OKUNAN

Unutulmak Hepimizin Hakkı Değil mi?

Unutulmak Hepimizin Hakkı Değil mi?

The following two tabs change content below.
İbrahim Altay

İbrahim Altay

altayibrahim@gmail.com

Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki en ilginç karakterlerden biri şüphesiz Komiser Javert’tir. Amansız ve müsamahasız bir “kanun adamı”dır Javert. Suçlular hakkında kesin yargılara sahiptir. “Bir kez suç işleyen her zaman suçludur” der. “Bir suç işleyen bütün suçları işlemiş gibidir.”

Javert suçluların ıslah edilmesi mümkün olmayan bir tür olduğuna inanır. Küçük ya da büyük olması fark etmez, suç- luluk ontolojik bir hadisedir. Suç işleyenler en ağır biçimde cezalandırılmalı, asla “normal” insanlar gibi toplum içine karışmalarına izin verilmemelidir.

İtiraf etmekte zorlanırız belki ama hukuk sistemi tarafından suç olarak tanımlanmış eylemlere karışmış olanlarımız dahil böyle düşünenlerimiz az değildir. Mevzu suç olduğunda çitin bizim tarafımızdaki güneş daha parlak, çimler daha yeşildir.

Nedenlerle ve nasıllarla ilgilenmeyiz. Yaftalar, mahkum eder ve geçeriz. Suçlu olarak tanımladığımız kişilerin duygularını, düşüncelerini ve yaptıklarının vicdani sorumluluğunu taşıyıp taşımadıklarını önemsemeyiz. İyileşmeleri ve güzelleşmelerine izin vermeyiz. Çok şükür, modern hukuk sistemi bu hastalıklı düşüncenin esiri olmaktan kurtuldu. İnsanların siciline işlenmesi gereken ve gerekmeyen suçlar arasında ayrım yapıldı. Sicile işlenen suçların silinmesi için bile bir zaman tanındı.

Komiser Javert ölmedi, içimizde (internette) yaşıyor. Dijital hafızanın sonsuzluğunda bölünerek çoğalıyor. Üstelik artık ciddi bir tahkikat, delil, kanıt ve tanıklara ihtiyaç duymuyor.

İspiyoncu Arama Motorları

Aynı ofiste birlikte çalıştığınız bir arkadaşınız var. Bu arkadaşınız yaptığınız, söylediğiniz her şeyi bir yere not ediyor. Sizin hakkınızda fişler hazırlıyor ve dosya tutuyor.

Gözleri çok iyi görmeyen ve kulağı çok iyi duymayan bir arkadaş bu ama kendinden de son derece emin. Hafızasının kendisini yanıltmayacağına inanıyor. Başkalarından duyduklarını bile sanki oradaymış gibi yazıyor.

Marifetleri bununla da sınırlı değil bu arkadaşın. Bir süre sonra siz ve ofis arkadaşlarınız hakkında hazırladığı arşivi tasnif edip başka insanların kullanımına açıyor. Hatta bu işten para kazanmaya başlıyor.

Soruyorum: Sizce bu arkadaşınız nasıl bir insan? Yaptıklarını onaylıyor musunuz? Her ofise böyle bir insan lazım mı diyorsunuz yoksa düşman başına diye mi düşünüyorsunuz?

Bu şahıs hakkında bir karara vardıysanız, şimdi arama motorları hakkında düşünmeye başlayalım. Algoritma yazmak konusunda daha yetenekli olsalar da arama motorları da tıpkı sizin sinsi ve fırsatçı iş arkadaşınız gibi çalışıyor çünkü.

En Büyük Medya Patronu Kim?

Zaman zaman öğrencilerime sorduğum bir soruyu şimdi de size sorayım: Sizce Türkiye’deki en büyük medya patronu kim? Büyük derken elbette ekonomik büyüklükten yani şirketlerin maddi değerinden söz ediyorum.

Bazılarınız bu soruya Turkuvaz, Doğan, ES Medya, Şahenk, Ciner gibi yanıtlar vermek istiyor olabilirsiniz. Cevabınız size mantıklı da geliyor olabilir.

Peki Google, Youtube, Facebook, Twitter, Wikipedia hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunlar da medya şirketleri değil mi? Bu şirketler sizin yanıtınız olan şirketlerden kat be kat büyük değil mi?

