Yargının Milli Duruşu

The following two tabs change content below.
Cem Duran Uzun

Cem Duran Uzun

cemduran@hotmail.com

ABD’de devam eden Sarraf davasıyla ilgili ortaya çıkan bağlantılar meselenin FETÖ ile ilişkisini ortaya koyuyor. Dava büyük ölçüde FETÖ’nün 17-25 Aralık darbe girişiminde kullandığı iddialar üzerine kurulu. Süreci yöneten yargı görevlileriyle ilgili geçmişe dönük veriler de FETÖ ve bu isimler arasında bir bağ olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda Türkiye’de yargı da harekete geçti ve ülkemize yönelik kumpasın bir parçası olan ABD’li isimler hakkında işlem başlattı. Bu pek alışılmadık bir şeydi ve aslında Türkiye’de yargının bağımsız ve milli pozisyonunu gösteren önemli bir göstergeydi. Çünkü geçmişe bakıldığında Türkiye’de yargının bu tür konularda aldığı tutumun hiç de milli ve demokratik olmadığı görülüyor.

1982 Anayasası’na göre hakimler ve savcılar önlerine gelen uyuşmazlıklarda Anayasa, kanun ve hukuka uygun vicdani kanaatlerine göre karar verirler. Yargıya verilen görevin sınırlarını ve icra şeklini belirleyen bu temel ilkeye göre yazımıza tercih ettiğimiz başlık çok uygun değil gibi görünüyor. Çünkü yargının görevi milli olmak değil hukuka uygun vicdani kanaatine göre önüne gelen davayı çözmektir denilebilir. Ancak Türkiye’de uzun yıllara dayanan yargı pratiğine baktığımızda 15 Temmuz darbe girişiminde ve sonrasında yargının takındığı tavrın milli olarak nitelendirilmesi ve özel olarak değerlendirilmesi gerektiği görülecektir.

Yargı 15 Temmuz’a Kadar Hep Darbecilerin Yanında Durdu

15 Temmuz darbe girişimi sırasında yargı daha öncekilerin aksine ilk defa darbecilere karşı sivil iradenin yanında durmuş ve sonrasında FETÖ ile yürütülen mücadelenin en önemli aktörü olmuştur. Gerçekten de yargı 15 Temmuz öncesinde gerçekleşen neredeyse tüm darbe girişimlerini çeşitli şekillerde desteklemiş, siyaset ve demokrasinin yanında durmaktan kaçınmıştır. 27 Mayıs 1960 Darbesi’ne karşı durmak ya da mesafeli olmak bir tarafa, sonrasında kurulan ve hukuka aykırılığı tartışmasız Yassıada Mahkemeleri eliyle Demokrat Partilileri yargılamıştır. Sonradan çıkarılan ama geçmişe yürütülen kanunlar ve özel mahkemeler eliyle bu davalar sonucu başbakan ve iki bakan idam edilmiş çok sayıda siyasetçi ve bürokrata ağır cezalar verilmiştir. Yargı “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” diyerek siyasi tasfiye ve cezalandırmalara hukuki kılıf geçirmiştir. Yassıada Mahkemesi başkanlığını reddeden dönemin Yargıtay Başkanı Recai Seçkin ise bir istisna olarak kalmıştır. Nitekim yargılamalar sonrası Yassıada hakimleri yüksek mahkeme üyelikleri ve başkanlıkları ile ödüllendirilmiştir. Darbe sonrasında yargıda yaşanan tasfiyelerle birlikte yapılan bu atamalar askeri vesayete uyumlu bir yargının teşkiline imkan sağlamıştır.

Siyasi iktidar üzerinde kurulan bu anayasal vesayetin bir parçası olan yargı tüm kriz dönemlerinde üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten kaçınmamıştır. 12 Mart 1970 Muhtırası ve sonrasında yaşanan ara dönemde, 12 Eylül 1980 Darbesi’nde ve 28 Şubat sürecinde yargı darbecilerle iş birliği yapmış, darbecileri destekleyen ve işlerini kolaylaştıran bir işlev görmüştü. 28 Şubat sürecinde fiili bir darbeye gerek kalmadan askerlerden aldıkları brifingin gereğini yerine getirmiş, Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatılmış, siyasi yasaklar getirilmiş, siyasetçilere ceza davaları açılmış ve MGK kararları yargıya yön vermiştir. Yargının bu tutumu AK Parti iktidarının ilk dönemlerinde de devam etmiş ve Genelkurmayın 27 Nisan 2007 tarihindeki muhtırası sonrası AK Parti’nin cumhurbaşkanını seçmesini önlemek için Mecliste yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi oylamaları Anayasanın açık hükümlerine rağmen Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Birkaç ay önce seçmenin oylarının yarısını almış AK Parti hakkında kapatma davası açılmış, bir oy farkla kapatılmaktan kurtulmuş ama devlet yardımından yoksun bırakılma cezası verilmiştir. Anayasa’nın açık yasağına rağmen Anayasa Mahkemesi anayasa değişikliklerini esas yönünden denetlemiş ve iptal etmiş, Danıştay önceki kararlarının aksine üniversiteye girişte uygulanan katsayıyı kaldırma girişimlerini önlemiştir. Yargı kararlarının yanı sıra yüksek mahkemelerin ve HSYK’nin yayımladığı bildiriler ve basın açıklamaları da bu siyasi konumu teyit etmiştir. Türkiye’de adeta bir “yargı iktidarı” (jüristokrasi) ve “hakimler hükümeti” oluşmuş ve bunun siyasi iktidarlar ile çatışması kaçınılmaz olmuştur.

