Üç Dönem, Üç Lider ve 15 Temmuz

The following two tabs change content below.
Burhanettin Duran

Burhanettin Duran

bduran@setav.org
Burhanettin Duran

Latest posts by Burhanettin Duran (see all)

Ülkemizin siyasi hayatını incelerken çok sayıda kritik olayı işaret taşı olarak göstermek mümkün. Cumhuriyet’in ilanı (1923), çok partili hayata geçiş (1946 ve 1950), darbeler (1960, 1971, 1980 ve 1997), AK Parti’nin iktidara gelişi (2002) ve 15 Temmuz 2016 bunların ilk akla gelenleri.

Bu hadiselerin hepsi de Türkiye’nin geleceğinde hem somut siyasi-ekonomik dönüşümler anlamında hem de ideolojik-söylemsel düzlemde uzun vadeli etkilerde bulundular. Hatta bunların arasında kimi zaman sebep-sonuç ilişkisi kurmak dahi mümkündür. Ancak yine de üç gelişme (1923, 1950 ve 15 Temmuz 2016) var ki bunlara ayrı bir önem atfetmek yerinde olacaktır.

Kamuoyunda meşruiyetleri en saygın konumda olan bu üç şahsiyetin –Atatürk, Menderes ve Erdoğan– üç hadisede de farklı bir tarihi rolü bulunmuştur.

Türkiye’nin “Kuruluş”unun Sorunları

1923, dağıtılan Osmanlı İmparatorluğu’ndan Kurtuluş Savaşı ile modern bir ulus-devlet çıkarılma ameliyesi olarak istisnai bir konuma sahip. Atatürk’ün liderliğinde mevcut siyasal sistemimizin ana umdelerinin belirlendiği ve her şeyin yeni baştan yapıldığı tek parti döneminin başlangıç tarihiydi.

Jön Türklerin devamı olan yeni bir elit (Kemalistler), sultanı tasfiye ederek ülkenin geleceğini belirlenmesinde hegemonyalarını tesis ettiler. Millet yeniden tahayyül edildi, devletin kurumları sil baştan tasarlandı. Dahası, Türkiye’ye uluslararası sistemde yeni bir rol biçildi.

Atatürk’ün bu “muzaffer” siyasi mirası Cumhuriyet döneminin bütün siyasetçileri için bir referans kaynağı oldu. Tek parti döneminin “kuruculuğu”nun paradoksal bir şekilde en büyük fırsatı ve eksiği ise çok partili hayatın 1946’ya kadar ertelenmiş olmasıydı.

Tek adamın önderliğinde hiçbir muhalefete müsaade etmeden ülkeye radikal bir dönüşüm yaşatıldı. Ancak bu demokratik olmayan “kuruluş”un sorunları çok partili hayat boyunca bizi hiç terk etmedi ve çoğu zaman da Kemalist vesayetin yeni müdahalelerinin sebebi ve mazereti oldu.

1950, Demokrat Parti’nin “yeter artık söz milletin” sloganı ile Türkiye’ye yaşattığı dönüşümün başlangıç tarihidir.

Uluslararası sistemin demokratikleşme baskısı ile önü açılan Menderes sosyoekonomik bir değişim talebini temsil ettiyse de ne yazık ki vesayetçi yapılara boyun eğdirerek sivil-demokratik bir iktidarı kurumsallaştıramadı. Ancak yine de Türkiye’nin “askeri bir diktatörlük” olarak yönetilemeyeceği gerçekliğinin bu toprakların derinlerine nüfuzunu sağlayabilecek bir performans sergiledi. Ve milli iradeyi temsil niyetindeki aktörlere kısa süreli de olsa Türkiye’yi dönüştürmenin demokratik muktedirliğini yaşattı.

Darağacında can veren Menderes’in bu “mağdur” siyasi mirası kendisinden sonraki sağ iktidarlar için de belirleyici bir etkisi oldu.

Makus Talihi Yenmek

15 Temmuz 2016’nın ise demokratik siyasi hayatımızın tartışmasız en kritik tarihi olduğu görüşündeyim. Neden 2002’de AK Parti’nin iktidara gelişine değil de o gecenin muhteşem sivil direnişine bu kadar önem atfediyorum?

2002-2011 arasında AK Parti’nin iktidarı Türkiye’nin dönüşümüne önemli katkılarda bulunsa da bu dönem ağırlıklı olarak içte Kemalist vesayet odaklarından direnç gören ancak uluslararası konjonktüre muvafık bir muktedirlik dönemiydi. Bunu belki de 2013’e kadar bile uzatabiliriz.

Türkiye’nin “model” olduğu söylenen, aktörlük iddiasının maliyetinin görece düşük olduğu bir dönemdi. Halbuki, Suriye iç savaşının çıkmaza girdiği 2013 yılı Türkiye için krizlerle dolu bir türbülans sürecini başlattı. Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nden 17-25 Aralık’a ve oradan 15 Temmuz 2016’ya uzanan meydan okumalar silsilesi yaşadık. Ve Erdoğan liderliğindeki AK Parti hem içten ve hem de uluslararası sistemden gelen çoklu saldırılara karşı koymak zorunda kaldı.

