Fransa’nın “Seçimi”

The following two tabs change content below.
Beril Dedeoğlu

Beril Dedeoğlu

bedede34@gmail.com
Beril Dedeoğlu

Latest posts by Beril Dedeoğlu (see all)

2008’den itibaren Avrupa’da ortaya çıkan ekonomik krizin 2012 yılında iyice derinleşmesi bir dizi yapısal sorunun ortaya çıkmasına yol açtı. Bu sorunların başında “zengin” AB üyelerinin “portakal hattı” denen fakirleri sürekli desteklemek zorunda kalmaları geldi. Almanya’nın borçları nedeniyle Yunanistan’ın adalarını satmasını önermesine kadar varan anlaşmazlıklar AB’nin kuzeyi ile güneyi arasında bir yarılma yarattı. Tam bu dönemlerde Suriye krizi patlak verdi ve ekonomik krizin özellikle gençlerin istihdamı açısından büyük bir sorun olarak görüldüğü zamanda Avrupa bir de mülteci baskısı altında kaldı. Ancak krizin ilk sinyalleri daha önce ortaya çıkmıştı. Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda merkez/liberal aday Macron, AFP aşırı sağcı lider Le Pen karşısında oyların yüzde 65,8’ini alarak cumhurbaşkanı oldu. AB’nin Doğu Avrupa ülkeleriyle genişlediği dönemde örneğin Polonya AB’ye katıldığında başta Fransa olmak üzere birçok ülkede “Polonyalı muslukçular” diye bir sorun ortaya çıkmıştı. İddia Polonyalı muslukçuların başka ülkelere gidecekleri ve Fransız muslukçuları işsiz bırakacakları yönündeydi. Fransa’da Sarkozy dönemi, diğer bir ifadeyle merkez sağ iktidar döneminde işlenen bu konunun aslında ne denli ayrımcı bir eğilim olduğu fazla dikkate alınmamıştı.

Ayırımcılık konusu yine Sarkozy döneminde ve yine AB’nin genişlemesine bağlı olarak Romanlar üzerinden daha yoğun olarak görülmüştü. Bulgaristan ve Romanya’dan gelen Romanlar “görüntü kirliliği” yarattıkları, işsiz güçsüz gezip başkalarının kazancından alınan vergilerden yararlandıkları iddialarıyla otobüslere doldurulup büyük kentlerin dışına sürülmüşlerdi. Tabi bu dönemde AB ile müzakere sürdü- ren Türkiye’nin de “daha fazla yaklaşmaması” için her türlü engelleme öncelikle Fransa’dan gelmişti.

“Yeni” Arayışı

Son dönemdeki tartışmaların zeminini oluşturan bu arka plan Suriye krizi sonrasında radikal bazı dönüşümlerin yaşanmasına yol açtı. Göç baskısı Avrupa’nın “farklılıkların birlikteliği” ilkesinin yeniden ele alınmasına neden oldu. Bu ilkeye konu olan farklılıkların ne kadar farklı olmayı kast ettiğinin de hiç düşünülmediğini ortaya koydu. Zenginliklerin “dışarıdan gelenler” ile paylaşılmasına direnen ülkeler, bir yandan gelenleri kovmaya diğer yandan da hangi AB ülkesi kapıyı aralarsa onunla mücadeleye yöneldi. Brexit süreci tam da bu nedenle hızlandı. Zaten Türkiye’nin katılması halinde AB’nin sabote olacağını iddia eden muhafazakar sağ eğilimin başlattığı bir süreç söz konusuydu. Suriyeli göçmenlerle insanların korkuları daha da tahrik edildi ve sonuçta İngiltere kendisini AB’nin dışına çıkarmaya karar verdi.

Bu arada belirtmek gerekir ki başta Fransa olmak üzere merkez ve sol iktidarlar, AB’nin ekonomik ve sosyal krizlerine yönelik sürdürülebilir siyaset üretemediler. Bu durum toplumsal düzeyde iki arayışı ortaya çıkardı: Bunlardan biri “yeni arayışı” diğeri de “genç siyaset” şeklinde oldu.

Yunanistan ile başlayan “yeni ve genç” siyaset AB’nin diğer ülkelerinde de iktidar değişimlerine yol açtı. Ancak Avrupa’da üretilen “yeni”lerin ne kadar yeni olduğuna dair bir dizi soru olduğu da aynı hızla ortaya çıktı. Örneğin Yunanistan’daki “yeni” 70’lerin solundan farklı bir içerik taşımadı. Fransa’da yükselen aşırı sağın da geleneksel milliyetçilikten bir farkı görülemedi.

Fransa’da cumhurbaşkanlığı yarışı sırasında iki aday öne çıktı. Le Pen popülist aşırı sağ parti olarak özetle Fransa’nın Fransızlara ait olduğunu savundu. AB’den çıkılmasını, Fransız cumhuriyetinin korunmasını ve yabancıların yollanmasını savundu. İşin ilginç yanı gençler destekledikleri bu partinin sosyalist olduğunu sanıyorlardı. Yapılan araştırmalar 40 yaş ve altı seçmenin “hiç acı görmemiş nesil” olmaları nedeniyle aşırı milliyetçiliğin Avrupa’yı nereye götürebileceği hakkında bir fikirleri bulunmadığını ve bu çerçevede sol eğilimlerin ne olduğunu bilmediklerini ortaya koyuyordu.

