OKUNAN

Kötücül Muhalefetin Yeni Hedefi: Liseler

Kötücül Muhalefetin Yeni Hedefi: Liseler

The following two tabs change content below.

Türkiye’nin bir muhalefet sorunu olduğundan bahsedilir durur. Son 14 yıldır iktidarda olan partinin muhalefet tarafından bir türlü yenilgiye uğratılamıyor oluşu bu sorunun hem nedeni hem de sonucu. Şöyle ki muhalefetin yapıcı, nitelikli ve tutarlı bir bünyesinin olmayışı iktidarın el değiştirmesi ihtimalini sürekli olarak saf dışı bırakırken, bir ihtimal olarak dahi ortaya çıkamaması da muhalefetin kalitesinin giderek düşmesini beraberinde getiriyor. Demokrasi teorisi açısından iktidar ve muhalefetin birbirini tamamlayan unsurlar olduğu düşünüldüğünde ortada büyük bir sorun olduğu aşikar.

Ne var ki Türkiye’nin “kötü muhalefet”ten daha büyük bir sorunu var: “Kötücül muhalefet anlayışı”. Siyasal alanı esir alan muhalefetsizlik de toplumsal alanda baş gösteren tahammülsüzlük de gündelik hayatımızı esir almaya çalışan şiddet dili de hep bu kötücül muhalefet anlayışının ürünleri. Tek bir hedefe kilitlenmiş, hedefe ulaşmak için her yolu mübah gören, kar-zarar hesabında geniş yığınlar yerine dar bir zümrenin çıkarlarını önceleyen bu muhalefet anlayışı son birkaç yılda artık iyice billurlaşmış gibi görünüyor. İran ile Türkiye arasında bir savaş çıksa seve seve İran’ın yanında yer alacağını söyleyen bir milletvekili, yıllarca birbirlerinin boğazına sarılmış terör örgütlerinin bir araya gelerek Türkiye’ye karşı ortak mücadeleye girişmeleri, asker-sivil demeden ve hedef ayırmadan sokak ortasında patlatılan bombalar, ülkesini şikayet etmek için yabancı başkentlerde kapı kapı dolaşan siyasetçiler, ülkenin istihbarat sırlarını basan gazeteciler ve daha niceleri ortalıkta dolaşırken, karşımızdakinin bazı müstakil olaylar değil bir zihniyet yapısı olduğunu fark etmemiz giderek kolaylaşıyor.

Bu zihniyeti iyice açık eden ve onun mahiyetini kavramamızı kolaylaştıran önemli bir gelişme geçtiğimiz günlerde hayatımıza girdi. İstanbul Erkek Lisesi’nde mezuniyet töreni sırasında okul müdürünü protesto eden bir grup öğrencinin eylemleri kısa sürede medyanın hatırı sayılır desteği ile bir kampanyaya dönüştü. “Diren Lise” sloganıyla yaygınlaştırılmaya çalışılan protesto ruhuna, çölde susuz kalmış yolcuların suya koşması misali koşan birçok gazeteci oldu. Lise öğrencilerinin müdür protestosuna bir anda “gericiliğe, yobazlığa, karanlığa karşı çağdaş, laik, bilimsel eğitim” aşkıyla yanan bir ruh üflendi ve bütün ülke bu kez liselerin arkasında saf tutmak üzere sokaklara davet edildi. Liselilere tabiri caizse gaz veren köşe yazıları, sosyal medya paylaşımları dört bir yanı kapladı.

Bir Lise Kalkışması İnşa Etmek!

