Kriter > Dosya > Dosya / 28 Şubat Darbesi |

28 Şubat'ın "Gerici" Dayanakları


28 Şubat’ın bin yıl süreceği iddiası “Darbeler neden gerçekleşir?” sorusuna verilen yanlış bir cevaba dayanmaktaydı. Buna göre darbeler gücü sınırsız devlete ya da “ilerici” bürokrasi sınıfına karşı “gerici” toplumsal unsurların oluşturduğu tehdidin bir sonucuydu.

28 Şubat'ın quot Gerici quot Dayanakları

28 Şubat’ın bin yıl süreceği iddiası “Darbeler neden gerçekleşir?” sorusuna verilen yanlış bir cevaba dayanmaktaydı. Buna göre darbeler gücü sınırsız devlete ya da “ilerici” bürokrasi sınıfına karşı “gerici” toplumsal unsurların oluşturduğu tehdidin bir sonucuydu. Darbeler cumhuriyet rejimi ve Atatürk devrimlerini “benimseyememiş” siyasi ve toplumsal aktörlerin devletin kırmızı çizgilerini aşması nedeniyle gerçekleşmekteydi. Darbelerin sona ermesi ise doğal olarak toplumun tamamının söz konusu devrimleri içselleştirerek köklü bir siyasi-kültürel dönüşümün yaşanmasına bağlıydı. Darbelerin nesnesi olarak görülen “gerici” toplumsal kesimlerin sosyolojik olarak ortadan kaldırılması darbeleri sonlandıracaktı.

Bu soruya alternatif cevap arayanlar da aynı şekilde yanılmaktaydı. Örneğin siyasi kültür üzerinden hareket edenler darbelerin otoriter ve ataerkil devletçi zihniyetin bir sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Buna göre Osmanlı’dan günümüze süregiden bu zihni yapılar darbelerin temel gerekçesini oluşturuyordu. Darbeleri engellemenin yolu köklü bir zihniyet dönüşümü yani demokratik zihniyetin siyasete hakim olmasından geçmekteydi. Bunun sağlanabilmesi de darbenin aktörü olan devlet ya da askeri ve sivil bürokrasi sınıfının siyasetteki rolünün geriletilip yerine liberal sivil toplumun hakim olmasıydı.

Bir diğer görüş ise Türkiye’deki darbeleri uluslararası büyük güçlerin özellikle de uluslararası sisteme hükmeden ABD’nin ülke siyasetini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmesine dayandırmaktaydı. Buna göre dış veya iç politikada ABD’nin çıkarlarına ters politikalar yürüten hükümetler kaçınılmaz olarak darbelere maruz kalmaktaydı. Dolayısıyla darbelerin engellenmesi Batı yörüngesinden çıkmak ve ülkede Batı’nın nüfuzunun sonlandırılmasıyla mümkündü.

Bu üç görüş de toplumsal alandaki yapısal faktörleri göz ardı etmekteydi. Ülkede siyasi ve toplumsal aktörler arasındaki güç dağılımında yaşanan değişimler hesaba katılmamaktaydı. Devlete otoriter ve ataerkil bir zihniyetin hakim olması, toplumun Kemalist devrimlere ve bürokratik tahakküme direnmesi veya uluslararası güçlerin kendi çıkarlarına göre ülke siyasetini şekillendirmek istemeleri darbeleri tetikleyebilirdi. Ancak tüm bu faktörler darbelerin iktidar ilişkilerinde neden etkin bir araç olarak kullanıma sokulabildiğini açıklayamamaktaydı. Bunun temel sebebi yalnızca darbeyi yapan aktöre -askeri ve sivil bürokrasi ya da Batı- odaklanılmasıydı. Darbeye maruz kalan siyasi ve toplumsal güçler nesnelleştirilmekte, bir siyasi özne olarak görülmemekteydi. Oysa darbelerin iktidar mücadelesinde etkin bir araç olarak cepte tutulması ve istenen sonuçları doğurması darbeye maruz kalan tarafın yani geniş toplum kesimlerinin zayıf olmasından kaynaklanmaktaydı.

Değişen Güç Dengeleri

“Darbeler neden gerçekleşir?” sorusuna esaslı bir cevap verebilmek için siyasi ve toplumsal alandaki güç dağılımında yaşanan tarihi değişimleri hesaba katmak gerekmektedir. Ülke siyasetinde 1850-1950 dönemine damgasını vuran Sultan ile bürokrasi sınıfı ve aynı zamanda bürokratik oligarşinin kendi içerisindeki çatışmalardı. Bu dönemde demokratik güçler siyaset sahnesinde bir aktör dahi değildi. 1950’lerden günümüze ise mücadele, merkezinde askeri ve sivil bürokrasinin yer aldığı sermaye sınıfı, organik aydınlar, sanatçılar, siyasetçiler ve bunlarla maddi çıkar ve ideolojik ortaklık taşıyan dar toplumsal kesimlerin oluşturduğu oligarşi bloğu ile demokratik halk güçleri arasında cereyan etmiştir. Bu dönemde toplumda iktidar ilişkilerini derinden etkileyen iki büyük yapısal kırılmadan bahsedilebilir:

Birincisi demokratik siyasetin gereği olarak devlet iktidarının kısmi olarak boşaltılıp demokratik güçlerle paylaşılmasıdır. Bu ülke siyasetinde uzunca bir süre devam eden iktidar yapısını hiyerarşik bir düzenden anarşiye (iktidarın kimseye ait olmaması anlamında) dönüştürmüştür. 1850 öncesi dönemde uzunca bir süre Sultan tarafından tek başına sahiplenilen iktidar alanı 1860’lardan sonra bürokratik oligarşik güçlerle Sultan arasında paylaşılmaya başlanmıştır. Saltanatın kaldırıldığı 1922’den sonra ise iktidar tek başına oligarşi tarafından sahiplenilmiştir. Her iki durumda da iktidar topluma kapalı ve mutlak anlamda sahipli durumda olagelmiştir.

