Kriter > Çerçeve |

Dış Politikada Revizyon


Türkiye son yıllarda herkesin kaybettiği bir coğrafyada, daha az kaybetmek için mücadele veriyor. Çevresindeki bütün aktörlerin stratejilerini yeniden yapmak zorunda kaldığı bir ortamda hareket alanını büyütmeye ve ayakta kalmaya çalışıyor.

Dış Politikada Revizyon

Türkiye son yıllarda herkesin kaybettiği bir coğrafyada, daha az kaybetmek için mücadele veriyor. Çevresindeki bütün aktörlerin stratejilerini yeniden yapmak zorunda kaldığı bir ortamda hareket alanını büyütmeye ve ayakta kalmaya çalışıyor.

Son birkaç yıldır Türkiye’ye yöneltilen en büyük suçlama, çevresine aşırı müdahil olmaya çalışmak ve bunun sonucunda yalnızlaşmak. Bu suçlamayı yöneltenler, Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı bir sert güç kullanarak çevresine müdahalede bulunmadığını, Türkiye’nin esas meselesinin yumuşak gücünü kullanarak çevresinde sosyo-politik ve sosyoekonomik entegrasyon kuşakları meydana getirmek olduğunu pekala biliyorlar. Söz konusu aktörler gün sonunda evdeki hesabın çarşıya uymadığının, esasında ortada bir çarşının da kalmadığının farkındalar.

Geldiğimiz noktada Türkiye’ye yöneltilen bu suçlamaların haksız yahut kasti olmasının da bir önemi yok. Türkiye bir münazaranın tarafı değil. Türkiye kendisini çevresiyle imkanlar ölçüsünde makul ilişki ve işbirlikleri geliştirebilecek bir konuma taşımak zorunda. Süreci toparlamak, menfaatlerinin peşine düşmek Türkiye’nin öncelikli meselesi.

Ortadoğu bölünmüş devletlerin, mezhep çatışmalarının, terör örgütlerinin ve bölge dışı yayılmacı güçlerin etkisi altında, tam anlamıyla bir kaos ve istikrarsızlık içinde. Bu ortamda Türkiye’nin işi hiç de kolay değil. Türkiye bu kuşatılmışlığa rağmen ve Gezi kalkışmasından bu yana içeride karşı karşıya kaldığı fiili müdahale ve saldırılara rağmen istikrarlı ve öngörülebilir bir ülke olarak varlığını koruyor.

Türkiye, bu istikrarsız bölgede varlığını devam ettirmek, çıkarlarını korumak ve her şeye rağmen büyümesini sürdürmek adına kriz yaşadığı ülkelerle ilişkilerini normalleştirmek zorunda. Türkiye tam da bu gerekçeyle bir süredir İsrail ve Rusya ile ilişkilerini normalleştirmeye gayret ediyordu.

İsrail’le Normalleşme Anlaşması

İsrail’le yürütülen müzakereler 26 Haziran’da sonuçlandı ve 27 Haziran’da her iki ülke başbakanı tarafından kamuoyuna duyuruldu. Her şeyden önce İsrail’le yapılan bu normalleşme anlaşmasının Türkiye açısından bir diplomatik başarı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Türkiye hem şartlarını önemli oranda kabul ettirdi hem de Gazze’deki insani krize müdahil olma imkanı buldu. Bu çerçevede Türkiye bir yandan bölgeye altyapı yatırımları kazandırırken, öte yandan Gazze’ye bir insani yardım koridoru açarak sivil amaçlı yardım malzemelerinin girişini sağlayabilecek.

Bununla birlikte bu anlaşmanın Türkiye’ye sunacağı somut katkıları da göz ardı etmemek gerekiyor. Türkiye’nin ekonomisi ve güvenliği bu süreçten olumlu yönde etkilenecek. Buna mukabil uluslararası alanda Türkiye’ye yönelik negatif algı kampanyaları da gözle görülür bir şekilde azalacak.

