Kriter > Dış Politika |

ABD İttifak Sistemini Çökertiyor


Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dış politika tarihi birçok yanlış karar ve bu kararlar sonrası yapılan muhasebeler ile dolu. Başta Vietnam olmak üzere birçok dış politika kararı sonrası yapılan değerlendirmeler “Kimin hatası?” ve “Ben nerede hata yaptım?” sorularının da sıkça sorulduğu çalışmaları beraberinde getiriyor.

ABD İttifak Sistemini Çökertiyor

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dış politika tarihi birçok yanlış karar ve bu kararlar sonrası yapılan muhasebeler ile dolu. Başta Vietnam olmak üzere birçok dış politika kararı sonrası yapılan değerlendirmeler “Kimin hatası?” ve “Ben nerede hata yaptım?” sorularının da sıkça sorulduğu çalışmaları beraberinde getiriyor. Bu çalışmaların bazıları yanlışların itirafları bazıları da karşılıklı suçlamaları içeriyor. Vietnam ile ilgili John Frankenheimer’in Path to War filmi bu analizlerin beyaz perdeye aktarımlarından sadece biri. Dönemin savunma bakanı McNamara Fog of War belgeselinde ne kadar açık ifade ediyorsa Path to War da başka karakterlerin perspektifinden böylesi büyük bir hatanın nasıl meydana geldiğini sorgulaması bakımından önemli.

Elbette hakkında bu kadar çalışma ve geriye dönük muhasebe yapılan ve toplumsal, askeri ve siyasi bir travmayı beraberinde getiren Vietnam Savaşı Amerikalı dış politika yapıcılarının Irak Savaşı gibi yeni bir hatayı yapmasını engellemedi. Irak Savaşı henüz bitmemişken PBS’de yayımlanan Bush’s War belgeseli aslında karar verme sürecinde bu hataların nasıl tekrar edildiğini gözler önüne seriyordu. Aslında bu iki büyük travma haricinde Amerikan dış politikası bu tip tekrar eden hatalarla dolu. Her yeni yönetim “Amerika’yı yeniden keşfetme”ye çalışınca ortaya birbirine benzer hataları arka arkaya yapan ya da aynı hatayı yapmamaya çalışırken aşırı politikalar doğrultusunda farklı hatalara düşen bir dış politika mekanizması çıkıyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve varoluşsal olarak görülen ana tehdit Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra bu konudaki zikzaklar ve tutarsızlıklar daha fazla ortaya çıkar oldu. Başkanların seleflerinden kendilerini ayırabilmek için Sovyetler’e karşı daha sert olmanın dışında bir yol arayışına girmesi aslında bu krizli dönemin önünü açmış oldu. Grand strateji yokluğunda dış politikadaki planlama ve öngörülebilirlik ile devamlılık da ciddi bir darbe gördü. George W. Bush’un tek taraflı müdahaleciliği ile dünyaya kafa tutup Ortadoğu’da etnik ve sekteryen fay hatlarını harekete geçirmesi sonrasında Obama yönetiminin izlediği tek taraflı eylemsizlik ve insani müdahalelere dahi sırtını çevirme politikaları Suriye’de başka bir trajediyi beraberinde getirdi.

ABD dış politikasında bu yalpalamadan en ciddi zararı Washington ile güven ilişkisi kuran müttefikler gördü. Irak Savaşı sırasında geleneksel müttefikleri “eski Avrupa” olarak adlandırarak tek başına büyük bir askeri operasyona başlayan ABD yönetimi Obama döneminde de İran ile nükleer anlaşma yapabilmek için bölgedeki bütün geleneksel müttefiklerine sırtını döndü. Her iki yönetim bir yandan müttefiklerle ayrışarak trajik dış politikalarına girişirken bu ayrımdan sorumlu tuttukları müttefikleri de kendilerinden uzaklaştırdılar.

Türkiye-ABD İlişkilerinde Güven Bunalımı

Bu müttefikler arasında ABD’nin dış politik çalkantı ve kararsızlıklarını en derinden yaşayan ülkelerin başında Türkiye geldi. Bunda elbette uluslararası kriz alanlarına coğrafi yakınlığı önemli rol oynamıştı. Irak Savaşı’nın yarattığı bölgesel istikrarsızlıktan hem ekonomik ve siyasi hem de PKK’nın bölgede Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen güçlenmesiyle güvenlik olarak etkilenen ülke Türkiye’ydi. PKK ile ilgili kaygılar çok uzun zaman cevapsız kaldı. Zira ABD için öncelikler farklıydı. Yine Suriye krizi yaşanırken gerek güvenlik gerekse ekonomik ve insani açıdan en ciddi etkilenen devletlerin başında yine Türkiye geliyordu. Ancak ABD yönetimi müttefiklerine karşı sergilediği özensiz tutumu bu krizde de tekrarladı. Türkiye ile ABD arasındaki kriz bu bölgesel anlaşmazlıklar ve ABD’nin öngörülemez tavırlarını aşan bir noktaya son birkaç sene içinde geldi.