Yargıdaki bu vesayeti kırmak ve yargının demokratik meşruiyetini artırmak amacıyla 2010 yılında Anayasa değişikliği yapılmış ancak bu defa farklı bir vesayet doğmuştur. Kağıt üzerinde mükemmel denilebilecek yeni HSYK’nin oluşumu ve çalışma ilkelerine ilişkin Anayasa hükümlerine rağmen daha sinsi ve etkili bir yapı olan FETÖ’nün paralel devlet yapılanması yargıyı tamamen kontrol altına almıştır.

Ancak yargı içerisinde FETÖ’yü ve yapabileceklerini bizzat yaşayarak gören farklı görüşten hakim ve savcılar bir araya gelerek Yargıda Birlik Platformu’nu kurmuş ve 2014 HSYK seçimlerini kazanarak yargı yönetiminde çoğulcu bir yapı oluşturmuşlardır. Bu seçimde mevcut hakim ve savcıların yarısına yakınını oluşturan beş bin civarında hakim ve savcının birbirlerinden bağımsız ve habersiz oldukları söylenen (!) ama kamuoyunda FETÖ mensubu olduğu bilinen adaylara blok olarak oy verdikleri görülmüştür. Böylece ilk defa FETÖ’nün yargı yapılanması açık bir şekilde görülmüş, sayıları hakkında bir istatistik elde edilmiştir. Böylece 2014 HSYK seçimleri yargının vesayetten kurtulmasının miadı olmuştur.

Yargı Darbecilere Karşı Görevini Hakkıyla Yerine Getirdi

Yargı 2014 sonrası dönemde FETÖ’yü tanıyan ve onunla gerçekten mücadele eden az sayıda kurumdan biriydi. 15 Temmuz’da önceki darbelerin aksine cuntacılara karşı kesin bir tavır koydu. Henüz darbe girişiminin ilk saatlerinde tepki göstermiş, gerekli açıklamaları yapmış, adli işlem ve soruşturmalara başlamıştı. Ankara ve İstanbul Başsavcılıkları gece yarısından önce soruşturmalar başlatmış ve gözaltı kararları vermişti. Darbe girişiminin sonucunun ne olacağı henüz bilinmiyorken siyaset ve demokrasinin yanında duran yargı, sonraki dönemde darbe girişimi ve devletin FETÖ’den arındırılması konusunda da önemli bir görev icra etti.

Darbe girişimi sonrası FETÖ üyeliği sebebiyle mevcut hakim ve savcıların üçte birini aşan sayıda 4 bin 500 hakim ve savcı ihraç edildi. Bu ihraçlar yargının iş yükünü artırmasına rağmen darbe ve FETÖ davaları insanüstü bir çaba ile yürütülmüş ve önemli bir ilerleme sağlanmıştır. Hem davaların üzerine gölge düşmemesi için adil yargılama ilkeleri korunmakta hem de etkin bir yargılama yürütülmektedir. Henüz bir yıl geçmeden bazı darbe davaları bitmiş, önemli bir kısmının ise 2018 yılında bitmesi beklenmektedir. Yani yargı darbecilere karşı üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirmiştir.

Yargının gösterdiği bu tavır diğer bazı davalarda da devam etmiş, milli meseleler konusunda hassasiyeti gittikçe artmıştır. Yargı FETÖ mensubu polis ve savcılarla ve 15 Temmuz darbecileri ile ilişkisi tespit edilen ABD büyükelçiliği çalışanları hakkında soruşturma yapmak ve tutuklamaktan kaçınmamıştır. Benzer şekilde bundan iki hafta önce 17-25 Aralık girişiminde FETÖ’nün ürettiği delilleri kullanarak ABD’de görülen Sarraf davasını Türkiye’nin aleyhine siyasi bir koz haline getirmeye çalışan ABD’li görevliler hakkında soruşturma açıldığını gördük. Artık yargının hukukun kendisine verdiği görev ve yetkiler dahilinde milli refleksler geliştirdiği, milli irade ve milli çıkarların korunması yönünde aktif tavır aldığını görmekteyiz.


DİĞER YAZILARI