Kriter > Siyaset |

2019’a Giderken Gül’ün Muğlaklığı


2019 seçimleri yaklaşırken Türkiye’de yerli ve milli siyaseti temsil eden AK Parti ve MHP Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığı konusunda anlaşmış durumdalar. İttifak görüşmeleri devam ediyor.

2019 a Giderken Gül ün Muğlaklığı

2019 seçimleri yaklaşırken Türkiye’de yerli ve milli siyaseti temsil eden AK Parti ve MHP Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığı konusunda anlaşmış durumdalar. İttifak görüşmeleri devam ediyor. Diğer cephede kimin aday gösterileceği konusunda farklı yaklaşımlar var. Bu bağlamda adı öne çıkan isimlerden biri de eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Kamuoyunda adı zikredilen Gül hem AK Parti’nin bazı icraatlarını eleştirerek hem de AK Parti karşıtı kesimlerdeki “Gül söylemi”ni sessizce geçiştirerek muğlak bir yerde duruyor. 2019 seçimlerinin ve bu yaklaşımın ne anlama geldiğini biraz da tarihsel düzleme atıfta bulunarak irdeleyelim.

Sanayi Devrimi ile birlikte Doğu’ya ve onu büyük oranda temsil eden Osmanlı devletine karşı Batı’da bir işgal ve yok etme düşüncesi gelişti. Kuruluşunu Avrupa’nın içlerinde oluşturmuş ve her geçen yüzyılda Avrupa devletler sisteminin baskın bir üyesi gibi yaşamış olan Osmanlı devleti 16. yüzyılda Avrupa devletlerinin tamamını tehdit edecek boyutlara ulaşmıştı. Avrupa’da Türk tehdidi bugün hamaset sahibi insanların dillendirdiklerinden daha öte bir tehdittir. Batı felsefesi, tarihi, dini düşüncesi ve devletlerin bakış açısında genetik bir kod olarak Türk korkusu yerleşmiştir. Kemal Karpat “Batılıların İslam ve Türkler hakkındaki görüşlerinin kökünde Orta Çağ etkisi çok büyüktür. Her meselede o fikir köklerine geri dönerler” derken bu hakikate atıfta bulunmaktadır.

Osmanlı devletinin sınırlarını hatırlayacak olursak diğer devletler için ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Sınırları Avrupa’dan Asya’ya ve Afrika’ya uzanan bir devletten bahsediyoruz. Bu yüzden Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi dahi tam iki yüz yıl sürdü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İstanbul teslim olduğunda İslam dünyasının tamamı teslim bayrağını çekmişti. Osmanlı’yı tarih sahnesinden düşüren Batı işgalden sonra boş durmamış, toprak işgalini sömürge imparatorluğunun yok edici fikirleri ile devam ettirmişti. Yüz yıl önce Batı’yı tehdit eden devletin şekli ne olursa olsun bir gün uyanacağı korkusu her zaman bizim ümitlerimizden fazla olmuştur. Son yıllarda Avrupa ülkelerinde yapılan seçimlerin her birinin Türk korkusu üzerinde bina edilmesi anlaşılması zor olmayan bir durumdur.

Türkiye Batı’nın Yıkıcı Fikirleri Karşısında Dimdik Durdu

Batı’nın yıkıcı fikirleri karşısında Osmanlı aydınlarından Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa, Sait Halim Paşa, Ziya Paşa ve Mehmet Akif’in karşı duruşu, Sultan Abdülhamid’in İslamcılık politikaları, Mevlana Halit’in temsil ettiği Nakşiler ile Kadirilerin oluşturmuş oldukları Batı karşıtı fikirler güçlenerek günümüze kadar gelmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kesintiye uğrayan Batı karşıtı düşünceler tek parti döneminin zor şartlarına rağmen hayatiyetini muhafaza etmiştir. Sebilü’r Reşad ve Sırat-ı Müstakim dergileri ekseninde M. Akif Ersoy ve çevresi, Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu düşüncesi, geleneksel tarikatlar, Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan, Abdüllaziz Bekkine, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve daha birçok düşünür ve fikir cepheleri büyük milleti yeniden dirilişe çağırmışlardır. Milli Nizam ve Milli Selamet Partilerini kuran Necmettin Erbakan iki yüzyıl süren Doğu-Batı mücadelesini siyasi bir misyona dönüştürerek açık, berrak ve anlaşılır hale getirmiştir.