Dikkat çekilmesi gereken bir husus da bu normalleşme anlaşmasının Erdoğan liderliğindeki bir Türkiye ile yapılmış olmasıdır. Bu muhataplarımızca arzulanan değil, mecbur kalınan bir husus. Erdoğan’ın gideceğini varsayan, bununla yetinmeyip gitmesi için büyük gayret sarf eden kesimler, gelinen noktada Erdoğan’ın gücünü ve yerini teslim etmiş ve daha fazla kaybetmemek için masaya oturmuşlardır. Umarız bu nokta içerideki Erdoğan düşmanlarınca da görülür.

Rusya Hamlesi Ne Getirir?

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Binali Yıldırım, İsrail’le mutabakata varıldığını duyurduktan hemen sonra Türkiye’den bir başka somut adım daha geldi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Başkanı Putin’e bir mektup göndererek Kasım ayındaki uçak kazası ile ilgili “derin üzüntü duyduğunu” belirtti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, söz konusu mektupta, “Hayatını kaybeden Rus pilotun ailesine bir kez daha acılarını paylaştığımı belirtmek ve taziyelerimi sunmak istiyorum” ifadelerine yer verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı zamanda “Türkiye ile Rusya arasındaki dostane ilişkilerin tekrar tesis edilmesi, bölgesel krizlerin çözümü için işbirliği ve terörle ortak mücadele edilmesi” çağrısında bulundu. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “iki ülkenin, ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla gerekli adımların atılması hususunda mutabık kaldıklarını” duyurdu.

Türkiye’nin Rusya ile arasındaki gerilimi ortadan kaldırmak için attığı bu somut adım, öncelikle iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin yeniden tesis edilmesine imkan tanıyacaktır. Bununla birlikte Suriye krizi başta olmak üzere Rusya ile ihtilaf içinde olunan hususların müzakere edilebilmesini mümkün kılacaktır. Bu süreçte asıl olanın, Türkiye devleti ve milletinin çıkarları olduğu akılda tutulmalıdır.

Türkiye Avrupa Birliği’nin Neresinde?

Madem dostlarımızı artırıyor, düşmanlarımızı azaltıyoruz; bir toparlanma ve iyileşme sürecine girdik; o takdirde Avrupa Birliği (AB) ile gerilmek de neyin nesi oluyor? Bu soruyu sormak hakkımız değil mi?

Elbette hakkımız. Ancak burada göz ardı etmememiz gereken bir husus var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadelerine yansıdığı şekliyle “Türkiye’nin AB’ye rest çekmesi” Avrupa ile ilişkilerimizi toparlamak adına atılmış bir adımdır.

Türkiye-AB ilişkileri bugüne kadar ne yazık ki iki eşit aktör arasında, karşılıklı çıkar temelinde rasyonel bir tarzda yürüyen bir ilişki olamadı. Bu ilişki son dönemde giderek daha sorunlu bir hal almaya başladı. Bunun başlıca nedeni Türkiye’nin karşısında kendi iç bütünlüğünü sağlamış, tutarlı bir aktör bulamaması. Dahası Türkiye’nin AB’nin bir ötekisi haline dönüşmüş olması.

“Türkiye Avrupa’nın neresinde?” sorusunu sormanın tam zamanı. Bana öyle geliyor ki bu soru bugün dün olduğundan daha anlamlı. Fakat bu sorunun öncelikli muhatabı Türkiye değil, AB’dir.

AB, ne yazık ki kendi gerçeğini inkar eden, imkan ve tehditlerini kavrayamayan bir oluşum görünümünde. AB, Türkiye’yi “öteki” olarak görmeyi tercih ediyor. Oysa Türkiye, AB’nin inkar ettiği mukadderatı, bastırdığı gerçeği.

Hatırı sayılır bir süredir AB’nin krizini tartışıyoruz. Bugüne dek bu tartışmanın iki yönü oldu. Birincisi, AB’nin karşı karşıya kaldığı sorunlara bir “birlik” olarak çözüm üretememesi ile ilgiliydi. Bu çerçevede AB’nin 2008 finansal krizi sonrasında ekonomik daralmasından, Arap Baharı ve Ukrayna sorunu karşısındaki siyasal acziyetinden dem vurduk. Son zamanlarda AB’nin Suriye krizi ve onun dolayımında açığa çıkan sorunlarla sahici bir yüzleşme yaşayamamasını da bu bağlamda değerlendirdik.