Bir liseli kalkışması hazırlamak kolay olmasa gerekti. Zira her kesimden insanın bu türden bir muhalefet biçimine itirazı oldu. “Bunlar daha çocuk, onların arkasına saklanmasak” diyenler de “Çocukları sokağa döküp, onların kanları üzerinden iktidar mı devşireceksiniz!” diyenler de tek bir imge ile susturulmaya çalışıldı: Çanakkale’ye savaşmaya giden 15’lik lise öğrencilerinin hatıraları. Oysa ortada garip bir çelişkiler yumağı vardı. Zira Çanakkale’de savaşmaya giden 15’likler kendilerinden önce o savaşta babaları, amcaları, dayıları ve ağabeyleri öldüğü ve artık onlardan başka savaşacak kimse kalmadığı için kendilerini feda etmişlerdi. Herkesin yüreğini burkan, kanatan, acı, travmatik bir tarihsel tecrübeydi bu. Kurtuluş Savaşı’nda verilen mücadeleye ruh üfleyen şey Çanakkale’de ortaya çıkan bu ruhtu. Bu ruh ülkesini seven, vatanına bağlı bütün toplumsal kesimlerin sahiplendiği bir ruh oldu ve tarihsel devamlılığı hiçbir zaman kesintiye uğramadı. Vatanın selameti için çalışan insanlar daima bu ruha yaslandılar ve Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan çeşitli baskı ve zulüm ortamlarında dahi varlıklarını sürdürdüler.

Çatışan İki Ruh

Öte yanda ise Çanakkale ruhunun tam karşısında duran bir anlayış yer aldı. “Küçük olsun, benim olsun” diyen, canı sıkıldıkça “Terk edeceğim bu ülkeyi” diye şikayetlenen, toplumun millimanevi değerleri ile hiçbir düzeyde ilişki kurmayan, Batı ile ilişkileri yürütmekten mütevellit ayrıcalıklarına dokunulmasını istemeyen bu kesim her dönemeçte ülkenin ayağına dolanmayı marifet saydı. Yerli ve milli unsurları, Batılı patronları adına budamak bu zümrenin birinci vazifesi oldu. Ülkenin çıkarlarından önce kendi zümre çıkarlarının peşine düşen bu kesim yıllar yılı sahip oldukları iktidar ayrıcalıkları ile konforlu bir yaşam sürdü. Derken 2000’li yılların başında öngörülmeyen bir şey oldu. 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan dünya konjonktürü ve iç siyasi gelişmeler, Türkiye’nin değişmeyen iktidar yapısını değişmeye zorlayacak bir dönemi başlatıyordu. O güne kadar “makbul vatandaş” bile sayılmayan kesimler tarihte ilk kez tek başına siyasi iktidarı sahipleniyorlardı. İktidarın gerçek ve değişmez sahibi olduğuna inanan zümreler, “Biz istemezsek bu ülkede hiçbir şey olmaz” diyorlar fakat dedikleri gibi olmuyordu. Yıllar yılı hor gördükleri, aşağıladıkları ve bütün kapıları yüzlerine kapattıkları yerli unsurlar yavaş yavaş periferiden çıkıp merkeze doğru yürümeye başlıyorlar, yeni toplumsal ve kültürel iktidar alanları ortaya çıkarıyorlardı.

Kötü Muhalefetten Kötücül Muhalefete

Bu süreç geçtiğimiz 15 yılda kök salarak devam etti. Eski iktidarın siyasetten medyaya ve iş dünyasına kadar temsilcilerinin ilk zamanlardaki özgüvenleri giderek yerini karamsarlığa bıraktı. 2007’deki Cumhuriyet mitingleri de 2013’teki Gezi eylemleri de başarısızlıkla sonuçlanınca, bu kitlelerin karamsarlığı irrasyonel bir noktaya gelerek muhalefet etme biçimlerini dönüştürdü. Bu noktadan sonra ülkeye, “Ya benim olacaksın ya kara toprağın!” anlayışı ile yaklaştılar. Ülkeye düşman kim varsa “Vur, vur!” diye tempo tuttular. Terör ve şiddet dahil olmak üzere her şeyden medet umar oldular. Gençleri, işçileri, kimi buldularsa sokağa dökmeye çalıştılar. Şimdi sıra liseli gençlere geldi. Onlar için bu şartlar altında üç-beş liseli genç, teferruattan başka bir şey değil. Kötü muhalefetten kötücül muhalefete geçişin zirvesi bu.


DİĞER YAZILARI