Kriter > Siyaset |

ABD’NİN HEGEMONYA KRİZİNDEN TÜRKİYE’NİN İNİSİYATİFİNE...


Küresel sistemde güç dengeleri yeniden şekilleniyor. İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesinde ve BM’de ABD aleyhine alınan kararlar bunun en somut göstergesidir.

ABD NİN HEGEMONYA KRİZİNDEN TÜRKİYE NİN İNİSİYATİFİNE

Küresel sistemde güç dengeleri yeniden şekilleniyor. İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesinde ve BM’de ABD aleyhine alınan kararlar bunun en somut göstergesidir. İki zirvede de öncülüğü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin yapmış olması önümüzdeki sürecin politika yapıcı aktörleri açısından da önemli. Türkiye’nin küresel problemler karşısındaki adımlarını ve önerilerini Açık Oturum’da masaya yatırdık. Fahrettin Altun, Burhanettin Duran, Kemal İnat ve Serdar Karagöz’ün moderatörlüğünde hem Ortadoğu’daki gelişmeleri hem de Türkiye’nin yaklaşımındaki kritik noktaları ele aldı.

Serdar Karagöz: Kriter dergisinin 20. sayısı için düzenlediğimiz açık oturumumuza hoş geldiniz. Bu oturumda Ortadoğu’daki yeni gelişmeleri değerlendireceğiz. Bölge ile alakalı bundan bir ay önce çeşitli çatışma konuları tartışılmaktaydı. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve büyükelçiliğini bu kutsal şehre taşıyacağını ilan etmesinden sonra yepyeni bir durumla karşı karşıyayız. Bir ay öncesinin fotoğrafına kabaca bakarsak bir Sünni bloklaşma, beklenen bir Sünni-Şii çatışması, İran’ın ablukaya alınması hatta İran ile ilişkisinden dolayı Katar’ın baskılanması, Suudi Arabistan’ın Katar’a müdahale etme olasılığı ve ekonomik yaptırımları nelerin izleyeceği tartışması ve bitmek bilmeyen Suriye krizi Ortadoğu’nun temel tartışma konularının başında geliyordu.

Öncelikle Ortadoğu’nun Trump’ın Kudüs kararının ardından geldiği noktayı sonra da oluşan yeni tablonun ülke ve bölgedeki aktörler için ne tarz çatışma ve fırsatlar doğurabileceğini konuşacağız. Son olarak da bu yeni durumda Türkiye’nin Ortadoğu politikasının ne yöne evrileceği, istikametinin ne olacağı ya da ne olması gerektiği şeklinde nihayete erdireceğiz. Burhanettin Hocam sizinle başlamak istiyorum. ABD’nin almış olduğu Kudüs kararından sonra bize Ortadoğu’nun yeni fotoğrafını çeker misiniz?

Burhanettin Duran: Ortadoğu’nun ABD ve diğer büyük güçler için öneminin azaldığı hep söylenir. 1990’lı yılların başından itibaren ABD’nin de bölgeden çekileceği, bölgenin daha az önem arz ettiği, asıl meselenin Pasifik’te olduğu dile getirilir. Fakat sürekli olarak da Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmeye çalışıldığı gelişmeleri yaşarız. Aslına bakarsanız Irak’ın işgali ve Körfez kriziyle 1990-91’den itibaren Ortadoğu bu özelliğini hiç kaybetmedi. Hem uluslararası aktörlerin rekabet alanı hem de bölgesel güçlerin kendilerini etkin olarak öne çıkarma gündemi hep oldu. Trump’ın Kudüs kararıyla aslında biz Ortadoğu’da yeni bir bölgesel dizaynın ipuçlarını görüyoruz. Bu ilk ipucu da değil tabii ki. Bir yönüyle ABD’nin kendi güvenlik stratejisiyle de bağlantılı. Öbür yönüyle de bölgesel güçlerin kendi aralarındaki rekabeti işaret eden kaos ve dizayn karışımı bir yerdeyiz aslında.

 Kudüs Ortadoğu’nun En Kadim Meselesidir

SK: Bu yeni durum bölgesel güçler arasındaki çatışmayı ne yöne çevirebilir? Hangi bölgesel güçlerin nasıl bir çatışma süreci yaşayacaklarını öngörüyorsunuz?

BD: Bölgesel güçlere geçmeden ABD ve Rusya’dan biraz bahsedeyim. Çünkü bölgesel güçlerin de yapıp ettikleri bununla çok bağlantılı. ABD’nin Ortadoğu’dan çekilme gibi bir niyetinin olmadığını ama Obama’nın mirasını farklı bir şekilde devam ettirmeye çalıştığını düşünüyorum. Obama’nın ana gayreti aktörler arasındaki rekabeti kullanarak bir denge oluşturmaktı. Trump ise bunu bir kaotik denge olarak görüyor. Yani önce kaos yaratıp daha sonra buradan bir denge çıkacağını varsayıyor. Ama bir yandan da Rusya’nın bölgedeki gücünün arttığını görüyoruz. Mesele sadece Suriye’de Rusya’nın aktörlüğünün güçlenmesi değil. Ortadoğu’nun birçok konusuna Rusya’nın müdahil olduğunu görüyoruz. Hatta son dönemlerde “Ortadoğu’nun başkenti Soçi mi oldu?” diye işin latifesi bile yapılıyor.

Tabii bu denklemde bölgesel güçlere çok önemli roller düşüyor. 2003’teki Irak işgalinde bölgesel güçler için bu kadar etkili rol yoktu. Ama Arap isyanlarıyla beraber Türkiye, Suudi Arabistan ve İran başta olmak üzere Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi boyut olarak küçük ülkelerin de etkili aktör olarak sahne aldıkları yeni bir denklem ortaya çıktı. Trump’ın buna müdahalesi aslında Riyad zirvesinde başladı. Ardından önce İran’ı sınırlandırma stratejisiyle bir blok oluşturmaya çalıştı. Bu bloka katılmama ihtimali olan Katar’ı abluka altına aldı. Türkiye’ye yönelik olarak da bunun bir ucu gösteriliyor.