Önce PKK’nın Suriye kanadı PYD’ye askeri yardım, sonrasında 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gösterilen tavır ABD’nin askeri bir müttefikinin ulusal güvenlik kaygılarına ilgisiz olduğu şeklinde yorumlandı. Bu konuda verilen sözlerin sürekli olarak unutulması ilişkilerde çok ciddi bir kriz durumunu beraberinde getirdi. Başkan Trump’ın seçilmesinden sonra ortaya çıkan iyimserlik de kısa sürede yerini yeniden türbülans ortamına geri çevirdi. Türkiye’nin ikili ilişkiler konusunda ortaya koyduğu tüm iyi niyete rağmen son bir sene içerisinde önce YPG’ye doğrudan silah desteği, vize krizi ve son bir ay içerisinde de Kudüs konusunda verilen karar ikili ilişkiler için iyimser olmaya çalışan çevrelerin işini ciddi anlamda zora soktu. Bunun yanında hem Beyaz Saray’dan ayrılan danışmanlardan Bannon’ın hem de halen Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın Türkiye hakkında söyledikleri iki ülke arasında güven bunalımını daha farklı bir boyuta çekmeye başladı.

Türk kamuoyu için artık ABD ikili ilişkileri bozmak için elinden gelen her türlü çabayı sarf eden bir ülke konumunda. Bununla ilgili komplo teorileri de dâhil olmak üzere yüzlerce senaryonun ortaya çıkmasında da aslında ABD’nin bu tavrına anlam verememezlik yatıyor. ABD’nin müttefik olduğu bir ülkenin tüm kaygılarına karşı bir terör örgütüne destek vermesi ve hiçbir müttefik ülkeye uygulanmayan vize kısıtlamasına gidilmesi Beyaz Saray’ın tüm köprüleri yakmaya çalışması olarak yorumlanıyor.

Bunlara ek olarak ABD’nin Suriye’de tüm iş birliği çağrılarını reddetmesi sonrası farklı inisiyatif arayışına girmesinin Batı’dan uzaklaşmaya çalışması gibi okunması ve sürekli olarak Türkiye’nin Batı ittifakına sadakatinin sorgulandığı yazıların ortaya çıkması durumun bir trajikomediye döndüğünü de gözler önüne seriyor. Kimin güvenilir bir partner olduğu sorusunun cevaplanması gerektiğinin ötesinde ikili ilişkilere bir güven bunalımı hakim. Bunun sebebi konusunda da aslında durum gayet net.

İkili İlişkilerin Geleceği

Bu noktada birçoklarının sürekli olarak sorduğu soru ikili ilişkilerin geleceğinin ne olacağıdır. Şimdiye kadar ABD’nin müttefikleri ile ilgili izlediği politikalar bu konuda çok umut verici değil. Her ne kadar yeni yayımlanan ulusal güvenlik dokümanında ABD yönetimi ittifak ilişkileri ve bölgesel partnerlerinin önemini ortaya koyuyor olsa da son yıllarda çok ciddi zarar gören ortaklık, ittifak ve partnerlik bağlarının yeniden tesisi, tamiri ve tahkiminin nasıl sağlanacağı konusunda çok fazla ayrıntı vermiyor. Özellikle karşılaşılan sorunların küresel olduğu bir dönemde ABD yönetiminin tek taraflı politikaları sonucu bu problemlere nasıl kolektif çareler üreteceği belirsizdir.

Bunun yanında özel olarak Türkiye ile ilişkiler konusunda gereken hiçbir adımın da atılmadığı ortada. Dahası bu konuda Türkiye’nin kimin sözüne itimat etmesi gerektiği konusunda ciddi şüpheler yaşadığı da artık yadsınamaz bir gerçek. Başkanın telefonda verdiği sözlerin kendi yönetimi tarafından tutulmadığı, ikili ilişkileri hiçbir dönemde olmadığı kadar iyi tanımlamasından bir ay sonra dışişlerinin vize kısıtlamasına gittiği, Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın iki gün aralıklarla Türkiye hakkında iki farklı açıklama yaptığı bir durumla karşı karşıyayız. Bu noktada artık Türkiye’nin neler beklediği oldukça açık. Bundan sonraki asıl soru ABD’nin ne istediği. Stratejik ortaklık veya başka türlü bir ilişki… ABD bunu Türkiye ile ilişkilerinde atacağı adımlar ile gösterecek.

Ancak bugün Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde karşı karşıya kaldığı durum uzun vadede Washington’ın ittifak ilişkilerinin genelini etkileyecek bir noktaya doğru ilerliyor. Türkiye ile ilişkilerde gösterilen özensizlik diğer müttefiklerinin ABD’ye bakışında da önemli bir rol oynayacaktır. ABD kendi eliyle kurduğu ittifak sistemlerine verdiği zarar ile belki de uzun vadede düşük yoğunluklu bir dış politika krizine de sebep olacak. Bu noktada ileride yapılacak belgesel ve filmler bu krizi nasıl sunacak belli değil. Beyaz Saray’ın şimdiki öngörülemez tavrının ortaya çıkardığı kriz beyaz perdede muhtemelen sonu oldukça açık bir drama haline gelecek. Tüm uyarı ve çağrılara rağmen bir türlü sorunu çözmek istemeyen karakterin yol açtığı bir tablo.


Etiketler »