OKUNAN

Silahlı Kuvvetlerin Kurumsal Otonom Alanlarının So...

Silahlı Kuvvetlerin Kurumsal Otonom Alanlarının Sonuna Doğru

The following two tabs change content below.
Yusuf Alabarda

Yusuf Alabarda

yusufalabarda@gmail.com

15 Temmuz 2016 tarihinde TSK içerisinde yuvalanmış FETÖ üyesi cunta kanlı bir darbe girişiminde bulundu. TSK içinde 1960’lı yıllardan bu yana varlığını farklı dünya tasavvuru ve formları ile sürdürmeye devam eden “halaskar zabitan” zihniyetli böylesi cuntacı yapıların darbe girişimine karşı toplum ilk kez tepki verdi. Böylece FETÖ’cü cuntanın demokratik yollar ile iktidara gelmiş hükümete ve demokratik seçimler sonucunda oluşmuş Parlamentoya karşı kanlı kalkışması Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde ilk defa siyasi iradenin kendisini var eden milletiyle birlikte bu kalkışmaya direnmesi sonucu bozguna uğratıldı.

15 Temmuz Darbesi Öncesinde Durum

1960 yılında meydana gelen askeri darbe ile seçilmiş meşru hükümetin devrilmesi ve akabinde Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanın idam edilmesi Türk siyasi hayatında seçilmiş sivil otoritenin silahlı kuvvetler ile olan ilişkilerinde kapanması mümkün olmayan travmalara yol açmıştır. 1960 askeri darbesi başta savunma siyaseti ve silahlanma politikaları dahil olmak üzere tüm ulusal güvenlik stratejilerinin tespit ve tayin edilmesinde askeri ve askeri yapıyı yegane söz sahibi haline getirmiştir.

1960’lı yıllardan itibaren savunma stratejisi ve politikalarının yegane ayağını oluşturan TSK’nın yurt içindeki yerleşim, teşkilat, silahlanma ve eğitim süreçleri seçilmiş sivil iradenin oluşturduğu siyaset ve demokratik kontrol doğrultusunda değil, bilakis NATO-Pentagon ve Türk Genelkurmay Başkanlığı tarafından belirlenen strateji çerçevesinde tespit ve tayin edilmiştir. 1960 askeri darbesi başta savunma siyaseti ve silahlanma politikaları olmak üzere tüm ulusal güvenlik stratejilerinin tespit ve tayin edilmesinde askeri ve askeri yapıyı yegane söz sahibi haline getirmiştir.

Cumhuriyet döneminin bu ilk darbesini farklı doku ve kadrolar ile de olsa‒ 1971, 1980, 1997 ve 2007 yıllarında yapılan darbe ve müdahaleler takip etmiş ve bunun doğal bir sonucu olarak Türkiye’de savunma siyaseti Batı blokunun savunma politikalarına eklemlenme şeklinde oluşturulmuştur. Söz konusu savunma siyaseti her ne kadar askerin tekelinde tespit ve tayin edilse de başta Milli Savunma Bakanlığı (MSB) olmak üzere TBMM Savunma Komisyonları ve yasama organı bu politikaların meşrulaştırılmasında zahirde araç haline getirilmiştir.

Türkiye 2000’li yılların hemen başında, uzun süren istikrarsızlık ve ekonomik çöküntünün ardından siyaseten yakaladığı istikrar sayesinde bölgesindeki tüm olumsuzluklara rağmen‒ ekonomik gücünü geliştirmiş ve birçok demokratik reformu başarı ile hayata geçirmiştir. Bu köklü demokratik reform hareketlerinin ve ekonomide yaşanan büyük dönüşümlerin ortaya çıkmasındaki ana faktör ise hiç kuşkusuz güçlü, programlı ve istikrarlı bir siyasi iradenin mevcudiyetidir. İşte tam bu noktada söz konusu değişime hiçbir şekilde ayak uyduramayan en önemli yapı ise en başta askeri bürokrasi olmuştur.

