Fransa’nın Asıl Sorunu

The following two tabs change content below.

Birol Biçer

Latest posts by Birol Biçer (see all)

Ev sahipliğini yaptığı 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Fransa’nın şampiyon olma ihtimali hayli şüpheli. Ancak bu kupa öncesinde ve esnasında süren grev ve protesto gösterileri söz konusu olduğunda daimi Avrupa Şampiyonu olduğunu söylemek rahatlıkla mümkün… Son yıllarda ve özellikle son günlerde Fransa’da son derece hareketli ve tartışmalı bir toplumsal hayat yaşanıyor. Bunun başlıca nedeni ise ülke halkının aslında alışık olduğu toplumsal protestolar, grevler ve çalışma yasa tasarısı nedeniyle infiale gelenlerin gösterileri.

Fransa’da grev ve sosyal direniş hareketleri o kadar alışıldık ki hayatı sık sık durduran grevleri, yerleri ve tarihleri ile birlikte topluma haber vermek için cestlagreve.fr (grevvar.fr) adıyla grev takvimi olarak hizmet veren bir internet sitesi bile mevcut. Ülkede hemen her fırsatta gerçekleştirilen ve özellikle ulaşımı ve haberleşmeyi etkileyen grevler ve nümayişler konusunda toplumu bilgilendirmeyi ve önlem alarak mağdur olmasını engellemeyi hedefleyen site sık sık güncellenerek bir tür grev takvimi sunuyor. Bu yazının yazıldığı sıralarda site sürmekte olan 10 grevi işaret ederken, yakın zamanda gerçekleşecek olan 5 ve yeni ilan edilen 5 grevi daha haber veriyordu. Avrupa Sendikal Enstitüsü (ISE) verilerine göre Fransızlar yılda 80 gün grev yapıyor ve bu Avrupa ortalamasının iki katı. Şu rakamlar bu konuda daha net fikir verebilir: Sadece 2015 yılı içinde Fransa’da sendikaların yaptığı grev çağrısı 996’yı buldu. Bunların üçünü genel grevler, 93’ünü ise ulusal çapta grevler oluşturdu. Sendikaların kurulmasına izin verilmesinden tam 20 yıl önce 1864’te grev yapmayı ceza konusu olmaktan çıkaran Fransa’nın en azından görünür bir grev kültürü olduğunu söyleyebiliriz. Bunu Fransızların yerleşmiş bir hak arama kültürüne sahip olduğu şeklinde yorumlamak da mümkün.

Fransa Değişim Taleplerini Kavrayamıyor

Bununla birlikte son birkaç yıldır ardı ardına hayatı olumsuz etkileyen toplu organize gösteri ve grevleri, Sosyalist Parti hükümetinin tüm itirazlara rağmen çıkarmak için zorladığı Çalışma Yasası’nı “kölelik yasası” olarak nitelendiren kesimlerin 31 Mart’ta tüm Fransa’nın halka açık meydanlarında başlattıkları Nuit Debout (Gece Ayakta) hareketini, son dönemlerde ülkeyi akaryakıt krizine sokan rafineri ve nükleer santral grevlerini, bir ulaşım kaosuna yol açan toplu taşıma, demiryolu ve son olarak Air France pilotlarının grevlerini ve bunlara yakında eklenecek olan taksi ve kreş grevlerini görüyoruz. Bunlara daha geniş bir bağlamda ülkeyi adeta bir sarmal içine alan kimlik, İslamofobi, laiklik, sosyal eşitsizlikler, resmi rakamlara göre 3 milyona yaklaşan -gayriresmi olarak ise 5 milyona ulaştığı söylenen- son 15 yılın en yüksek işsizlik oranı, aşırı sağın yükselişi, ekonomik durgunluk gibi sorunları eklediğimizde, derinlerde sadece hak arama kültürü ile sınırlı kalmayan ciddi bir sorunlar manzumesi karşımıza çıkıyor. Nicolas Sarkozy döneminde olduğu gibi François Hollande döneminde de kimi zaman Paris’in altını üstüne getiren isyan, şiddet ya da protesto hareketleri gerçekleşiyor. Ülke çapında yaklaşık 200 noktada gerçekleşen protestolara aralarında Gece Ayakta hareketi de dahil olmak üzere yüzbinlerce kişi katılıyor. Bu tür gösterilerin aslında hemen her alanı etkileyen sancılı bir sürecin dışa vurumu olduğunu ve toplumun geniş gövdesinden gelen değişim taleplerini yansıttığını henüz Fransız siyasi elitinin kavradığı ise söylenemez. Bu kavrayış eksikliğinin kendini en çok gösterdiği makamın ise konunun bir numaralı muhatabı olan Başkan François Hollande ve Sosyalist Parti hükümetinin olması durumun vahametini artıran bir etken.