Evet, öyle…

Sadece medya değil medya sahipliği de biçim değiştiriyor. Hayatta kalabilmek için dışında kalamayacağınız, bütün müşterilerin oradan alışveriş yaptığı devasa bir übermarket düşünün. Hiçbir medya kuruluşu bu marketin sahibi değil. Bu markette kiracı durumundalar. Stant ya da raf kiralamışlar ve ürünlerini sergileyip satmaya çalışıyorlar.

Şimdi tekrar soruyorum: Yeni medya ortamında büyüklük ne anlama geliyor? Kim daha büyük?

Unutulma Hakkı

Sabırsızlanmaya başladığının farkındayım sevgili okur! Fakat merak etme. Yukarıda anlattıklarım birazdan aşağıda birbirine bağlanacak.

Hatta dilerseniz yavaş yavaş başlayalım bağlamaya.

Mario Costeja Gonzales ismini hiç duydunuz mu? İspanyol bir avukat kendisi. Yel değirmenlerine pardon devlere savaş açan Don Kişot’un hemşehrisi.

Bu dostumuz 1998 yılında vergi borcu nedeniyle hakkında çıkan bir habere savaş açıyor. Savaş 2010 yılında başlıyor. Gonzales Google’ı mahkemeye veriyor. Hakkındaki bu içeriğin artık güncelliğini kaybettiğini ve alakasız olduğunu belirtip arama motorlarına adını yazan kişilerin karşısına çıkmasının yanlış olduğunu iddia ediyor.

İç hukuk (İspanya) yolları tükendikten sonra dava Avrupa Adalet Divanı’na taşınıyor ve divan -Komiser Javert’i mezarında ters döndürürcesine- müştekinin haklı olduğuna karar veriyor. Kararı verirken Avrupa Birliği’nin (AB) 1995 yılında tartışmaya başlayıp 2012 yılında son şeklini verdiği bir hakka, “Unutulma Hakkı”na atıf yapıyor.

Özetle diyor ki mahkeme: Bireylerin kendileri hakkındaki hatalı, yetersiz, güncel olmayan, alakasız ve abartılı olan içeriklerin kaldırılmasını ve bunlara erişimin engellenmesini isteme hakkı vardır.

İşte bu hakka “Unutulma Hakkı” diyoruz.

Yargılama Yetkisi Kimde?

İspanyol avukat davayı kazandı, kendisi hakkındaki linke ulaşım engellendi. Gerçi bugün adını yazıp aradığınızda 12 milyona yakın link çıkıyor ama olsun yine de bu bir zaferdir.

Divan’ın aldığı karar sadece İspanyol avukatı haklı bulmadı, bunun yanı sıra çok önemli bir içtihada da imza attı. O da şu: Şirket merkezi ya da serverlarının AB sınırları dışında bulunması sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Bir başka önemli karar da şu: Unutulma hakkı fikir ve ifade özgürlüğü ile çelişmez.

Divan’ın kararı bütün AB ülkelerini kapsıyordu. Bir gün içerisinde Google’a 12 bin başvuru yapıldı. Google kaosu ortadan kaldırmak için tanınmış medya ve hukuk figürlerinden oluşan bir komisyon kurduğunu ve başvuruların bu komisyon tarafından incelenerek sonuçlandırılacağını açıkladı.

Burada bir durup düşünelim… Komisyon kurup başvuruları inceleyen, hangilerini kaldıracağına hangilerini kaldırmayacağına karar veren Google aslında yargı kurumuna ait olan bir yetkiyi kullanmış, kendisini mahkemelerin yerine koymuş olmuyor mu?

Bu hakkı nereden alıyor? Buna nasıl cüret edebiliyor?

Bir başka soru da şu: AB üyesi ülke vatandaşlarına verdiği, vermek zorunda kaldığı bir hakkı dünyanın kalanından nasıl esirgeyebiliyor? Bu apaçık bir ikiyüzlülük değil mi?