Askeri bürokrasinin hızla değişen dünyaya ayak uyduramayarak anakronik bir halde kalmasının çeşitli psikolojik, organizasyonel ve yapısal sebepleri bulunmakla birlikte en başat olan amiller şunlardır:

1. 27 Mayıs 1960 darbesi ile başlayan süreçten sonra hiçbir makam ve kuruma hesap vermeyen ve hatta zaman içerisinde diğer darbe ve müdahaleler ile kendisine yasal zemin oluşturarak siyasete adeta hesap soran, vesayetçi ve korumacı yapı ve bu yapının içerisindeki sorunlu “halaskar zabitan” zihinsel alt yapıdır. Hiç şüphesiz 15 Temmuz darbe girişiminin FETÖ’cü subay ve generallerin ana omurgasını oluşturduğu kadrolar tarafından yapılmış olması, bu darbeci geleneğin ve sorunlu genin TSK’da mevcudiyetini sürdürüyor olması gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.

2. Yapısal anlamda askeri bürokrasiyi mali, idari ve askeri anlamda denetleyecek bürokratik mekanizmalar ve entelektüel sivil kapasitenin yukarıdaki sebepten dolayı olgunlaşamaması ve sonucunda sivil denetim ve gözetimden mahrum bırakılan TSK’nın bu denetimsizlik ve gözetimsizliğin doğal bir sonucu olarak hantallaşıp anakronik hale düşmesidir.

Her ne kadar 15 Temmuz sürecine kadar AK Parti hükümetleri tarafından demokratik reform hamleleri kapsamında TSK’ya yönelik direkt ya da dolaylı reformlar hayata geçirildiyse de, TSK’nın askeri otonom alanlarına yönelik pek de fazla adım atılmamıştır. 15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişimine kadar olan dönemde hayata geçirilmiş belli başlı hususlar şunlardır:

a. MGK ve MGK Genel Sekreterliği Kanunu’nda yapılan değişiklikler

b. EMASYA Protokolü’nün iptal edilmesi

c. Milli Güvenlik derslerinin MEB müfredatından çıkartılması

d. YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması

e. İç Hizmet Kanunu’nda yapılan bazı revizyonlar

15 Temmuz Sonrası Hayata Geçirilen Reformlar 15 Temmuz 2016 kanlı darbe teşebbüsü sonrasında siyasi iktidarın ‒muhalefet partilerinin de desteğini alma gayretiyle‒ yapmakta olduğu reform hareketlerinin hedefi, işte bu gecikmiş güvenlik sektörü reformlarının hayata geçirilmesine yöneliktir. Bugüne kadar yapılan reformlar TSK’nın kurumsal otonom alanını kısıtlayarak demokratik gözetim ve denetimine katkı sağlayacak; denetlenen ve gözetime tabi olan bir organizasyon olması dolayısıyla da vurucu gücü daha da artmış, etkin bir TSK’nın ortaya çıkmasına katkıda bulunacaktır. Bu kapsamda yapılan ana reform hamleleri temel anlamda şunlardır:

1. Silahlı gücün tek elde toplanmasına engel teşkil etmesi maksadıyla Kuvvet Komutanlıklarının (Kara, Hava ve Deniz) MSB’ye bağlanarak Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın TSK bünyesinden çıkartılması

2. Şura kelimesinin en basit lügat anlamının dahi dışında faaliyetlerini sürdüren ve askeri egemen yapının yegane söz sahibi olduğu Yüksek Askeri Şura’nın yapısının değiştirilerek 15 Temmuz öncesi askerler dışında sadece Başbakan ve Milli Savunma Bakanı’ndan oluşan yapıya Başbakan yardımcıları, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı ve İçişleri Bakanı’nın da ilave edilmesi; ayrıca Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutanı ve Ordu Komutanları ile diğer orgeneral ve oramirallerin kurul üyelikleri kaldırılarak kuruldaki askeri egemen alanın sivil irade lehine bozulması ve çok yerinde bir uygulama olarak MGK düzenlemelerinden alınan dersler doğrultusunda YAŞ sekretaryasının Genelkurmay Başkanlığından alınarak MSB bünyesine dahil edilmesi

3. Askerdeki mevcut zihniyet paradigmasında asıl değişimin yaşanacağı yegane alan olan profesyonel askeri eğitim kapsamında anakronik hale gelmiş Askeri Liseler ve Harp Akademileri’nin kapatılması, Milli Savunma Üniversitesi’nin kurularak Harp Okulları ve Astsubay Meslek Yüksek Okulları’nın bu üniversiteye bağlanması ve Harp Akademisi eğitimlerinin Milli Savunma Üniversitesi bünyesinde verilmesi

