Kriter > Siyaset |

CHP-HDP İttifakı ve Siyasete Terör Dizaynı


Çözüm ümidinin, hadi bazılarının daha çok sevdiği şekilde söyleyelim “barış ümidi”nin en yüksek seviyeye çıktığı andı 2013 Nevruz’unda Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunduğu an. O gün bir milyonu aşkın kişi toplanmıştı Diyarbakır’daki Bağlar meydanında.

CHP-HDP İttifakı ve Siyasete Terör Dizaynı

Çözüm ümidinin, hadi bazılarının daha çok sevdiği şekilde söyleyelim “barış ümidi”nin en yüksek seviyeye çıktığı andı 2013 Nevruz’unda Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunduğu an. O gün bir milyonu aşkın kişi toplanmıştı Diyarbakır’daki Bağlar meydanında. O günlerde yapılan yorumları hatırlayalım; bir kesim “Bunca mücadele bunun için miydi?” diye sitem etmiş, “Ne aldınız ki devletle barış yapıyorsunuz?” diyerek Öcalan’ı davayı satmakla suçlamıştı. “Öcalan Misak-ı Millici oldu” yorumlarını da unutmayalım...

2013 Nevruz’unda Türkiye merkezli bir çözüm perspektifi vardı. “Silahlı mücadele ve demokratik özerklik” iddialarından vazgeçilerek “Cumhuriyet’in demokratikleşmesi” noktasına gelinmişti. O günün akşamında Osman Baydemir, Diyarbakır Belediye Başkanı sıfatıyla çözüm sürecini başlatan Nevruz onuruna bir akşam yemeği vermişti. Yerli, yabancı çok sayıda davetli vardı yemekte. Meydanı dolduran kalabalığın neşesi yoktu yemeğe ev sahipliği yapan siyasetçilerde. Türkiye’yi ve Kürt halkını sevindiren şey onları pek sevindirmişe benzemiyordu.

Nevruz’un Asık Suratlıları

O gün başladığını düşündüğümüz şeyin aslında hiç başlamadığının da işareti gibiydi barış için verilen yemekteki asık suratlar.  Silahlı mücadeleye son verildiği gibi demokratik özerklik ısrarından da vazgeçilmişti. Türkiye bölgesel bir kaosun yanı başındayken yapılan bu açıklama Ortadoğu’nun geleceğine dair de bir perspektifi yansıtıyordu. Üstelik HDP’nin oluşması ve Türkiye soluyla girilen ittifaktan farklı olarak Öcalan’ın dili muhafazakar ve yerli vurgular taşıyordu.

Barış adımı atılınca en büyük hayal kırıklığını solcular yaşadı. Yaşadılar yaşamasına ama zaten ortada çözüm süreci falan yoktu. Solcular da boşuna üzülmüşlerdi. Daha en başta PKK’nın “silahlı unsurları ülke dışına çıkarma” şartına bile uymadığı ortaya çıktı. Çözüm süreci dediğimiz şey PKK’nın silahlı eylemlerini durdurması, bunun oluşturduğu iyimserlik ortamında yoğun propaganda faaliyetine başlaması ve HDP üzerinden uluslararası alanda meşruiyet sağlamaya çalışması şeklinde cereyan etti. “Rojava devrimi” söylemi üzerinden PYD siyasi bir aktör olarak muhatap haline gelirken PKK, Batı kamuoyunda terör örgütünden silahlı mücadele veren “özgürlük hareketi”ne terfi edecekti.

Bütün o asık suratlara rağmen PKK ve BDP-HDP cephesini sürece ikna eden de muhtemelen bu stratejiydi. Bu karanlık planda hesaba katılmayan şey Kürt halkının vereceği tepkiydi.  “Şiddet ve kaos ortamından her zaman örgüt kazançlı çıkar” şeklindeki sol ezber, Kürt halkının basiret ve ferasetine tosladı.

Çözüm süreci Suriye’deki savaşı Türkiye’ye taşımak ve böylece PKK’ya iktidar alanı açmak hevesine feda edildi. PKK’nın istediği şey Kürtlerin 7 Haziran’da HDP’ye verdiği siyaset yapma vekaleti değildi. PKK iktidar istiyordu ve bunun için de ABD’ye lejyoner yazılmaya razıydı.