Öte yandan diğer aday Macron ise liberal ve merkezde biri olarak biliniyor ancak siyaseten ne türden gelişmelere imza atacağına dair bir belirsizlik taşıyordu. Neredeyse tek özelliği yeni ve genç olmasıydı. Bununla birlikte Avrupa seç- meninin giderek “eskiler”den ne denli sıkıldığı da ortaya çıktı.

Stratejik Vizyonsuzluk

Avrupa ve Fransa’da sağın yükselişine etki eden bir diğer değişken ise “güvenlik” meseleleri oldu. Terör, göç ve özellikle Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve Suriye’ye yerleşmesi AB’nin kendisini tehdit altında görmesine yol açtı. Ancak esas sorun tehditler karşısında alınacak önlemlerde ortaya çıktı.

AB söz konusu tehditler karşısında iki seçeneğe sahip: Ya NATO içinde daha aktif bir tutum alacak ya da kendi güvenlik mekanizmasını İttifak’tan bağımsız harekete geçirecek. Her iki koşul da AB ülkelerinin güvenlik alanına daha fazla para aktarmasını gerektirir. ABD’de Trump’ın iktidara gelip AB’nin NATO içinde daha fazla maliyet üstlenmemesi halinde Avrupa güvenliğine katkı yapılmayacağını bildirmesiyle söz konusu endişelerin daha da arttığı söylenebilir İngiltere’nin de AB’den ayrılma sürecine denk gelen bu çıkmaz Avrupa’da “kendimizi kurtaralım” diyen kesimlerin genişlemesinde etkili oldu. Bu durum da “yeni ve genç” olarak görülen siyasetçilerin ister sağ ister solda olsun giderek daha ulusalcı bir siyasete dönmelerine neden oldu. Örneğin liberal denen Macron iktidara gelir gelmez yaptığı açıklamaların büyük bir çoğunluğunda “cumhuriyet değerleri”ni hatırlatmaya başladı. Ayrıca daha önce Savunma Bakanlığı olan bakanlığın adı değişti ve Ordu Bakanlığı oldu. Başına da Sarkozy politikalarını en fazla destekleyen ve Türkiye’nin üyeliğine de zinhar karşı çıkmasıyla tanınan bir isim, Sylvie Goulard getirildi.

Macron’un karma kabinesinin ne tür icraatlar ortaya koyacağı zaman içinde görülecek. Ancak anlaşıldığı kadarıyla AB’nin geleceği konusunda Fransa-Almanya çekirdek yapısının korunması eğilimi artacak. Bununla birlikte Almanya’nın AB kaptanlığını AB şerifliğine dönüştürme olasılığı da bulunuyor. Dolayısıyla AB’nin geleceğini sadece bu iki ülkenin ortaklığı ile açıklamak kolay değil. Zira Almanya AB’yi aşarak kendi başına bir dış politika uygulama arayışında.

Almanya’nın Rusya ve İran ile olan stratejik ilişkisinin Ukrayna nedeniyle akamete uğraması, Gürcistan bağının da yine bizzat Rusya tarafından kesilmesi Berlin’in güneye, Suriye’ye yönelmesine neden oldu. Mülteciler konusundaki olumlu tutumu, aslında Suriye’deki oyuna girme arayışına denk geldi ve bu noktada da Kürt grupların kazanılması esas alındı. Ancak bu politikaya başta Türkiye, ardından Rusya ve ABD engel oldu. ABD’nin YPG’ye sahip çıkmasının arkasında onları sadece Rusya’ya kaptırmamak yoktu aynı zamanda Avrupa’nın oyuna alınmaması da vardı. Bugün Almanya ile yaşanan “İncirlik krizi”ni de bu çerçevede değerlendirmek mümkün.

Öte yandan Fransa ile Almanya ne kadar AB’yi bir arada tutmaya çalışsalar da İngiltere’nin AB’den bağımsız dış politika uygulamalarının AB’nin hareket alanını daraltacağı gerçeği karşısında başarıya ulaşmaları zor olabilir. Zira İngiltere küresel siyasetini Akdeniz üzerinden etkinleştirecek; Mısır, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan eksenini güçlendirecek, Almanya-Rusya yakınlaşmasına engel olacak bir siyaset uygulayacak gibi. Avrupa’da bir yandan ulusal öze dönme yanlısı eğilimlerin artması, bir yandan üyeler arası ekonomik farkların büyümesi diğer yandan da ekonomik sorunları bertaraf etme olasılıklarının sınırlı kalması, olası gelişmelerin pek AB lehine olmayacağını ortaya koyuyor. Ayrıca küresel sisteme stratejik ağırlık koyma olanaklarının da bulunmadığı, bunun ise ekonomik açıdan sınırlı piyasalara hapsolma riski taşıdığı hatırlatılmalı.

Riskin büyümesi, büyük savaşlar öncesi koşulları hazırlama tehlikesi barındırıyor ancak çıkış da mümkün. AB’nin Rusya, İngiltere ve ABD tarafından çevrelenmekten kurtulmasının yolu esasen Türkiye’nin AB’ye üye olmasından geçiyor. Bu stratejik gerçeklik ise ne yazık ki giderek yükselen merkez sağ, muhafazakar ve ayırımcı eğilimlerin “öteki” olarak Türkiye’yi seçmiş olmalarıyla çelişiyor.

 


DİĞER YAZILARI