AK Parti Döneminde Büyük Atılım

Adnan Menderes döneminde başlayan Özal ve Erbakan döneminde devam eden zenginleşme ve demokratikleşme süreçleri; zorunlu Batılılaştırmaya tabi tutulan Türk milletinin adım adım kimliğine dönmesine ve büyük millet olma misyonunu hatırlamasına sebep oldu. Türkiye’nin ekonomik olarak büyümesi ve güçlenmesi daha çok AK Parti hükümetleri zamanında belirginleşti. Bu aynı zamanda küresel güç dengelerinin bozulduğu bir döneme denk geldi.

Batılı devletlerin sömürge tarihi ve ona verilen tepkiler milletimizin mukadderatı olarak en şiddetli bir şekilde ülkemizde yaşanmıştır. Bu ağır travma karşısında bazı devlet adamları, çaresiz bir şekilde teslim bayrağını çekmişlerdir. Bazı devlet adamları ve aydınlar Batı sömürgeciliğine karşı durmakla beraber Batı olmadan olmaz düşüncesindedir. “Siyaset, kalkınma ve teknolojik gelişme ancak Batı ittifakı ile mümkündür” anlayışındadırlar. Üçüncü yola inananlar ise kendi milletinin tarihi, değerleri, geleneği ve geleceğine inanarak dünyanın bütün devletleri ile çok yönlü, çok taraflı ilişkiler kurmakla beraber bir milletin bağımsız olacağına inanan lider ruhlu kişilerdir.

Son on yıldır Türkiye’nin vermiş olduğu mücadele saygın bir devlet olarak güçlenerek varlığını devam ettirme mücadelesidir. Uygulanan politikalar güçlü Türkiye’nin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Devletler oyununda Türkiye kendi vizyonunun farkındadır. Türkiye’nin yükselişini engellemek isteyenler de bu durumdan haberdardır.

Batı’nın Tek Hedefi Erdoğan

Türkiye’nin büyük bir devlet olarak var olma ideali Recep Tayyip Erdoğan’ın varlığı ile özdeşleşmiştir. Bu büyük yürüyüşü engellemek isteyen Batılılar ve muhalefetin sol temsilcilerinin tek hedefi Recep Tayyip Erdoğan’ı düşürmektir. Bunun için de 2013’ten bugüne hamle üstüne hamle yapmaktan geri durmadılar. Türk milletinin teyakkuz zamanlarındaki başarılı tutumu, Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği, halkın sağduyusu ve büyüklüğü sayesinde şimdiye kadar Gezi Parkı Şiddet Eylemleri, 17-25 Aralık yargı darbesi girişimi, 15 Temmuz hain darbe girişimi başarıyla savuşturulmuştur. PKK terör örgütü bir kez daha yenilmiştir. Şimdi ise güçlü bir şekilde Suriye’deki terör örgütlerinin çökertilmesi için etkin adımlar atılmaktadır.

Son dönemlerde CHP’nin Recep Tayyip Erdoğan’a karşı geliştirdiği stratejilerde Abdullah Gül ismini sıkça dillendirmeleri bazı soruları akla getirmektedir. Bu durum CHP’lilerin ham hayali midir yoksa Abdullah Gül’ün duruşundan kaynaklanan problemler mi bulunmaktadır?

Körfez ülkelerinde bir anlayış vardır: Büyük bir iş yapacaksanız yanınızda bir İngiliz yönetici olmalıdır. Bir bakıma Körfez halklarını ruhen köleleştirmişlerdir. Türkiye’nin büyük mücadelesinde Abdullah Gül Batı olmadan olmaz düşüncesinde olabilir ki bu tutum da siyasi bir tutumdur. Hükümeti düşürmeye yönelen tehditler konusunda oldukça naif bir dil kullanan Gül, KHK ile ilgili eleştirilerini açık ederken daha sert bir dil kullandı. 7 Haziran’da devletin içine düştüğü zor durumda Devlet Bahçeli ülkenin bekası için devlete omuz verdi. Başta Batı hegemonyasının kırılması, içeride vesayet gücünün yok edilmesi için anlamlı bir hükümet desteği sergiledi. Bu milliyetçi ve dindar yakınlaşması güçlü Türkiye’nin temellerini sağlamlaştırırken Batı’ya sığınmaktan başka yeteneği kalmayan CHP ve HDP’nin ümitlerini yeşertecek davranışlar yeni Türkiye’nin varlık mücadelesine ancak köstek olma anlamı taşır. Abdullah Gül’ün bu muğlak ve muhalefete ümit verici tavrı da taşıdığı köstek olma potansiyeliyle Türkiye’nin varlık mücadelesi yürüttüğü bir dönemde yanlış bir yerde konumlanış olarak görülüyor.


Etiketler »