Batı’nın Terör Seviciliği

PKK Suriye’deki savaşı Türkiye’de de fırsata çevirebileceğini düşündü. Şartlar elverişliydi ve ABD’nin PYD’ye verdiği silahları FETÖ’nün göz yumması sayesinde Türkiye’de de kullanabiliyordu. Batı medyası PYD’yi “kadın gerilla” posterleriyle allayıp pulluyor, ana akım medya organlarında PYD belgeselleri ve en etkili gazetelerde PYD’li teröristlerle yapılmış röportajlar yayınlanıyordu.

Kandil’i turistik gezi düzenlemeye elverişli bir yer olarak gösterebilecek kadar özendirici ve normalleştirici bir medya dili söz konusuydu.

Selahattin Demirtaş’ın CNN ekranlarında saz çalan kara oğlan olarak resmedildiği günler geride kalmıştı ancak Gezi kalkışması zamanında kurulan “sol ittifak” devam ediyordu. Çözüm sürecinin iyimser ikliminde kurulan bu ittifak giderek derinleşti ve Türkiye’deki merkez solu boğacak bir etkinliğe ulaştı. 

HDP’nin kurulması ve eş başkanlığına terör örgütü MLKP’nin siyasi kolu ESP’nin Başkanı olan Figen Yüksekdağ’ın getirilmesi “Türkiyelileşmek” mottosunun aslında Türkiye’deki tüm sol örgütlerin birleşmesi anlamına geldiğini gösteriyordu. Bu 2013 Nevruz’unun tam tersi bir yaklaşımdı.

Tuhaf Zamanlarda Siyaset

Siyasetin FETÖ marifetiyle dizayn edildiği, CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirildiği, BDP’nin HDP’leştiği, PKK’nın HDP’yi siyaseten lağvettiği ve HDP’nin misyonunu CHP’nin üstlendiği tuhaf zamanlardan geçtik...

Siyasi partilerin terör örgütlerinin peşine takıldığı, terörden nemalandığı ve teröre yaşam alanı sağladığı tuhaf zamanlardan... 

Bu arada hiç duymadığımız kadar çok duyduk barış, demokrasi ve özgürlük gibi kavramları. PKK’nın hendek terörünü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “PKK ve AK Parti’nin savaşı” olarak niteledi. “PYD neden silah bıraksın, bırakmaz” derken Türkiye’nin sınırlarıyla ilgili güvenlik algısını hiçe sayması bir yana örgütü meşrulaştırıcı bir dil kullandı. “Hendek kazan arkadaşlar, kimse onlar bilmiyoruz ama bu doğru bir yol değil” ifadesi ise Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan hadisenin şiddetiyle kıyaslandığında teröristlere “heyecan arayan haylaz çocuk” muamelesi yapmak kadar yersizdi.

Tıpkı 17-25 Aralık’taki emniyet-yargı müdahalesi girişimine rağmen FETÖ’yü meşrulaştıran dahası söz konusu örgütten medet umar hale gelen CHP, yeni aldığı biçimle de PKK’dan medet uman bir parti görünümüne kavuştu. PKK’nın, AK Parti’yi siyasi  cinayetler de dahil her yönüyle hedefe koymuş olması, CHP’de PKK terörünü görmezden gelme ve küçültme gibi bir eğilimin oluşmasına sebep oldu. CHP, PKK merkezli bu yeni durumu Batı’yı referans alarak değerlendirdi.

CHP’nin Erdoğan Nefreti

İrili ufaklı, legal illegal tüm sol örgütleri birleştiren ve CHP’yi giderek legal siyasetin alanını zorlayan tutumlara sevk eden ise Erdoğan’ı siyaseten alt edememenin getirdiği “Erdoğan nefreti” oldu.

Bu kesime göre bütün kötülükleri Erdoğan yaptı. Çözüm sürecini o bitirdi. Hendek terörü onun “diktatör”lüğüne karşı direnen Kürt halkının sivil itaatsizlik eylemiydi.

PKK’nın çözüm sürecini sona erdirdikten sonraki tüm eylemlerinin tek sorumlusu vardı o da Erdoğan ve AK Parti. 14 Ocak 2016 günü Diyarbakır Çınar’da tonlarca bomba ile 3’ü bebek 5 sivilin öldürülmesinden de Erdoğan sorumluydu, Ankara Merasim sokaktaki canlı bomba eyleminden de... Eylemi yapan canlı bombaya methiyeler düzen eski Demokratik Toplum Partisi (DTP) Başkanı Nurettin Demirtaş, “O ölümü değil yaşamı seçti” diyerek Kürt gençlerini canlı bomba olmaya özendirirken suç işlemiyor, HDP’liler canlı bombanın cenazesine giderken geleneksel taziye görevini yerine getiriyordu.