Devletler Versus Şirketler

Sık sık gündeme geldiği için artık aşinayız: Türkiye, Twitter’dan bilmem şu kadar içeriğin kaldırılmasını istemiş, bilmem kaç kullanıcının IP adreslerini talep etmiş. Türkiye ile Facebook arasında bazı paylaşımlar nedeniyle sorun çıkmış. Türkiye bazı içeriklerin kaldırılmaması nedeniyle YouTube’u engellemiş. Türkiye aleyhindeki karalama ve iftira kampanyalarına aracılık ettiği için Wikipedia’yı kapatmış vs. vs.

Bütün bu tartışmaların temelinde çok önemli bir sorun var: Adı geçen şirketlerin Türkiye’deki mahkeme kararlarını uygulamaması… Bu cümle aslında günümüzde yaşanan pek çok tartışmanın da özeti…

Bir yanda devasa uluslararası şirketler diğer yanda ulus devletler var. Bir yanda bu şirketlerin “policy” adını verdikleri kurallar diğer yanda ise ülkelerin iç hukukları var. Bunlar birbiriyle çatışıyor. Ulus devletler egemenlik haklarından taviz vermek istemiyorlar. Beynelmilel şirketler ulus devletlerin yetkilerinin sınırlandırılması gerektiğini savunuyorlar.

Ulus devletler tabii olarak kendi sınırları içerisinde yapılan bütün ticari faaliyetleri denetlemek zorunda iken şirketler mevzu kendileri olduğunda üzerlerinde herhangi bir denetiminin olmaması gerektiğini savunuyor.

Mevzu burada düğümleniyor. Yani ontolojik bir çatışma bu.

Şerifi Beklerken

Türk televizyon tarihinin önemli geleneklerinden biri TRT’nin 1. kanalında Pazar sabahı yayınlanan Western filmleridir. Amerikan tarihini bilenler bu filmlerin geriye dönük bir inşa faaliyeti olarak self-oryantalist bir kurgunun eseri olduğunu da bilirler.

Yine de derdimizi anlatmak için metafor olarak kullanabileceğimiz bir evren sunar bize bu filmler. Kaostan düzene geçişi anlatır. Haydutlar, hırsızlar ve katillerin cirit attığı kasaba derinden derine düzenin sağlanmasını beklemektedir.

Günümüzdeki ortam da böyle bir ruh halini yansıtıyor. Yeni medya vasatına kaos hakim ve henüz şerif ortaya çıkmış değil. Olayların baş döndürücü bir hızda yaşanması da kural koymayı zorlaştırıyor.

Yeni Magna Carta İhtiyacı

İnternetin kurucularından olan Tim Berners Lee, 25. yıl münasebeti ile verdiği bir mülakatta yeni bir Magna Carta ihtiyacından söz etmişti. Yeni bir haklar ve sorumluluklar bildirgesinin lüzumuna işaret etmişti. Kullandığı terminoloji Lee’nin internet şirketlerini ulus devletlere karşı kral-şövalye ikileminde olduğu gibi konumlandırdığını gösteriyordu.

İlk bakışta mantıklı görünen bu yaklaşım derinlemesine incelediğimizde bir itiraf hüviyeti kazanıyor. İki nedenle… Birincisi özgürlük ve hakları argümanlaştırarak yürütülen bu kampanya aslında ve temelde bir güç mücadelesidir. İkincisi masadaki yerlerini de facto olarak sağlamlaştırmış olan şövalyelerin zamanla zalim birer derebeyine dönüştüğü gerçeği gizlenmek istemektedir.

Yani en saf ve tekil haliyle insandan söz edilmemektedir. Bu tartışmada birey temsil edilmemektedir.

Anneler Haklı

Böyle uzun bir yazının hiç değilse sonunda bazı tavsiyelerde bulunulması, çözüm önerileri yapılması beklenir. Okurun hakkıdır bu.

Fakat ortamın kötülüğü ve belirsizliği sağlıklı öngörülerde bulunulmasını zorlaştırıyor. Her an yeniden inşa edilen bir dünyada roller her an yeniden paylaşılıyor. Bu yüzden unutulma hakkının da içinde olduğu temel insani hakları güvence altına alacak bir haklar ve sorumluluklar manzumesinin oluşması ve uygulanması uzak bir ihtimal gibi görünüyor.

İlle de bir şey söylemek gerekirse annelerimiz haklıdır: Onlar aralarında anlaşır, olan size olur.


altayibrahim@gmail.com

DİĞER YAZILARI