Böylelikle Kuveyt ve Umman gibi ülkelerin de hizaya getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu denemenin Körfez İşbirliği Teşkilatı’nı ikiye böldüğünü gördük. Yine Lübnan’da başbakan istifa ettirildi fakat o da başarılı olmadı. Devamında gelen Kudüs kararı kanaatimce Filistin üzerinde uygulanan baskının zamanlama hatasıyla alakalıdır. Yani önce bir barış süreci perspektifi oluşturulup sonra Kudüs ile ilgili karar vermek varken Trump iç kaygılarla bunu öne aldı. Böylece Suud’un da meşruiyet alanını zora soktu.

Bu yüzdendir ki Kudüs’le ilgili Körfez menşeli yeni bir inisiyatif oluşturuldu. Sebebi belli çünkü bu konuda Türkiye liderliği ele aldı. İran’ın bu alanda Suriye’deki yıpranmışlığını toparlayabileceği bir zemin oluştu. Kudüs meselesi Ortadoğu’nun en kadim meselesidir. O çözülmeden Ortadoğu’da düzen kurulamayacağı için bununla ilişkili olarak Batı karşıtlığı da hiçbir şekilde bitmeyecektir. Ayrıca bu konu bölgesel güçler için bir rekabet alanı olacaktır.

SK: Kudüs’ün başkent ilan edilmesi Trump’ın Riyad’da başlattığı sürecin bir devamı olarak mı değerlendirilmeli yoksa o süreci baltalayan bağımsız bir konu olarak mı?

BD: Bence o sürecin bir devamı fakat zamanlama hatası var. Yani damat Kushner’in üzerinde çalıştığı barış süreciyle ilgili belli bir aşamaya gelindikten sonra bu yapılabilirdi.

SK: Peki bu zamanlama hatası bütün planı çökertebilecek kadar büyük bir hata mı?

BD: Planın kendisi zaten sıkıntılı. Yani Doğu Kudüs’ü Filistin’e vermeyen herhangi bir planın Filistin meselesini çözmesi mümkün değil. Kudüs İslam dünyası ve Ortadoğu halklarının çok hassas olduğu bir konu. Yani Doğu Kudüs olmadan bir Filistin olamaz.

Netanyahu hükümetinin aşırı politikalarının Trump tarafından da desteklendiği bir yere geldik. Bu durumda geriye tek devletli bir çözüm kalıyor. Diğer Filistinlilerin de topraklarından sürülmesi gibi bir şey söz konusu oluyor. Bunu kabul ettirebilecekleri bir ortam bence yok. Yönetimler ve veliahtlar üzerinden yürütmek istediler. Suud ve BAE veliahtlarının bu hırslı politikasının halklar nezdinde bir karşılığı olmayınca yönetimler susturulmuş durumda. Burada oyunları bozan bir aktör var o da Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan yüksek sesle ABD’ye haksız bir uygulama içerisinde olduğunu, tarafsızlığını kaybettiğini, sadece Müslümanları değil Ortadoğu’yu da ateşe atan ve fanatiklerin ekmeğine yağ süren bir politika izlediğini söylüyor. Bu sebeple de Erdoğan’a yönelik eleştirilerin artacağı kanaatindeyim.

ABD’nin Kararında İsrail Lobisi Çok Etkili

SK:  Kemal Hocam sizinle devam edelim. Trump iktidara gelirken en önemli vaatlerinden biri İran’ı baskılamaktı. Obama’nın yapmış olduğu nükleer anlaşmayı rafa kaldırıp İran’ı Ortadoğu ve dünya için bir tehdit olmaktan çıkarmak şeklindeydi. Hatta bazı gözlemciler “Trump döneminde İran’a bir askeri müdahale olur mu?” şeklinde bir beklenti içerisindeydi. Riyad’da sergilenen tablo Tahran üzerindeki baskının daha da artacağı şeklindeydi. Sünni devlet liderlerinin bir araya gelmesi hatta o küre dansı sembolik açıdan önemli. Fakat daha sonra bir Kudüs kararı çıktı. Gelinen noktada İran bu Kudüs kararından faydalanabilir mi? İran’ı ne bekliyor?

Kemal İnat: Kudüs ve İran meselesinin bir ortak paydası olduğunu düşünüyorum. O da İsrail. İran konusunda Trump’ın o kadar çok söz vermesinin nedeni de aslında İsrail lobisiydi.

Daha önceki seçimlerden de hatırlayabiliriz. Mesela McCain Obama’ya karşı aday olduğunda seçim kampanyasına yine İran damgasını vurmuştu. Obama İran’la görüşeceğini söylüyordu, McCain ise kesinlikle görüşmeyeceğini söylemişti. Dolayısıyla ortak payda İsrail olunca ikisi arasında Trump biraz dengeleme hatası yapmış gibi gözüküyor. İran gerçekten hedef. Fakat İsrail lobisini memnun etmek için belirlenmiş bir hedef. İran belki ABD’nin küresel çıkarları açısından Ortadoğu’da tehdit oluşturuyor. Çünkü Ortadoğu’da bölgesel güçten küresel güce evrilme potansiyeline sahip olan birkaç ülke var. Bunlar Türkiye ve İran gibi ülkeler. Mısır ile Suudi Arabistan’ı şu an dışarıda bırakıyoruz.