İstanbul Vezneciler’deki canlı bombalı katliamda da Türk solu PKK’yı üzecek bir tavır takınmaktan imtina etti. PKK’nın, 15 Temmuz darbe girişiminden kısa süre sonra peş peşe yaptığı saldırılarda ölen Kürtler ise HDP için de zayiat niteliğindeydi.

Diyarbakır Çınar’daki 5 polis ve 1’i çocuk 3 sivilin hayatını kaybettiği katliamdan sonra yine aynı şehirde bu sefer 3’ü polis, 8’i sivil 11 kişinin katledildiği saldırıyı TAK üstlenince çok bozuldular. O kadar bozuldular ki neden yaptınız diye değil de neden üstlendiniz diye posta koyacaklardı PKK’nın bir kolu olan TAK’a.

HDP’nin PKK’ya Sunduğu “Öz Eleştiri”

Türkiye’nin içine sürüklenmeye çalışıldığı terör sarmalından çıkmak için verdiği mücadele hem içeride hem dışarıda tepkiyle karşılanıyor. Devlet teröre destek veren siyasetçilerle ilgili adli süreç başlattı, DBP ve HDP’li belediyelerin pek çoğuna kayyum atadı.

Öncelikle şunu ortaya koyalım; dünyanın hiçbir yerinde bir siyasi parti -velev ki terör örgütünün uzantısı olarak vücut bulmuş olsun- teröre yardım etmek ve alenen terör propagandası yapmak suçlarını işleyip sonra da meşru bir aktör muamelesi göremez. Aşağıdaki ifade hendek terörüne yeterince destek olamadığını düşünen PKK’nın sözde sivil bileşenlerinin örgüte sunduğu öz eleştiridir:

“DBP, HDP, DTK ve KJA başta olmak üzere belediye eş başkanları, tüm Kürdistani kurum temsilcileri ve yöneticileri olarak bizler, halka öncülük görevi ile karşı karşıya olduğumuz gerçekliğinden hareketle, özyönetim direnişleri sürecinde direnenlere karşı sorumluluklarımızı yeterince yerine getirmediğimizden dolayı, bu destansı mücadelede yaşamını yitirenlerin şahsında Kürdistan halkından özür dileyerek, bırakılan büyük direniş mirası ve eşi benzeri bulunmayan iradeye sahip çıkma sözü vererek başladık. O süreçte eksiklikler o direniş alanlarının içinde değil dışında yaşanmıştır. Toplantı bileşeni olarak bizler yaşanan bu eksikliklerden kendimizi sorumlu tutuyor ve soykırım planını boşa çıkarması için o onurlu direnişi yürütenlerin mirasına sahip çıkma ahdimizi tekrarlıyoruz.”

Tek başına bu metin bile meşru siyasi zeminin çoktan ortadan kalktığını göstermektedir.

CHP’nin Akıl Hocası Avrupa

CHP Tek Parti Dönemi’nde Kürtlere reva görülen zulüm politikalarıyla Kurtuluş Savaşı’ndaki milli mücadele ruhunu bozmuş, “uluslaşmak” adına yürüttüğü ayrıştırıcı politikalarıyla PKK’nın ilk tohumlarını ekmişti. Şimdi ise PKK’nın siyasi uzantısı olan HDP’nin sözde siyasi temsil hakkını savunur gözükerek örgütün bölücülüğüne hizmet ediyor. En başta ne yaptıysa aslında bugün de aynı şeyi yapıyor. Devletin ve milletin sosyolojik gücüyle güçlenmesine mani oluyor. Bunun yaparken de Avrupa’dan akıl alıyor. Merkez olarak Batı’yı görüyor.

CHP’nin siyaseten intiharı anlamına gelen bu süreçten dönüşü çok mümkün gözükmüyor. 20 Kasım’da Kartal’da gerçekleşen “Teslim olmayacağız” mitingine resmi olmayan katılım, CHP’nin illegal alandan uzaklaşmakta zorlandığını gösteriyor.

Zamanında çözüm sürecine bahane bulan CHP, bugün PKK’nın terör  siyasetine mesafe koyamıyor. Kürtlerden teveccüh göremeyen CHP, PKK-HDP hattına siyasi kaldıraç olmaya çalışıyor. Kürt halkından oy alamazken terör örgütü PKK’nın takdirini kazanıyor.


Etiketler »