AB’nin krizi tartışmasının ikinci boyutu birliğin önde gelen ülkelerinde yükselen AB karşıtı seslerle ilgiliydi. Avrupa’da giderek yükselen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi dalgası aynı zamanda AB projesini hedef alıyordu. Avrupa’da AB’yi kendi “ülke çıkarları” için tehdit olarak algılayanların sayısı günden güne artıyor.

Brexit’in Açık Ettiği Gerçek

Britanya’nın 24 Haziran tarihinde AB’den ayrılma kararı alması bu iki boyutlu krizi hem derinleştirdi hem de görünür kıldı. Şu anda karşımızda “siyasi birlik” olarak işlevini yitirmiş, “ekonomik birlik” olarak ise ağır bir travma yaşayan bir AB gerçeği var. Ne gariptir ki AB halihazırda hiç olmadığı kadar “kültürel birlik” görüntüsüne kavuşmuş ve kendi varlığını kültürel bir öz üzerine bina etme arayışı içine girmiştir.

De Gaulle, yıllar yılı İngiltere'nin AB'nin bir parçası olmasına itiraz etmişti. Gerekçesi son derece netti. Ona göre İngiltere, ABD'nin Avrupa'daki Truva atıydı. De Gaulle'ün haksız olmadığı çeşitli kereler görüldü. İngiltere, AB içindeki Amerikan çıkarlarını her daim gözetti ve bu durum özellikle 11 Eylül sonrasında daha net bir hal aldı. Nitekim bu proje uyarınca da İngiltere AB’den ayrılma kararı aldı. Evet İngiltere, oluşacak ekonomik maliyetlere, Londra’nın finans merkezi olarak öneminin azalma riskine rağmen böylesi bir karar aldı.

Bu karar, ne yazık ki Avrupa’nın kendi ürettiği, AB’nin umarsızca izlediği korku siyasetini daha da derinleştirecek. Bu sürecin ana muhatabı da Türkiye olacak. Britanya halkı AB projesini imal edilmiş “Türkiye korkusu”nu bahane ederek terk etti.

Avrupa’nın İrrasyonel Siyaseti

Ne yazık ki Almanya ve Fransa başta olmak üzere AB’nin önde gelen ülkeleri, gündelik siyasi çıkarlar adına “Türkiye korkusu”nu kullanıyorlar. Böylesi irrasyonel bir siyasetin nesnesi olduğu bir noktada Türkiye “rest çekmek” dışında ne yapabilir?

Edgar Morin, “Avrupa hukuktur ama aynı zamanda keyfiliktir. Avrupa demokrasidir ama aynı zamanda baskıdır. Avrupa insan onurudur ama aynı zamanda ırkçılıktır. Avrupa maneviyattır ama aynı zamanda maddiyattır. Avrupa ölçüdür ama aynı zamanda aşırılıktır. Avrupa akıldır ama aynı zamanda düş ve mitostur” der.

Bir süredir AB, Türkiye’ye Avrupa’nın karanlık yüzünü gösteriyor. Türkiye’deki Batıcılar dışında Avrupa’nın aydınlık yüzüne bel bağlayan kaldı mı, onu da bilmiyorum.

Ancak Türkiye, yine Morin’in ifadesiyle “Avrupa’nın taşralaşması”na aldanmayıp Avrupa’nın meselelerine duyarlı olmayı, Avrupa’yı önemsemeyi sürdürmeli. Ancak AB’den çok AB’cilik, Batı’dan çok Batıcılık yapmadan. Bu saatten sonra AB’yi Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sunacak sihirli bir aygıt gibi görmenin bir anlamı yok. AB de AB üyesi ülkeler de öncelikle Türkiye’nin dış ticaret hacmini genişletecek aktörler olarak kıymetlidir. Kıymetli kalmaya da devam etmelidir.


Etiketler »