Kriter > Siyaset |

Lozan “Şark Meselesi”nin “Geçici” Hallidir


Birinci Dünya Savaşı Mondros Mütarekesi ile durmuş ancak işgallerin devam etmesi üzerine Osmanlı devleti Anadolu’da savaşın ikinci safhasına geçmiş ve İstiklal Harbi kazanılarak Mudanya Mütarekesi yapılmıştır.

Lozan Şark Meselesi nin Geçici Hallidir

Birinci Dünya Savaşı Mondros Mütarekesi ile durmuş ancak işgallerin devam etmesi üzerine Osmanlı devleti Anadolu’da savaşın ikinci safhasına geçmiş ve İstiklal Harbi kazanılarak Mudanya Mütarekesi yapılmıştır.

Mudanya Mütarekesi’nden bir hafta sonra İtilaf devletleri İngiltere, Fransa, İtalya ve bunlara ilaveten Japonya Ankara ve İstanbul hükümetlerini “Doğuya kesin bir barış getirme amacıyla” Lozan’da Barış Konferansı’na davet ettiler. Türkiye, Barış Konferansı’nın İzmir’de toplanmasını önermiş ancak altyapı yetersizliği ileri sürülerek bu talep kabul edilmemiştir.

Bu süreçte Osmanlı saltanatı TBMM tarafından ilga edilerek İtilaf devletlerinin tek muhatabı Ankara hükümeti olmuştur. Bunun Lozan Konferansı’nda hangi olumlu ve olumsuz etkileri olduğu pek tartışılmamıştır. Lozan Barış Konferansı’na dönemin Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek) değil Mudanya’daki diplomatik performansı ve Mustafa Kemal Paşa’nın tam güvenine mazhar olması dolayısıyla İsmet Paşa’nın gönderilmesine karar verilmiş ve bunun için kendisi Hariciye Vekilliğine getirilmiştir.

Mudanya’dan Lozan’a…

Konferans çağrısı İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından yapılmıştır. Davetli ülkeler Türkiye, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devletidir. (ABD de gözlemci olarak katılmıştır). Ayrıca Boğazlar Meselesi için Sovyetler Birliği, Trakya sınırı için de Bulgaristan davet edilmiştir. Ticaret ve yerleşme konularıyla ilgili olarak Belçika ve Portekiz de Lozan’a çağrılmıştır.

Türk Heyeti Dışişleri Vekili İsmet Paşa, Sağlık Vekili Dr. Rıza Nur ve eski Maliye Vekili Hasan Bey’den (Saka) oluşuyordu. Ayrıca heyette yirmi bir danışman, iki basın müşaviri, bir genel sekreter, bir tercüman, sekiz katip olmak üzere toplam otuz üç kişi bulunuyordu. Heyetteki danışmanlardan yalnız üçü, katiplerden ise altısı dışişleri görevlisi idi (Baskın Oran, Türk Dış Politikası, s. 219). Ankara’nın hukuken ilga edilen Osmanlı hariciyesinin tecrübeli kadrolarından yararlanma yoluna gitmediği görülüyor.

Mudanya Mütarekesi’nden kırk gün sonra Lozan Barış Konferansı 21 Kasım 1922 tarihinde başladı. İki buçuk ay çok yoğun ve çekişmeli müzakereler sonunda konferansa 4 Şubat 1923’te ara verilmek zorunda kalındı. Taraflar kapıları kapatmadılar. Konferans terk olunmadı ve diplomatların gayreti ile ara verildiği açıklandı. 3 Nisan 1923’te tekrar başlayan Lozan Konferansı üç ay daha devam etti ve 24 Temmuz 1923 saat 15.00’da imzalandı. Lozan Barış Antlaşması toplamda sekiz ayda hazırlanıp kabul edildi.

Resmi adı ile “Yakın Doğu Sorunları Üzerine Lozan Konferansı” üç ana komisyon altında yürütüldü. Birinci Komisyon askerlik, sınır, azınlıklar ve boğazlar konuları ile ilgiliydi. Başkanı ise Britanya Baş Delegesi Lord Curzon idi. İkinci Komisyon Türkiye’de yabancılara uygulanacak rejim, yargı yetkisi, kapitülasyonlar ve imtiyazlar konularıyla ilgiliydi. Başkanı ise İtalyan delege idi. Üçüncü komisyon ise ekonomik, mali işler ve Osmanlı borçları konularıyla alakalı olup başkanı Fransız delege idi. Türkiye konferans sırasında yazı işleri komitesindeki tek bir üyesi dışında idari görev alamadı (Baskın Oran, Türk Dış Politikası, s. 245-211). Konferansın ilk döneminde gerçekleştirilen 124 oturum içinde de sadece yedi oturumda Türk başkan görev yaptı.