Burada bir parantez açayım hiçbir zaman ben ABD’nin Ortadoğu’dan çekileceğine inanmıyorum. Çünkü bu ABD’nin dünya politikasına ve düzen kuruculuğuna aykırı olur. Böyle bir şeye o da müsaade etmez zaten. Evet Pasifik de önemli olabilir ama ABD’nin Ortadoğu’ya üç açıdan önem vermesi gerekiyor:

Birincisi Pasifik’teki küresel rakibi Çin’i dengelemek için Ortadoğu’ya önem vermek zorunda. Çünkü Ortadoğu sıradan bir bölge değil. Enerji kaynakları açısından çok zengin. Çin’in de enerji kaynakları açısından dışarıya çok bağımlı olduğunu biliyoruz.

İkincisi az önce söylediğim gibi Ortadoğu’dan bir bölgesel gücün küresel güce evirilmesini önlemek için bölgeye önem vermeli.

Üçüncüsü de İsrail lobisi. İsrail lobisinin ABD siyasetinde çok etkili olduğunu biliyoruz. İşte İsrail lobisi bir taraftan İran konusunda taleplerde bulunuyordu. Trump ilk geldiğinde bu konuda adımlar da attı. Ama sonradan yine muhtemelen İsrail lobisinin baskısıyla, onu tatmin etmek için Kudüs adımı geldi.

Söz konusu zamanlama hatasını İsrail lobisinin yaptığını da söyleyebiliriz. Trump’ın ABD iç siyasetindeki sıkışmışlığından yararlanmak istediklerini düşünüyorum. Ama bunu yaparken diğer amaçları olan İran’ı sınırlandırma ve çevreleme hedefine de zarar verdiler.

Türkiye’nin Toparlayıcı Gücü ABD ve İsrail’i Çok Şaşırttı

SK: İran’ı çevreleme politikasına Kudüs’ün başkent ilan edilmesi nasıl zarar verdi? ABD’nin bundan sonra bölgedeki kaybı ne olacak? Ya da İran bu anlamda nasıl bir kazanım elde eder?

Kİ: Çok basit örnekler verebiliriz. Mesela Hizbullah yeniden hedefini İsrail’e çevirmiş durumda. Hizbullah’ın Suriye iç savaşı sırasında oynadığı rolden dolayı Sünni camiada ciddi bir yıpranmışlığı söz konusu. Çok büyük bir antipati oluşmuştu. Ama şimdi Hizbullah’ın İslam dünyasının bütün kesimlerinde İsrail’e karşı bu momenti de kullanarak bazı atraksiyonlarla yeniden Sünni dünyanın sempatisini kazanma ihtimali söz konusu. Birincisi bu.

İkincisi İran’ı çevrelemek veya buna Türkiye’yi çevrelemek de diyebiliriz. Yani İran ve Türkiye’yi çevrelemek için ABD’nin bölgedeki diğer ülkelerin desteğine ihtiyacı var. Ama bu desteği şimdi İslam dünyasından nasıl alacak? Yani Kudüs konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da aldığı inisiyatif ile Türkiye’yi öne çıkardığını görüyoruz. Türkiye’ye yönelik de bir çevreleme siyaseti söz konusuydu. Bunun burada zayıflayacağını görüyoruz. İran da eskiden beri HAMAS’a destek veren, Kudüs ve Filistin konusunda desteğini bildiğimiz ve bu desteği de kullanabilecek bir aktör. Bunu kullanacaktır ve o kendisini çevreleyen ABD politikasında çatlaklar oluşturmaya çalışacaktır.

Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın zorlanacağını düşünebiliriz. İran bu işten nasıl fayda sağlayacak? Birincisi imajını düzeltme fırsatı elde edecek. İkincisi karşı blok olan BAE, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Mısır blokunu zora sokacak. Onlar bu durumu halklarına anlatma konusunda sıkıntı yaşayacaklar. Belki Suudi Arabistan gibi ülkelerde halka anlatma konusu çok büyük sıkıntıya yol açmayabilir ama Mısır’da zaten Sisi rejiminin darbe sonrasında ciddi meşruiyet sorunları olduğunu biliyoruz. Bu durum rejimi daha da zora sokacaktır. ABD’nin Kudüs kararı oluşturmaya çalıştığı İran karşıtı bloku zayıflatacak bir gelişme oldu.

Bunda ben Türkiye’nin inisiyatifinin de çok etkili olduğunu düşünüyorum. Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) topladığında İsrail lobisi aslında bu kadar büyük bir tepki beklemiyordu. İsrail lobisi açısından iki şey etkiliydi: Birincisi Trump’ın zayıflığını kullanmak. İkincisi de İslam dünyasının bölünmüşlüğünden faydalanıp bu kararı almak. Bu kadar tepki gelmemesini ümit ediyorlardı. Ama Türkiye’nin İslam dünyasını mobilize etmesi ve tepkinin büyük olması fokusu aslında onlar açısından Kudüs’te oluşan bu tepkiye kaydırmalarını gerektirecek. Dolayısıyla İran’a eskisi kadar ve hedefledikleri şekilde odaklanamayacaklar diye düşünüyorum.

SK: Rusya’nın bu karardan sonra bölgedeki varlığı ve görünümü nasıl şekillenir?

Kİ: Biraz Türkiye ile bağlantılayarak cevap vereyim. Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasının ABD’yi dengelemek açısından doğru olduğunu düşünüyorum. Ama çok temkinli olmamız gerektiği de bir gerçek. Çünkü 2010 aslında bizim için önemli bir tarih. Yani Rusya 2010’da bölgedeki çok önemli müttefiki İran’ı tabiri caizse sattı. Yani 2010’da İran’a karşı güvenlik konseyi yaptırımlarına onay verdi. Dolayısıyla Kudüs konusunda da şimdiye kadar çekingen ve mümkün olduğunca kendilerini ön plana çıkartmamaya çalışan bir tavır içerisinde olduklarını gördük. Türkiye’nin Rusya konusunda PYD’ye karşı tutumları ve PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamamaları gibi sorunlar var.