4. GATA’nın askeri boyutunun lağv edilerek Sağlık Bakanlığı bünyesinde sivil bir kurum olarak tekrar hizmete alınması ve tüm askeri sağlık kurumlarının Sağlık Bakanlığı bünyesine alınması

5. Morris Janowitz’in “profesyonel asker” kuramında öne sürdüğü; farklı kaynaklardan subay temininin farklı dünya tasavvuruna sahip ve farklı fikirlerden mürekkep bir subay profili yaratacağı, bunun da bir nevi kontrol ve denge mekanizması oluşturacağına yönelik görüşlerine benzer bir uygulama ile TSK lider kadrosunun çeşitlilik kazanmasına katkı sağlayacak askeri okullara girişteki lise tipi sınırlamasının kaldırılarak tüm liselerden mezun olan öğrencilere askeri okullara giriş imkanı verilmesi

6. Tüm askeri tersane ve fabrikaların TSK bünyesinden çıkartılarak MSB bünyesinde oluşturulan Genel Müdürlük bünyesine bağlanması

7. MSB kadrolarının Genelkurmay Başkanlığı bünyesinden çıkartılarak bu kadrolardan hangisine askeri personel atanacağı takdir hakkının MSB’ye bırakılması 8. MSB’ye askerin geliştirip olgunlaştırdığı yol haritasının dışına çıkma şansı bırakmayan ve salt askerlerin karar merciinde bulunduğu bir MSB Kh. yapısı yerine, MSB Müsteşarı başta olmak üzere tüm bakanlıkta yeni bir teşkilat yapısı oluşturulması ve bu kadrolara sivillerin atanması

9. Subay ve astsubayları atama yetkisinin Kuvvet Komutanlıklarından alınarak Kuvvet Komutanlıklarının teklifi üzerine Milli Savunma Bakanı’nın onayına tabi kılınması

10. Harold D. Laswell’in sivil-asker ilişkileri kuramı “garnizon devlet modeli”nin pratikte uygulaması konumunda olan ve her türden darbede kritik vazifeler üstlenen büyükşehirlerde konuşlu kışlaların şehir dışına çıkarılması Parti temsilcilerinin 23 Eylül 2016 tarihinde TBMM’de yaptıkları basın açıklamaları sonrasında, bu reformlara ilaveten yargıda yeknesaklığı sağlamak amacıyla Askeri Yüksek İdari Mahkemesi ve Askeri Yargıtay Mahkemesi’nin kaldırılması ile Jandarma Genel Komutanı’nın MGK’dan çıkarılması hususları da önümüzdeki günlerde karşımıza çıkması kuvvetle muhtemel reform hareketlerindendir. Bu anayasa paketine Genelkurmay Başkanı’nın konumu ve atanma şeklini belirleyen Anayasa’nın 117. maddesi de eklenerek Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı’na bağlanması sağlanmalıdır. Bu anayasal düzenlemede Genelkurmay Başkanı’nın hiyerarşik konumu anayasadaki mevcut haliyle ifade edilmeyerek “sorumludur” şeklindeki sorunlu ifadelerden arındırılmalı ve hiyerarşi ifade eden cümleler ile bu bağlılık sağlanmalıdır. Ayrıca “Başkomutanlık” makamının savaşta Cumhurbaşkanı namına Genelkurmay Başkanı’nca ifa edileceğine dair askere alan açan ifadeler ortadan kaldırılarak, barışta ve savaşta bu makamın sadece Cumhurbaşkanlığı olduğu açıkça ifade edilmelidir.

Hiç şüphesiz 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında atılan bu reformist adımlar silahlı kuvvetlerin otonom alanlarını sonlandırmaya yönelik stratejik hamlelerdendir. Söz konusu reform hamlelerinin;

– TSK’nın demokratik gözetimi ve kontrolü alanında,

– TSK personelinin darbelere karşı zihinsel transformasyonu anlamında,

– TSK’nın vurucu gücünü artırması boyutunda,

sonuçlar doğurabilmesinin yegane yolu, bu reform paketlerinin içinin etkin ve liyakatli kadrolar ile doldurulması ve sivil siyasetin/ savunma bürokrasisinin savunma siyaseti oluşturabilecek entelektüel kapasiteyi ihdas edip geliştirmesi ve bünyesine bütünüyle adapte edebilmesinden geçmektedir.

 


DİĞER YAZILARI