Baş murahhas İsmet Paşa’nın da hep vurguladığı Lozan’daki temel sorun yaklaşım farklılığı idi. İtilaf devletleri Lozan’a Mondros Mütarekesi’nden yani Dünya Savaşı’nın galibi olarak geldiklerini düşünüp hissettirirken Türk heyeti Lozan’a Mudanya Mütarekesi’nden yani İstiklal Harbi’nin galibi olarak geldiklerini söylüyorlardı. Bu yaklaşım farkı bütün Lozan müzakerelerine hâkim olmuştur.

Taktikler ve Stratejiler

Lozan Barış Konferansı’nın ilk devresinde Türkiye’nin stratejisi İngiltere’yi yalnız bırakıp İtilaf blokunu çatlatmak idi. İngiltere buna fırsat vermedi. Kendi isteklerini en üst seviyeden savunup müttefiklerini de her konuda destekleyerek İtilaf blokunu korudu. İngiltere ikna edilmeden barışa gidilemeyeceğini anlayan Türkiye Lozan’a ara verilmesiyle birlikte strateji değiştirdi. İzmir İktisat Kongresi ile ülkenin kalkınması için yabancı sermayeye karşı olunmadığı, liberal bir ekonomi tercih edileceği mesajları Batı kamuoyuna ulaştırıldı. Konferansta önce İngilizlerle uzlaşıp sonra diğer müttefiklerle anlaşmayı denedi ve netice aldı. Lozan süreci sonunda Türkiye Sovyet yanlılığından Batı yanlılığına doğru hızla yol aldı.

İngiltere Hedeflerine Ulaştı

1923 şartlarında İngiltere yeni Türkiye ile değil Ortadoğu ile ilgileniyordu. Musul konusu ertelendikten ve Boğazlar uluslararası komisyonun idaresine bırakıldıktan sonra Lozan’da barış mümkün hale gelmişti. İngiltere Türkiye ile savaş istemiyordu. Çünkü stratejik hedeflerine büyük ölçüde ulaşmıştı. Öte yandan ülke savaş yorgunu idi, İngiltere’nin dominyonları ve müttefiklerinin asker göndermeyeceği biliniyordu. İktidara barış vaadiyle gelen muhafazakârlar için savaş iktidarın kaybı anlamına gelebilirdi. Lord Curzon’un Lozan’dan barış çıkartamaması da siyasi kariyerinin sonu olurdu. Hâlbuki Curzon barışı tesis ederek başbakanlığa yürümek istiyordu. Belki de en önemlisi İngiltere kendisine dost bir Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı tampon bölge olacağı ve İngiltere’nin Ortadoğu çıkarlarına hizmet edeceğini düşünmekteydi (Sevtap Demirci, Belgelerle Lozan, s.196).

Ankara Barış İstiyordu

İsmet İnönü 1969’da yazdığı Lozan değerlendirmesinde “Bir konferansı neticeye vardırmak için tarafların ciddi olan uzlaşma arzusu esaslı rolü oynar. Biz, hayati bir mani olmadıkça, sulh yapmak mecburiyetindeydik” diyordu. Musul Türkiye için hayati önemi haizdi. Fakat bu mecburiyet hissi ve düşüncesi ile Musul Lozan dışına çıkartıldı. Fakat bugün tartışılan Adalar meselesinin Lozan sürecinde hayati görülmediği anlaşılmaktadır. Lozan’a ara verildiğinde Şubat-Mart 1923 tarihlerinde TBMM Gizli Celselerinde Lozan müzakereleri için çok şey konuşuldu. Meclis gelişmelerden hoşnut değildi. Ancak TBMM Reisi ve halen Başkumandan Mustafa Kemal Paşa ve Hariciye Vekili İsmet Paşa barış- tan ve gelişmelerden umutlu idiler. Nisan 1923’te TBMM’nin seçime gitmesi neticesinde muhaliflerin Meclis dışında kalmaları barışın önündeki Meclis engelini de ortadan kaldırmış oldu. Yine de II. Meclis’te Lozan kazanımlarını yeterli görmeyen üyeler vardı fakat azınlıkta kaldılar.

Lozan’ın Gözden Kaçan Maddesi

Lozan Antlaşması’nda gözden kaçan ve hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir madde söz konusudur. Şöyle ki: “Madde 27. Türk ülkesinin dışında, işbu antlaşmayı imzalayan öteki devletlerin egemenliği ya da koruyuculuğu altında bulunan ülkelerin uyrukları ile Türkiye’den ayrılmış ülkelerin uyrukları üzerinde Türk hükümeti ya da Türk makamlarınca, siyasal, yasamaya ya da yönetime ilişkin hangi nedenle olursa olsun hiçbir güç ya da etki kullanılmayacaktır. Şurası kararlaştırılmıştır ki, Müslüman din makamlarının ruhani yetkilerine halel verilmiş değildir.” Lozan müzakerelerini takip eden gazeteci Velid Ebuzziya Lozan’da sıcağı sıcağına şu yorumu yapmıştır: “Bu madde hariçteki Müslümanlar üzerinde memurin-i ilmiyemizin hakkını muhafazayı da temin edebiliyor ki bunun ilavesinden dolayı İsmet Paşa ve müşavirlerimiz şayan-ı tebriktirler.” (Tevhid-i Efkar, 29 Nisan 1339/1923)