Avrupa’nın Çifte Standardı

Aynı yönetimin, söz konusu Türkiye olunca ortaya çıkan protesto gösterileri ve şiddet hareketlerinin içerdiği toplumsal talepleri çok daha kolay tespit etmesi ise Fransa’nın içinde bulunduğu siyasi durumun ironik bir aynası adeta. Örneğin Gezi Parkı olayları sırasında Fransız siyasileri ve entelektüelleri Türkiye üzerinden bu talepleri çok net görüyor ve bunları Türkiye’ye hatırlatmakta çok titiz davranıyorlardı. Aynı çevrelerin Fransa’da ortaya çıkan protestolar, grevler ve şiddet eylemlerinde kendi yönetimlerini toplumsal talepleri anlamaya çağırmayı hatırlayamaması hatta bunların aslında birtakım toplumsal talepler içerdiğini fark edememesi de bu ironik durumun bir başka yönünü teşkil ediyor. Fransız siyasetçilerin, entelektüellerin ve Avrupalı siyasilerin paylaştıkları benzer bir çifte standart Fransa’daki direniş ve grevlerde göstericilere karşı zaman zaman uygulanan polis şiddetine ve orantısız güce yönelik tavırlarda da görülüyor. Özellikle Gezi olayları ve terör operasyonlarında Türkiye’yi eleştiren Fransız ve Avrupalılar, Fransız güvenlik birimlerinin şiddete rahatlıkla başvurabilmesine karşı çoğunlukla tepkisiz kalıyorlar. Yine grevci ve direnişçiler Fransız yetkililer tarafından “çapulcu” olarak nitelendirilirken bu konuda birkaç yıl önce Türkiye’ye yapılan eleştirilerin hatırlanmaması kayda değer tutarsızlık örneklerinden birini teşkil ediyor.

Buzdağının Görünmeyen Kısmındaki Sorun Yumağı

Ülkede ardı ardına patlak veren ve memnuniyetsizlik gösterilerinden oluşan bu buzdağının son dönemlerdeki görünen sebebi şimdilik ücretli çalışanların haklarını kısıtlayan ve günlük çalışma süresini 12 saate kadar yükseltmeyi öngören çalışma yasası tasarısı olarak görülüyor. Buna rağmen dünyanın beşinci ekonomisini yöneten Devlet Başkanı François Hollande ve yönetiminin bu buzdağının görmek istemediği alt kısımlarında Fransa’yı içten içe kemiren ve kronikleşmeye başlayan çok karmaşık bir sorunlar yumağı söz konusu.

Fransa’daki tüm bu kalkışmaları ve eylemleri giderek gün yüzüne çıkaran nedenleri sıralamaya kalkarsak hayli uzun bir liste ile karşılaşılacağı kesin. Bu listenin belli başlı maddelerini şöyle sıralamakla yetinelim: Ekonomik verilerin ve özellikle son 15 yılın en yüksek noktasına ulaşan işsizliğin milyonlardan oluşan bir hoşnutsuzlar ordusu yaratması. Ekonomik ve siyasi elitin halkla arasına giderek daha fazla mesafe koymaya başlaması. Fransa’nın başta Françafrique (Fransafrika) denilen Afrika’daki eski sömürgesi olan ülkeler üzerindeki etkisini giderek kaybederek uluslararası alanda ve Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ayrıcalıklı konumunu kaybetmesi ve buna bağlı olarak ülke içinde toplumsal ve ekonomik açıdan zayıflamaya başlaması. Toplumun özellikle alt kesimlerinin siyasi memnuniyetsizliklerinin hafife alınması. Kültürel üretimin eski şaşaalı günleri mumla aratmaya başlaması.