Rusya Kudüs meselesinde çok fazla işin içine girmek istemiyor. Çünkü burada İsrail’i rahatsız etmeme politikasını yürütüyor. Mesela İsrail zaman zaman Suriye’de birtakım operasyonlar gerçekleştiriyor Rusya’nın müttefiki İran ve Hizbullah’a karşı. Rusya’nın bunlara tepki vermediğini görüyoruz. Rusya bu meselede ABD'yi, ABD başkanı ve İsrail’i rahatsız eder bir pozisyonda olmak istemiyor. Bütün bunlardan hareketle Rusya konusunda temkinli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye Bölgesel Liderliğe Soyunuyor

SK: Fahrettin Hocam ABD ve İsrail’i rahatsız etmekten çekinmeyen, bölgede alınan Kudüs kararı sonrası ön plana çıkan ve hatta bir liderlik gösteren Türkiye var. Bu karar sonrası Türkiye’nin izlemiş olduğu liderlik rolü önümüzdeki günlerde Ortadoğu’da nelere etki eder? Bu anlık bir durum mu yoksa bu liderliğin bölgede kalıcı etkileri olacak mı?

Fahrettin Altun: ABD’nin aldığı Kudüs kararı bölge dengelerine etki edecek oldukça kritik bir karar. Dolayısıyla bu karar süreci ve sonrasında Türkiye’nin inisiyatif alması ve meselenin çözümü ile ilgili aktif bir role soyunması kuşkusuz bölgedeki konumuna da etki edecektir. Ki bunu Recep Tayyip Erdoğan’ın İİT dönem başkanı olarak teşkilatın üyelerini İstanbul’a çağırması ve bu kararın üzerinden bir hafta sonra somut bir toplantı gerçekleştirmesiyle gördük. Bu toplantıda alınan kararlara baktığımızda da bunun yine Türkiye’nin inisiyatifiyle birlikte toplanmış bu zirveden çıkmış olması oldukça anlamlı. Fakat bununla sınırlı bir koordinasyon ve liderlikten söz etmiyoruz.

Türkiye bölgede yeni bir blokun öncülüğüne soyunmuş durumda. Bu ne mezhebi ne de etnik bir bölünmeyle engellenebilecek bir blok değil. Ne kastettiğimi izah etmeye çalışayım. Suudi Arabistan’ın bölgedeki liderliğinin bir boyutu mezhebi diğeri ise etniktir. Sünni bir Arap ülkesi olarak bölgede liderliğe soyunmaya çalışan bir Suudi Arabistan var. Diğer taraftan Şiiliği kendi dış politika tercihlerinde öne alan bir İran var ve onun da bölgesel liderliği söz konusu. Türkiye açısından baktığımız zaman ne Sünniliği ne de etnik yapısı bu bölgesel liderliğinde bir faktör değil. Türkiye bunları aşan şekilde bir bölgesel liderliğe soyunuyor. Özellikle 2000’lerin ortalarında bir arayış olarak başlayan bu süreç, son dönemde Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarının da dayatmasıyla bir varlık ve beka meselesi olarak algılanmaya başladığı andan itibaren sahici bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Yani Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü dış politika ile bir taraftan bölgede bir süreç ve liderliği zorlarken öbür taraftan kendi varlık-yokluk meselesi için bunu yapıyor. Yani kendi ulusal güvenliğinin bölgesel güvenliğin temininden geçtiğini düşündüğü için bunu yapıyor. Bölgedeki kültürel ve toplumsal dinamiklerin kendi varlığına katkı sağlayacağını düşündüğü için bunu yapıyor.

Meselenin küresel siyasetle de ilişkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin bölgedeki liderliği aslında bir taraftan ülkedeki siyasal liderlik ile diğer taraftan bundan çok daha fazla dış dinamiklerin dayatmasıyla ortaya çıkan bir durum. Bunu da ABD’nin hegemonya kriziyle ilişkilendiriyorum. Eğer ABD bir hegemonya krizi yaşamamış olsaydı belki de Türkiye böylesi bölgesel bir liderliğe soyunacak bir imkan bulamayacaktı. Dolayısıyla Erdoğan da böylesi bir lider profili olarak öne çıkamayacaktı.

SK: ABD’nin hegemonya krizi derken “ABD’nin bölgeye ilişkin politikaları onu başarısızlığa götürüyor. O yüzden Türkiye bir boşluk dolduruyor” mu demek istiyorsunuz?

FA: ABD’nin hegemonya krizinin küresel siyasette iki somut görünümü var: bir Pasifik Havzası, iki Ortadoğu. Pasifik Havzası’nda ABD’nin hegemonyasını Çin’e devrettiğini, Çin’in artık bölgenin hegemon gücü olarak öne çıktığını söyleyebiliriz. ABD, Güney Kore ve Japonya üzerinden bir strateji güdüyor ve bu şekilde Çin’i dengeliyordu. Bölgenin hegemon ve etkin bir gücü olarak varlığını sürdürüyordu. Fakat bu son dönemde artık Çin’in hegemon bir güç olarak öne çıkmaya başlamasıyla birlikte ABD Güney Kore ve Japonya üzerinden bölgeye etki edemedi ve hegemonyası son buldu. Bugün itibarıyla çok daha net bir şekilde şunu ifade edebiliriz ki Pasifik Havzası’nda hegemon güç Çin’dir. ABD bu hegemon güç olma pozisyonunu Çin’e devretmiştir.

Ortadoğu’da ABD’nin bir hegemonya krizi yaşadığını görüyoruz. Fakat ABD’nin Pasifik Havzası’ndaki hegemonyasını devrettiği Çin gibi bir güç Ortadoğu’da yok. Rusya buna yakın bir güç. Ancak hala böylesi bir konumda değil. Ama burada bir hegemonya krizi var ve biz bunun etkilerini şu an itibarıyla yaşıyoruz.