Türkiye’nin Öncelikleri

Ankara öncelikle iki konuya önem verdi: Anadolu’da bir Ermeni yurdu önerisi ve kapitülasyonlar. Bu iki konu hakkında kesinlikle taviz verilmemesi, gerekirse heyetin görüşmelerden çekilmesi talimatı verilmişti. Diğer önemli konu ordu ve donanmaya sınırlama getirilemeyeceğiydi. Bu siyasi, mali ve askeri bağımsızlık açısından önemli konuların Türkiye lehine çözüldüğünü görüyoruz.

Lozan’da azınlıkların hukuki statülerine ilişkin hukuki imtiyazlar ve adli kapitülasyonlar gündeme geldiğinde Türk heyetinin bu taleplerin gereksiz olduğu yeni Türkiye devletinde Batı tarzı yasalar ve özellikle medeni kanun çıkartılacağını ileri sürdükleri görülmektedir. Dolayısıyla Batıcı reformlar Konferans tutanaklarına geçirilmiş oldu. Tam bu konuda İsmet Paşa, “Yeni Türkiye, yeni bir devletin büyük reformları içinde idi. Bu reformları Türkiye bünyesinin ne kadar hazmedeceği meçhul idi ve onlar için, konferansta kaybettiklerini yeniden elde etme fırsatını verebilecek bir ihtimal idi. Bu sebeple birtakım vadelere bağlanmış kararlarla yetinmekte mahzur görmediler.” diye yazıyordu (İsmet İnönü’nün Önsözü, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler, Çev. Seha L. Meray, Cilt: I, s. XII).

143 maddeden oluşan Lozan Barış Anlaşması yeni Türkiye devletinin kuruluş senedidir. Türkiye’nin uluslararası alanda varlığı, hudutları, bağımsızlığı ve topraklarının tanınırlığının belgesidir. 24 Temmuz 1923’te imzalandı ve bir ay sonra 23 Ağustos 1923’te imzacı devletlerarasında ilk olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde tasdik edildi. Türkiye Lozan’ı tasdik ettiğinde henüz İstanbul’da İtilaf donanması bulunuyordu. Ankara’nın acele onaylamasının ardında İtilaf donanmasının İstanbul’u boşaltma sürecini başlatmak vardı. Nitekim öyle oldu.

İstanbul’un tahliyesi 6 Ekim 1923 günü törenle son buldu. İngiliz asker ve komutanları İstanbul limanından götüren geminin adı Arabia idi. Bunun diplomatik mesajı İngiltere Türkiye’den çıkıyor ancak Arabistan’ı da yanında götürüyor olsa gerekti.

Lozan’da “Medine Hazineleri” Konusu

Lozan’da müzakereler sırasında İngiltere ve Fransa temsilcileri 1917 yılında Fahreddin Paşa’nın Hz. Peygamber’in (sas) Ravza-ı Mutahhara’sındaki değerli eşyaları İstanbul’a göndermesini gündeme getirdiler. Söz konusu eserler yüzyıllardır Osmanlı Sultanlarının Hz. Peygamber’in (sas) türbesine armağan olarak gönderdikleri eşyalardı. Hediyeler işgalci İngiliz ve onların iş birlikçisi Bedevilerin eline geçmemesi için İstanbul’a iade edilmiş ve müdafaaya devam edilmişti.

Türk heyeti Mukaddes Emanetler hukukunun Halifenin mülkiyetinde olduğunu, dolayısıyla dini bir mahiyet taşıdığı için siyasi bir anlaşmada konu edilemeyeceğini söyler. İsmet Paşa şu açıklamada bulunur:

“Bu eşya hukuk açısından Halifenin mülkiyetindedir. Halife hazretlerinin Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerle bağları ve ilişkileri daha çok din alanına girmektedir. Bunlar yabancı hükümetlerin hiç de ilgilenemeyecekleri konulardır. İsmet Paşa, halifeliğin haklarının ve ayrıcalıklarının siyasi görüşmelere konu olduğunu görmekle, İslam dünyasının son derece heyecanlanmış olduğunu belirtmek durumundadır. Türk hükümeti de dışarıdan her çeşit yabancı müdahale imkânını önlemek içindir ki Halifenin durumunu onu her türlü saldırıdan koruyarak düzenlemeyi gerekli görmüştür.” (Lozan Barış Konferans Tutanak Belgeleri, C. II, s. 203-205).


Etiketler »