sayın Cumhurbaşkanı’mıza yönelik olarak yapıldı. Yani örgütün Cumhurbaşkanı’mıza yönelik husumeti sır değil ki. Bunu örgüt lideri başta olmak üzere bütün mensupları senelerdir yazıp çiziyorlar. Dolayısıyla bir örgüt husumet besledikleri bir liderin işine yarayacak bir darbeye onun kontrolüyle girer mi? Bunun bir mantığı olabilir mi? Bu tez zaten bu açıdan mantıksız. İkincisi bu tezi destekleyebilmeniz için bu darbeyi fiilen icra eden ve yönetenlerle Sayın Cumhurbaşkanı’mız arasında da bir bağlantı kurmanız gerekiyor. Hiçbir şekilde bir bağlantı kuramazsınız yönetenler, icra edenler, planlayanlarla… Bu anlamda hiçbir adli delil yok, iddia bile yoktur dosyalarda.

Somut hiçbir veri, bilgi, belge, sanık beyanı söz konusu değil.

Tabii, tabii. Sadece bu iki açıdan bakıldığında kontrollü darbe iddiasının hem mantıken hem hukuken savunulması hiçbir şekilde mümkün değil. Şimdi darbenin sonuçlarından hareketle bir yorumlama yapıyorlar, bu da doğru değil. Darbe başarılı olamadığı için bu örgüt aleyhine sonuçlar doğurdu. Ama bu darbeyi planlayanlar başarısız olacağı düşüncesiyle bu darbeyi planlamadılar, icra etmediler. Başarılı olacakları düşüncesi ile gerçekleştirdiler. Yani bununla ilgili akıl yürütme yapıldığı zaman “Başarılı olsa kime yarayacaktı?” sorusunu sormak lazım. Darbe başarısız oldu, elbette ki darbeyi yapan örgütün aleyhine olacak. Ve bu arada da şöyle bir tartışma yapılıyor: “Darbe esasında başından beri başarısız olmaya mahkum bir şekilde planlandı.” Bu da hiçbir şekilde doğru değil. Darbe hiç tereddütsüz mükemmele yakın bir şekilde planlandı. Dava dosyasındaki delillere baktığımızda mükemmele yakın bir şekilde planlandı.

Buradaki darbeyi başarısızlığa götüren birkaç tane neden var: Bunlardan birincisi MİT’e yapılacak bir operasyon ihbarı. Bu daha büyük bir planın parçası olarak değerlendirilmiş ve ona göre Genelkurmay tarafından uçuş yasakları da dahil olmak üzere bir kısım tedbirler alınmış. Bu tedbirler darbeyi planlayanlar arasında darbenin ifşa olduğu düşüncesini yarattı ve darbenin erkene alınması kararı alındı. Normalde gece 03.00’da yapılacak darbe akşam 20.00-21.00’a alındı. Erkene alınınca planlamada ve icra aşamasında birçok aksaklıklar oluştu. Yani siz darbeyi 03.00’a göre planladınız ama daha erkene aldığınızda planladığınız bir kısım şeyleri icra etme, uygulama kabiliyetiniz kalmadı. Daha önce planlamadığınız birtakım şeylerle ilgili olarak da yeni kararlar almak zorunda kaldınız. Daha önce planladıkları şeyleri icra edememeleri ve daha önce planlamadıkları gelişmelerle ilgili olarak aldıkları kararlarda büyük oranda isabet kaydedememeleri nedeniyle zaten başlangıçta bir kısım sorunlar oluştu. Ondan sonra Sayın Cumhurbaşkanı’mızın derdest edilememesi, öldürülememesi yani ona yönelik olan operasyonun başarısız olması. Sayın Başbakan’a yönelik operasyonun başarısız olması. Bu operasyonların başarısız olmasının en önemli nedeni de darbenin erkene alınmasıdır. Yani saat 03.00’da olsaydı büyük oranda başarılı olabilirlerdi. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı’mızın ve Sayın Başbakan’ımızın millete liderlik etme olanağına kavuşmaları, onun çağrısı üzerine milletimizin meydanlara, sokaklara çıkması nedeniyle bu darbe başarısız olmuştur. Bunlar darbecilerin öngördükleri yani saat 03.00’da yapılması halinde öngördükleri bir şey değildi. Çünkü 03.00’da herkes uyumuş olacaktı. Herkes tek tek evinden alınmış olacaktı. Ama erkene aldılar. Onunla ilgili planlamalar tamamen boşa çıktı. Yeni planlamalar yapmak zorunda kaldılar ve yeni planlamalar ve kararlarda ciddi hatalar yaptılar. Dolayısıyla bu hususlar göz ardı edilerek sanki başlangıçtan itibaren darbe başarısız olmaya mahkum, planlı demek dosyadaki deliller ışığında tamamen bir safsatadır.

FETÖ İLE MÜCADELE 80 MİLYONUN MÜCADELESİ

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Genel olarak bu darbe davalarıyla ilgili hem Türkiye’de hem dışarıda aleyhte kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor. Bunları daha iyi anlatabilmek için neler yapılmalıdır?

Şimdi öncelikli olarak şunu ifade edeyim; devlet ve millet olarak 15 Temmuz’da büyük bir saldırıyı bertaraf ettik. Yani böyle bir saldırıyı bertaraf edebilecek millet sayısı belki birkaç tane vardır veya yoktur. Dolayısıyla neyi başardığımızın idrakinde olmamız lazım. Neyi başardığımızın idrakinde olursak bu örgüte karşı mücadelede kendimize güvenmemiz için ne kadar çok nedenin olduğunu da anlarız. Bu örgütle mücadele fevkalade başarılı bir şekilde gidiyor ve bu örgütün tekrar Türkiye’de hayat bulması, tekrar eski günlerde olduğu gibi devletimiz ve milletimiz için bir tehdit olma imkanı yakalaması ihtimali büyük oranda bertaraf edildi. Ama bu mücadelenin daha uzun süre devam ettirilmesinde yarar var. Yani bu mücadele konusunda milletimiz hiçbir şekilde herhangi bir karamsarlığa, ümitsizliğe düşmesin. Çok önemli başarılar elde edilmiştir. Ve bu başarılar yani böyle bir örgütlü vesayet odağının devletten sökülüp atılması, tasfiye edilmesi hem devletimizin önünü açacaktır hem de milletimiz için büyük başarılara vesile olacaktır diye düşünüyorum. Bu mücadelenin topyekun bir mücadele olarak yürümesi lazım. Bu mücadele sadece Sayın Cumhurbaşkanı’mızın, AK Parti’nin mücadelesi değildir. Bu mücadele hangi siyasi görüşten olursa olsun herkesin, 80 milyonun mücadelesidir. Herkes için başarılması gereken bir mücadeledir. Yani bu konuda siyasi ayrılıkları, görüş farklılıklarını bir kenara atmamız lazım. “Eğer bu örgüt başarılı olsaydı Türkiye’de kendisi dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımayacaktı” gerçeğini hiç kimsenin unutmaması lazım.


DİĞER YAZILARI