ABD bir hesap hatası yapmıştır. Fakat ortada bir hesap olduğunu da görmezden gelemeyiz. Ortadaki hesap bence şudur: ABD bu karar ile birlikte müttefiklerini birleştirme, rakiplerini tasfiye etme sürecinde yeni bir aşamaya gelmiştir. ABD, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır. Türkiye artık diğer hattadır. Bu nedenle bir bölgesel liderlik içerisindedir. Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail şu an itibarıyla bölgede ABD çıkarlarını temsil eden aktörler olarak öne çıkmış durumdadır. Türkiye de bu noktada İran ve Rusya ile birlikte hareket eden bir ülke konumunda görülmeye başlandı. Bunun üzerine ABD’nin bir bölge siyaseti inşa etmeye çalışacağını düşünüyorum.

Suudi Arabistan Sürecin Kaybedenlerinden Olacak

SK: Fahrettin Hocaya göre Türkiye Ortadoğu’ya mezhep ve etnik merkezli bir liderliğin dışında bir liderlik sunuyor. Bölgenin gerçekleri böyle bir liderliği kabul eder mi? Gerçekten de etnik ve mezhep dışı liderliği kabul edebilecek bir sosyoloji var mı?

BD: Bölge ciddi şekilde yeni çatışmalara ve kaosa gebe durumda. Dolayısıyla bölge ülkelerinin herhangi bir liderliğe açık olduğu kanaatinde değilim. Aksine birbiriyle yarışan bir etki alanı oluşturma –liderlik de diyebiliriz buna– rekabeti var ve bunun çatışmaya dönüşme ihtimali de yüksek. Dolayısıyla Ortadoğu’da hem ideolojik hem de birtakım vekalet çatışmalarına açık bir dönemdeyiz. Fahrettin Hocanın bahsetmiş olduğu ABD’nin küresel hegemonya krizine atıf yapacak olursam aslında Beyaz Saray’ın bu küresel rolünü yeniden tanımlama krizinin liberal değerlerin çöktüğü bir döneme denk gelmesinden bahsetmek gerekir. Bu Trump öncesinde başladı. Obama’nın politikalarıyla Arap isyanlarının uluslararası sisteme getirmiş olduğu en büyük meşruiyet krizi bu değerlerin çöküşüdür.

Ortadoğu’da zaten işgalci İsrail’in yaklaşımı bütün uluslararası hukuku sorgulatacak kadar büyük bir zulüm ve işgal ortaya koymuşken bir de üstüne Arap isyanları gelince çifte meşruiyet krizi oluştu. Dolayısıyla bu krizin mezhepçilik türü bir kutuplaşmayla bir süreliğine kapatılabileceğini düşünüyorum. Halkların taleplerine ve gerçek demografisine karşılık gelmeyen kutuplaşmaların taraflara büyük hasar vereceği kanaatindeyim. Bunun da muhatabı Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olacaktır. İran İslam dünyasında Şii azınlığı temsil etmekle Şiici bir yayılmacılık içerisinde olmakla beraber daha az zarar görecektir. Suudi Arabistan ise daha çok zarar görecek aktörler arasındadır. Çünkü ne sert gücü mobilize edebilme ne de halkların taleplerine ulaşabilme anlamında Arabistan’ı güçlü bir yerde görmüyorum. ABD ile iş tutmak o kadar büyük bir geri dönüşüm sağlamayacak. Bölgesel aktörlerin çelişkilerini kullanma üzerinden yürüyecek. Bunun Suudi Arabistan’a bir güçlenme perspektifi getireceği kanaatinde değilim. Meşruiyetini daha da kaybedeceği ve fiilen de zorlanacağı bir döneme girdik.

SK: Suudi Arabistan’ın hâlihazırda Yemen’de bir cephesi var. Katar’a askeri müdahaleye dönüşmemiş ama ciddi anlamda sert yaptırımları var. Lübnan’da Suudi Arabistan’ı ilgilendiren bir kriz var. Bu krizlere yeni veliaht prensin çok aktif bir şekilde girdiğini görüyoruz. Yani Suudi Arabistan temkinli politikadan daha aktif ve iddialı bir politikaya geçiyor. Bu kırılganlığı artıran bir politika mı sizce?

BD: Bu kırılganlığı artırır. Benim burada gördüğüm şey şu: İsrail’in İran’ı sınırlandırmak için bütün cephelere girmesi söz konusu değil. Yani kendisini Lübnan ve Filistin’le sınırlı tutacak gibi görünüyor. Belki Suriye’de birtakım karşılıkları olabilir. Ama İran’ı sınırlandırma dediğiniz şey Yemen’den başlayarak düşünülürse çok daha geniş bir alana dağıldığını ve Suudi Arabistan’ın bunu karşılayabilecek ve başarabilecek bir yerde olmadığını düşünüyorum. Burada Suudi Arabistan ve İsrail’in asıl bekledikleri şey ABD’nin bir şekilde kendi güvenlik değerlendirmeleri içerisine Ortadoğu ve İran’ı katarak buralarda varlığını artırmasıdır. Yani bir anlamda ABD’yi bölgeye daha fazla askeri yatırım ve askeri müdahale yapacak yere çekmeye çalışıyorlar.

SK: Yani siz de Fahrettin Hoca gibi ABD’nin bölgeden uzaklaşmak değil bölgeye yerleşmek için bir ön alma stratejisi içerisinde olduğunu söylüyorsunuz o zaman.

BD: ABD’nin bölgeden ayrılması diye bir şey yok. Ama Obama dönemiyle beraber ABD askeri varlığını azalttı. Müdahalelerini azaltmadı. Sadece tüm cüssesi ve büyük masraflarla bölgede olma politikasını değiştirdi. Bunun yerine bölgede kaos çıkartarak ve o kaosları da dengeleyerek kendi menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışıyordu. Obama bunu barışçıl görünümle yapıyordu. Trump bunu daha agresif bir şekilde kaosu artırarak yapacak. Trump’ınkinde Obama’daki gibi liberal değer sosu da yok. Çıplak bir menfaat meselesi var. Buradaki en büyük sorun ABD’nin kendi içindeki dağınıklığı ve Trump’ı devirme çabaları sebebiyle Washington’ın Ortadoğu politikasını birtakım lobilerin çıkarlarına fazla endekslemesidir. Bu ABD’nin kriz içerisinde olan küresel rolünü ve Ortadoğu’da zaten çifte krizde olan meşruiyetini zorlayacak bir girdaba sokmaktadır.