Fransa’da büyük şehirlerin sokaklarını ve parklarını dolduran yüzbinlerce hoşnutsuz vatandaşın ve çalışma şartlarını protesto eden grevcilerin memnuniyetsizliklerinin ötesinde, giderek artan sosyal çalkalanma hareketlerinin perde arkasında yatan sorunlara başkalarını da eklemek mümkün. Başta Mağrip kökenliler olmak üzere yabancı kökenli Fransız vatandaşlarının ayrımcılık ve zenofobi yoluyla artık gettolaşmaya başlayan sitelere sıkışmış hayatlarını, buralarda yükselen suç oranlarını, üniversiteler dahil ciddi irtifa kaybetmeye başlayan eğitim kurumlarını, daha iyi çalışma şartları için başka ülkelere göçen 2 milyona yakın eğitimli Fransız vatandaşının yol açtığı beyin göçünü, yüksek vergi oranları nedeniyle zengin Fransız şahıs ve şirketlerinin vergi kolaylığı sağlayan komşu ülkelere kaçışını, kamu kesiminin artık tahammül edilemez boyutlara gelen yüksek harcamalarını, Paris’i dünya zirvesine oturtan hayat pahalılığını da bu sorunlara ilave etmek gerekiyor. Dünyanın küresel bir köye dönüştüğü ve küresel ekonominin her yere sirayet ettiği son 15 yıllık süreçte Fransız devlet adamları Fransa’yı halen bir süper güç sanmaya devam ediyorlar. Fransız ulus-devletinin geçmişte gördüğü işlevi artık yerine getirememesi gibi bir sistem sorununun da şuuruna varılamamış olması bu tabloya eklenebilecek vahim unsurlardan bir başkası.

Gerileme Süreci Tartışmaları

Kimilerine göre aslında birer semptom olan bu sorunların temelinde Fransa’nın artık siyasi, kültürel ve ekonomik bir güç olarak gerileme sürecine girmiş olması yatıyor. Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing, bir söyleşide Fransa’nın gerileme içinde olup olmadığı sorusuna “Hiç kuşkusuz…” şeklinde cevap veriyor ve ekliyor: “Gerilemenin hiç durmak bilmemek gibi bir problemi söz konusu.” Deneyimli bir devlet adamı olarak Giscard D’Estaing’in bu sözlerini aslında şu gerçeğin tespiti olarak değerlendirmek mümkün: Geçtiğimiz yüzyılda dünya dengelerini yeniden düzenleyen iki dünya savaşından sonra Fransa’nın uluslararası etkinliği iyiden iyiye düştü ve ülkeyi uluslararası güçler dengesi başta olmak üzere birçok alanda kaçınılmaz bir gerileme içine soktu.

Eski devlet başkanı Nicolas Sarkozy’nin danışmanlığını da yapmış bulunan tarihçi Nicolas Tandonnet ise ülkesinin bu gerileme sürecini, 2015 yılı sonunda yapılan bir söyleşide şöyle tarif ediyor: “Ülkemiz ekonomide, refahta, istikrarda, güvenlik ve adalette sağlıklı bir yönetim modeli örneğini verebilseydi hala bir fener olmak ve diğer milletlere model olmak tutkusuna sahip olabilirdik. Oysa bugün durum bu noktadan çok uzakta…” Tandonnet de Fransa’nın durumunu gerileme kavramı ile açıklıyor ve bu durumun Fransa açısından doğurduğu sonuçlara şöyle işaret ediyor: “Devlet otoritesinin zayıflaması, sosyal mihenk noktalarının ve değerlerin sorgulanması, düzensizlik, şiddet, yurt sevgisizliği, toplumun bölünmesi, kendini yönetebilme yetersizliği…” Ülkenin deneyimli siyasi beyinleri bu tespitleri ortaya koyarken, başarısız politikaları ve tutarsız uygulamalarıyla Hollande ve Sosyalist Parti solcu sendikaların bile hedef tahtasına oturmayı başardı. Hollande ve hükümetin, finans çevreleri ve sermayedarların işine yarayacak bir çalışma yasasını her ne pahasına olursa olsun yürürlüğe sokma çabası özellikle gençlerde yayılan devlet başkanı ve siyasi partilere duyulan güvensizliğin artmasını körüklemekten başka işe yaramıyor.


DİĞER YAZILARI