Sadece birisi bile ortalama bir siyasetçinin siyasi ömrünü bitirebilecek krizlerden Erdoğan sağ çıkmayı bildi. Sivil bir siyasetçinin millete dayanarak krizlerle boğuşabileceğini gösterdi.

Dahası, 15 Temmuz gecesi Menderes’in makus talihini aşmanın mümkün olabildiğini gösterebildi. Ve yine ülkenin siyasi sistemini dönüştürmenin icazetini de 16 Nisan referandumunda Türk milletinden alabildi.

Çarpıcı olan Erdoğan’ın saldırılara karşı iktidarda kalabilmesi değil her kriz geldiğinde demokratik seçimlerle yenilediği “ülkeyi dönüştürme iradesini” sürdürebilmesi.

Bu direniş ve dönüşüm iradesi iktidarı mecburen bir liderin etrafında temerküz ettirdi. Bunun maliyeti hasımları ve muhalifleri tarafından “sultan” ya da “diktatör” ilan edilmekti.

Erdoğan vs Atatürk

Türkiye üzerine yazan herkesin ittifak ettiği bir husus Erdoğan’ın Cumhuriyet tarihinin en “güçlü” liderlerinden birisi olduğudur. Darbelerin partileri yuttuğu bir ülkede kaçınılmaz olarak siyasetin dönemsel analizi ya askeri darbeler ile ya da liderlerin iktidar ömrü ile yapılır. Bu açıdan bakıldığında Erdoğan’ın hem sevenleri hem de nefret edenleri onun istisnai siyasi başarısı konusunda aynı kanaatte. Kimisi onu “ülkeyi savunan, kurtarıcı adam” olarak yüceltirken kimisi de “kurtuluşun önündeki duvar” olarak görüyor.

Özellikle Batı basını son birkaç yıldır Erdoğan’ı “otoriter” olarak resmetmekte müthiş bir performans sergiledi.

Batı medyasındaki suçlayıcı Erdoğan profillerinde bile tekrarlanan iki ana tema var:

1-Erdoğan’ın Türkiye’yi dönüştürücü bir muktedirliğe sahip olduğu

2-Ülkesine uluslararası sistemde yeni bir rol biçtiği

Bu iki temanın öne çıkması Erdoğan’ın Türk siyasi hayatındaki yerini de farklı bir kıyaslama ile değerlendirmeye götürüyor.

İktidarının ilk on yılında Erdoğan, Menderes, Demirel, Özal ve Erbakan ile kıyaslanırdı. Ancak 2013’te başlayan türbülansta gösterdiği liderlikle kıyaslandığı şahsiyetler değişti. Şimdilerde Erdoğan, II. Abdülhamid ve Mustafa Kemal Atatürk’ün isimleri ile birlikte ele alınıyor.

Cumhuriyet tarihinin en önemli üçüncü dönüm noktası olarak gördüğüm 15 Temmuz direnişinden sonra “güçlü, tek adam Erdoğan” profillemesi gittikçe daha sık olarak Atatürk’ün tam karşısına koyuluyor.

Elbette Erdoğan’ı “İslamcı faşist, diktatör” şeklinde etiketleyen bu profillerin amacı objektif bir lider kıyaslaması yapmak değil. “Türkiye’nin İslamlaşma yolunda olduğu” ve “Atatürk’ün mirasının tarumar edildiği, geri çevrildiği” propagandasını yapmak. Erdoğan’ın Türkiye’yi dönüştürme çabasını “rejim değişikliği” olarak mahkum etmek. Ve böylece siyasi muhalefetin ulusal menfaat meselelerinde dahi Erdoğan’a karşı çıkmasını sağlamak. Aslında CHP’nin 15 Temmuz demokratik direnişinin meşruiyetini “20 Temmuz sivil darbesi” söylemiyle bulandırmaya çalışması Atatürk-Erdoğan kıyaslamalarının siyasi amacına ulaştığını düşündürmüyor değil.

Türkiye Projesini Tamamlamak

Erdoğan’ın “dönüştürücü” liderliğini Atatürk’ün “radikal kurucu” önderliği ile kıyaslanmasının doğru olmadığı kanaatindeyim.

Türkiye’nin uluslararası rolünü bir üst lige çıkarma çabasıyla Erdoğan’ın “büyük bir dönüşüm” peşinde olduğu söylenebilir. Ancak bu dönüşümün mahiyeti “Türkiye projesini” tamamlamak, tahkim etmektir.

Dini eğitim alanında yapılan iyileştirmelere bakarak Türkiye’nin “İslamcı” rejime gittiğini söyleyenlere demokrasi, din ve sekülerlik üzerine daha fazla eser okumalarını salık veririm. Eğer bilinçli bir siyasi-ideolojik bir kampanyanın taşıyıcıları değilseler.

15 Temmuz gecesi AK Parti ve Erdoğan’a verilen “lütuf” aslında ağır bir misyon yükü. Bu yük içeriden ve dışarıdan devam edecek saldırılar altında devlet kurumlarının güçlendirilmesi ve demokrasinin konsolidasyonu.

15 Temmuz direnişinin Erdoğan’a verdiği fırsat böylesi bir mirası kurumsallaştırmaktır.


DİĞER YAZILARI