Bu girdap Türkiye, Suudi Arabistan ve İran’ın her biri için çok ciddi tehlikeler barındırıyor. Ama bence İsrail’in geleceği için de aynı durum söz konusu. Burada aklıselimi söyleyen, haksızlıkları bir şekilde toparlayalım diyen ve bunu dünya kamuoyuyla beraber yapmayı teklif eden ve uluslararası toplumun adalet duygularına da hitap eden ülke Türkiye’dir.

Dolayısıyla ben bölge ülkelerinin ABD ile üç tarzda siyaset kurduğunu görüyorum: Birincisi İran’ın daha çok çatışmacı, kendi nükleer silahlarını geliştirmenin de içinde olduğu düzeni yıkmaya çalışan, statüko karşıtı, Batı’yı sınırlandırmak isteyen, bölgede Batı’ya karşı özcü bir düşmanlığı da temsil eden ve İsrail’e karşı bir yaklaşım var. Bunun bu zamana kadar ne ürettiğini biliyoruz.

İkincisi Suudi Arabistan’ın yaklaşımıdır. Artık ABD’nin bölgedeki aşırılıkla mücadele kaygılarını kendi menfaatlerine yönelik olarak kullanmaya çalışan ama halkların demokratik taleplerinden korkan bir yaklaşım. Bu da ABD’ye kendisini daha fazla teslim eden, bir yanıyla teslimiyetçi ama öbür yanıyla da Washington’ı kendi lehine mobilize etmeye çalışan bir tablo oluşturuyor.

Üçüncüsü ise Türkiye’nin yaklaşımıdır. Türkiye’yi ABD’yi eleştiren, PKK ve FETÖ meselelerine rağmen onunla birlikte çalışma fırsatlarını da deneyen, yeri geldiğinde yüksek sesle eleştiren ve bölgede dengeleyici rolü olan bir üçüncü güç olarak görüyorum. Şimdi Erdoğan’ın Kudüs meselesinde sesini çok çıkarmış olması birtakım aktörleri rahatsız etmiş olabilir.

Ama bu haklı bir karşılık bulmadığı durumda aşırı hareketler ve fanatiklerin ne kadar güçleneceğini ve Batı karşıtlığının ne kadar kontrol edilemez bir aşamaya geleceğini görmezden geliyorlar.

ABD’nin Dış Politikasına Kim Yön Veriyor?

SK: Peki. Burhanettin Hocanın yine yapmış olduğu tespitten devam edersek aslında ABD bölgeden çekilirken bölgeyi bir tür kaosa terk ediyor. Obama bunu daha liberal değerler çerçevesinde yaparken, Trump daha agresif bir sosla bunu yapıyor. ABD Ortadoğu’da izlemiş olduğu politikalarla ne yaptığını biliyor izlemini veriyor mu?

Kİ: ABD ile ilgili konuşurken hep hesapta olmayan bir şekilde başkan olan Trump ile Obama döneminden kalma bir bürokrasi ayrımından bahsediyoruz. Türkiye ile ilgili meselelerde de Ortadoğu ve diğer konularda da bunu görüyoruz. Bunların arasında daima bir çatışma olduğunu da söyleyemeyiz. Obama döneminden kalma yapı Trump’ı da zaman zaman kullanıyor olabilir. Mesela Almanya konusunda Trump’ın bazı taleplerinin ABD’deki belli kesimleri memnun ettiğini söyleyebiliriz. “ABD Ortadoğu’da ne yaptığını biliyor mu?” sorusunun aslında biraz bu ayrımla netleşmesi gerekir. Obama’dan kalma bürokrasinin şu anda ABD’nin Ortadoğu siyasetinde Trump’tan daha etkili olduğunu düşünüyorum. Zaten Türkiye örneğinde de bunu görüyoruz.

Türkiye konusunda ABD siyasetinde iki kesim ön plandadır: Birincisi Trump ve onun ekibidir. Diğeri de Obama döneminden kalma bürokrasidir. Orada da Türkiye karşıtı bir lobi söz konusu ve Ankara karşıtı bu lobinin ne yapmak istediği gayet nettir. Başlatmış oldukları ve FETÖ üzerinden 15 Temmuz’da uygulamaya koydukları darbe girişiminde zirve yapan Türkiye’deki siyasete nüfuz etme ve iktidarı devirme politikasına devam ediyorlar. Karşı taraftaki Trump ekibi ise Türkiye konusunda net değil. Orada gelgitler yaşanıyor. Bunun örneği de McMaster’ın en son geçen hafta yapmış olduğu açıklamalar. Önce “Türkiye ve Katar radikal İslamcı hareketlere destek veriyor” dedi, iki gün sonra da “Türkiye bu konularda bizim ortağımızdır” şeklinde açıklamalar yapıyor.

Diğer konularda mesela Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin katılmış olduğu ve İsrail’in de belki dışarıdan destek verdiği ittifakta Trump ekibinin öne çıktığını gördük. Ama Suriye konusuna baktığımızda eski ekip hala aktif. Obama’nın müttefik ülkelerle değil de daha alt aktörlerle çalıştığını gördük. Türkiye’yle değil de PYD ile çalışıyor. Trump döneminde de bu devam ediyor. Ama ben kuşkuluyum. Yani bu Trump’ın politikası mı yoksa geçmişten gelen politikanın devamı mı? Bana geçmişten gelen politikanın devamı gibi geliyor. Belki Trump Ortadoğu siyasetini şekillendirme konusunda etkili olsa yeniden devletlerle çalışmaya dönebilir. Bu anlamda ABD’nin kafasının karışık olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, İran ve Rusya İdeolojik Bir Blok Değil

SK: Kriter dergisi Aralık 2016 sayısında “Mücadele Sertleşecek Hazır mıyız?” manşetiyle bir kapak yapmıştı. Bu esasında ön gördüğümüz bir şeydi. Yani dünyada liberal değerlerin çöktüğü, daha çıplak güç politikalarının görünür olduğu bir sürece doğru gidiyoruz. Böylesi bir atmosferde başını kuma sokan, “Aman bize kimse dokunmasın” diyerek politika üreten aktörler var. Bir de Recep Tayip Erdoğan gibi ortaya çıkan, sertleşen bu ortamda geri durmayan ve çatışmadan çekinmeyen siyasi aktör var. Ortadoğu’nun bu kaotik durumu Tayyip Erdoğan’ın liderliğini hem içeride hem de bölgede nasıl etkiler? Buradan yola çıkarak bir iç analiz yapmanız mümkün mü?

FA: Hatırlattığınız üzere biz bundan bir sene önce “Mücadele Sertleşecek Hazır mıyız?” diye bir kapak yapmıştık. Yani oradaki hazırlık hiç kuşkusuz Türkiye’nin içerideki konsolidasyonunu temin etmesi ve uzun vadeli bir siyaset üretecek şekilde güçlü bir siyasi liderliğin varlığını koruması ile ilgiliydi. Çünkü Türkiye’nin şu an itibarıyla bölgedeki en önemli sermayesi güçlü ve etkin siyasi liderliğe sahip olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin başında olması. Sürdürdüğü siyaset her şeyden önce ülkenin imkânlarını genişletmeye dönük, Türkiye’nin gerçeklerini esas alan bir siyaset. Bölgenin bir taraftan durumunu iyileştiren öte taraftan bölge gerçeklerini de esas alan bir siyaset. Yani bu anlamda baktığımızda idealizm ve realizm arasında çok sağlıklı bir denge kurmuş bir Türkiye’den bahsediyoruz.

Türkiye bunu yaparken bir taraftan küresel aktörlerle de dengeli bir ilişki kurmakla ilgili yoğun bir çaba içerisinde. Biraz önce Burhanettin Duran’ın ifade ettiği gibi özcü bir tarzla siyasete yaklaşmıyor. Son derece rasyonel ve pragmatik bir çerçeveyi esas alıyor. Bu noktada ABD ile yürüttüğü siyaset önemli bir örnek.

ABD yaklaşık beş yıldır açık bir şekilde Türkiye’ye dönük bir yıpratma savaşı içerisinde ve bu savaşı hangi araçlar üzerinden yaptığını da artık hepimiz biliyoruz. Sadece bu meseleyi araştıran ve analiz eden aktörler değil aynı zamanda Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimi bu konuda bir bilinç geliştirmiş durumda. Buna rağmen Türkiye, ABD ile açık bir çatışmanın tarafı olmak yerine Washington’ın Ortadoğu politikasını değiştirmeye dönük bir ikna sürecinde yer aldı. ABD ile temel ihtilaflarının neler olduğunu masaya koydu ve her biriyle ilgili olarak karşı tarafı ikna etmek için yoğun bir çaba sarf etti. YPG, PKK ve FETÖ terör örgütlerinin desteklenmesi ve son olarak gerçekleşen sanal davada görüldüğü üzere hemen her aracın medya ve ABD mahkemeleri üzerinden Türkiye aleyhine kullanılması örneklerinde olduğu gibi tezlerini ortaya koydu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önce Obama daha sonra Trump olmak üzere muhataplarına aktardı. Fakat tabii ki ABD bu tutumunu değiştirmedi. Türkiye burada özcü bir karşıtlık içerisinde değil mikro politikalar üzerinden kendi tezlerini sahada savunarak bir politika ortaya koydu. ABD ile sahada bu politikalar üzerinden karşı karşıya geldi. Fakat öte taraftan Türkiye Rusya’nın bölgede çok ciddi bir güç boşluğunu doldurması ve bölgesel ve küresel bir aktör olarak giderek yükselen durumunu da gördü ve ona uygun bir şekilde yine Moskova ile özcü değil mikro, konu bazlı alanlarda ittifaklar kurarak bir ilişki geliştirmeye başladı. Diğer taraftan Kuzey Irak’taki gayrimeşru referandum yahut Suriye krizinin çözümü sürecinde İran’la yine mikro bazlı ittifaklar kurdu. Konu bazlı olarak iş birlikleri geliştirdi ve bu süreç karşımıza Rusya, Türkiye ve İran’ın bir arada olduğu yeni bir tablo ortaya çıkardı. Bu ideolojik bir birliktelik değil. Ben bunun hiçbir şekilde bir ideolojik ittifaka, Türkiye karşıtı bir pozisyonda ısrar eden aktörlerin söylediği gibi bir bloka dönüşeceğini düşünmüyorum. En temel mesele şu an itibarıyla bölgedeki güvenlik açığıdır. Bu açığı ortadan kaldırmak için ülkelerin bir araya geldiği yeni iş birliği platformu oldukça kritiktir. Yani bu bir araya gelişin altında yatan şey güvenlik gerekçesidir.

Rusya Kudüs Konusunda Çekimser

SK: Kemal Hocam, Türkiye, İran ve Rusya bölgede mikro projeler kapsamında birliktelik kuruyor. Öyle gözüküyor ki bu ideolojik bir yaklaşım değil. Peki, ABD’nin Kudüs kararından sonra bu birlikteliğin alanı daha da derinleşir mi? Bu birliktelik Suriye probleminin çözülmesi noktasında işe yarayan bir görüntü veriyor mu size?

Kİ: Suriye probleminin çözülmesi konusunda kesinlikle işe yarayan bir görüntü veriyor. Sebebi de Rusya maalesef Suriye konusunda ABD’den daha “güvenilir” bir ortak olduğunu ispatladı. Çünkü Suriye konusunda bir şekilde çözüme ulaşma konusunda niyetleri olan bir ortak olarak karşımıza çıktı. ABD başından beri farklı bir ajandaya sahipti. Suriye’nin geneline ilişkin kapsamlı bir çözüm içermeyen sadece DEAŞ ve PYD eksenli bir hesabı vardı. Dolayısıyla bizim için güvenilir bir ortak değildi. İran’ın da Rusya’ya eklendiğini gördük Suriye’de. Astana ve Soçi süreçleriyle birlikte çözüm konusunda epey yol alındığını gördük.

Kudüs yani Filistin-İsrail sorununun çözümü konusunda aynı şeyi söyleyemem doğrusu. Rusya ile belli alanlarda yürüyen iş birlikleri var ama her alanda değil. Çünkü Rusya’nın Kudüs konusundaki tutumu şu ana kadar çekimser. Rusya’nın ABD ile çatışmayı istemeyen tutumundan dolayı bu konuda iş birliği yapabileceğini zannetmiyorum. İran ile belki Kudüs, Kudüs’ün statüsü ve Filistinlilerin desteklemesi konusunda hemfikir olabiliriz. Ama yine orada Burhanettin Hocanın tanımlaması üzerinden gidersek İran’ın mezhep eksenli politika izlemesi bu tür konularda kendisiyle iş birliği imkânlarını sınırlandırıyor. Filistin meselesi İran’ın aslında tam da o mezhep kaygılarının dışına çıktığını gösteren bir örnek. Ama sık sık söz konusu kaygıya döndüğünü görüyoruz İran’ın. Filistin meselesinde belki kısmi bir iş birliği söz konusu olabilir. Ama bunun Ortadoğu’daki diğer alanlara taşınması için İran’ın bakış açısını değiştirmesi hatta terk etmesi gerekir.

Kudüs Meselesi Yeni Bir Arap Bilinci Oluşmasını Sağlayacak

SK: Burhanettin Hocam Kudüs meselesi Arap halklarıyla Arap yönetimleri arasında var olan makasın aralığını biraz daha açacak gibi gözüküyor. Yani bir tarafta “Sessiz kalalım, düzenimiz bozulmasın” diyen Arap yönetimleri diğer tarafta da Kudüs’e çok büyük kutsiyet atfeden ve asla ondan vazgeçmeyecek Arap halkları var. Siz Arap toplumlarında yönetimlerine ilişkin yeni bir direniş dalgası beklentisi içerisinde misiniz? Böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Yeni bir Arap baharı gibi ya da buna benzeyen bir süreç ihtimal dâhilinde midir?

BD: Bence henüz baharın ucu görünmüyor. Ama iki tane olgunun üst üste gelmesi sebebiyle yani Arap isyanlarının getirmiş olduğu özgürlük, onur gibi taleplerin bastırılmasıyla Kudüs’ün yayılmacı İsrail’e bir anlamda peşkeş çekilir hale gelmesinin orta vadede Arap halklarının siyasi bilinçlerini yeniden şekillendirecek bir sentez oluşturduğu kanaatindeyim. Bu Trump’ın kaos siyasetinin ve İsrail’in de hırslarının bölgeye getirdiği yeni bir olgudur. Arap isyanlarıyla İsrail çok önemli bir fırsat kazanmıştı. Kendisi kenarda duruyor ve sürekli kazanıyordu. İlgi, odak üzerinde değildi. Ama bundan sonra Kudüs meselesi denkleme yeniden geldi. Bu artık bir Filistin ya da Arap meselesi değildir. Müslüman dünyanın ve insanlığın ortak meselesidir. Bunun ben Arap halklarında yeni bir bilinç oluşturacağı kanaatindeyim. Fakat yakın gelecek İran-Suud kutuplaşmasının türbülansıyla geçecek. Rusya taraf olmayarak mikro alanları kendi menfaatleri doğrultusunda dolduracak.

Önce kaosun yaşanmasını ve tarafların dökülmesini bekleyecek sonra da kendi istediği anlamda istediği kadar müdahil olacak. Çünkü ABD’nin bu stratejisi sürekli olarak Rusya’ya yarıyor. Rusya kapasitesi ve menfaatleri ölçeğinde bunlara müdahil olacak. Ama çözülmesi yönünde değil kendi menfaatini maksimize etmesi yönünde. Burada Türkiye’nin İran’ın yanında olmasını zorlayacak şartlar ortaya çıkartılmaya çalışılıyor. Ama Türkiye asla bu kutuplaşmada taraf olmamalı. Kutuplaşmanın iki tarafına da bir şeyler söyleyebilen ve müdahale edebilen bir üçüncü yol teşkil etmek zorunda. Bugün Türkiye üzerindeki baskıların temel sebebi de Ortadoğu’da başka bir düzenin kurulabileceğini söyleyen ülke olması. Bir üçüncü yol ihtimalini canlı tutarak halklar nezdinde de bunu demokratik bir ülkenin lideri olarak ortaya koymuş olması engellenmek isteniyor. Türkiye’nin bu denklemden geri çekilmesiyle İsrail’in demokratiklik iddiasının, İran’ın mezhepçi “İslamcı” ideolojisinin ve Suudi Arabistan’ın ABD’ye kendisini endekslemiş bir “İslam” anlayışının uyumlu versiyonunu da üretmek istiyorlar. Bölge buna teslim edilmek isteniyor. Dolayısıyla ben yakın vadede mücadelenin bölgesel anlamda da sertleşeceğini ve sadece Türkiye’nin değil bütün ülkelerin de buna hazır olması gerektiğini düşünüyorum.


Etiketler »