Lakin 1950’ler iktidarın topluma açılması ve belli siyasi aktörlerce sahiplenilmesi durumunu radikal bir değişime uğratmıştır. Bu durum hiç şüphesiz demokratik bir rejim arayışı içerisindeki geniş halk kitlelerinin önünü açmıştır. Keza demokrasi toplumda çoğunluğu elinde bulunduran kesimlerin ülke yönetiminde başat aktör olmasını öngören bir rejimdir. İktidar artık bürokrasi ile geniş halk kitleleri arasında yani atanmışlar ile seçilmişler arasında paylaşılmaya başlanmıştır. 1950 sonrasında ülke siyaseti bu paylaşım mücadelesince belirlenmiştir. 1960, 1980 ve 1997 darbeleri bürokratik ve sivil bileşenleriyle oligarşik güçlerin topluca hareket ederek iktidarı kıskanç bir şekilde elde tutmaya çalıştığı ve halkın temsilcilerini “gericilik” ve “bölücülük” gibi ithamlarla iktidar alanından kovduğu kritik anlardır. Bu ani darbe hamlelerini, her darbeden sonra oluşturulan ve eskilerine yenileri eklenen vesayet kurumları ve yapılarıyla iktidarın biraz daha topluma kapatıldığı bürokratik oligarşinin restorasyon süreçleri takip etmiştir.

İkinci yapısal kırılma uzun bir sürece yayılan demokratik halk aktörlerinin oligarşi karşısında sürekli olarak güçlenmesi ve mevzi kazanmasıdır. Bu demokratik rejimin yönetimi halka verme idealinin hayata geçirilebilmesi için pratikte mutlaka gerçekleşmesi gereken bir durumdur. Taşralı alt ekonomik-kültürel sınıflardan oluşan muhafazakar dindar toplumsal çevre yarım asırlık bir süreçte büyük bir sosyolojik gelişim göstererek şehirlileşmiş ve ekonomik-kültürel açıdan sınıf atlamıştır. Bu sosyolojik dönüşümün neticesi ülkede azınlıktaki oligarşik güçlerle çoğunluktaki demokratik güçler arasındaki maddi ve moral güç dengesinin zamanla değişmiş olmasıdır. Uluslararası ilişkilerle ufak çaplı bir analoji yapacak olursak ülkede oligarşik yapıların hegemonyasını mümkün kılan ve darbelere çanak tutan tek kutuplu yapı demokratik güçlerin güç toplamasıyla zamanla çift kutuplu bir yapıya evrilmiştir. Bu çift kutupluluk durumu ülkede 2002’de AK Parti iktidarının kurulmasını mümkün kılmış, daha sonraki süreçte (2002-2010) ise çift kutuplu yapının daha da kökleşmesini sağlamıştır.

2010’da itibaren ise süreç AK Parti’nin temsil ettiği kutbun peyderpey daha da ağır basarak diğer kutbu eritmesi ve ülkeyi tek kutuplu bir yapıya doğru dönüştürmek için yaptığı hamlelerle belirlenmiştir. Bunun iki büyük göstergesinden biri daha önce diğer kutupla hareket eden MHP’nin 1 Kasım 2015 Türkiye genel seçimleri sonrasında AK Parti ile hareket etmeye başlamasıdır. Diğeri ise CHP liderliğindeki muhalefetin siyasi mücadelesini ofansif bir şekilde iktidarı ele geçirmek hedefi etrafında şekillendirmek yerine defansif bir şekilde AK Parti iktidarının genişlemesini ve derinleşmesini durdurma ve engelleme üzerine kurmak zorunda kalmış olmasıdır.

Yeni Darbeler Mümkün mü?

Güç dengelerindeki değişim 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat (1997) gibi darbelerin neden gerçekleştiği ve başarılı olduğunu gösterirken; 27 Nisan (2007) muhtırası, 17-25 Aralık (2013) yargı darbesi girişimi ve 15 Temmuz (2016) askeri darbe girişiminin neden yaşandığı ancak başarısız olduğunu da açıklamaktadır. Demokratik rejimden yana olan siyasi ve toplumsal aktörler güç dengesini kendi lehine değiştirdikçe darbe girişimleri yaşansa bile başarıyla sonuçlanmamaktadır. Daha da ötesi demokratik güçlerin siyasi sistem içerisinde iktidardan aldığı payı artırması en nihayet darbelerin iktidar mücadelesinde etkin bir araç olarak kullanımını tamamıyla ortadan kaldıracaktır. Bu durumda darbe girişimleri istenen sonucu doğurmayacağı gibi başarısızlıkları halinde darbecilerin yargılanmasının önünün açılması yani antidemokratik eylemlerinin cuntacılara bir maliyet üretmesi darbe girişimlerine kapının kapanmasıyla neticelenecektir.

Gerçekten de Haziran 2014’te 1980 Darbesi’ne iştirak edenlerin müebbet hapisle cezalandırılması, halen devam etmekte olan 28 Şubat davasında gelinen nokta ve 15 Temmuz darbe girişimi davalarının hızla devam etmesi Türkiye’de demokratikleşme adına çok önemli bir eşiğin aşıldığını göstermektedir. Darbeleri yargılama süreci ne iddia edildiği gibi bir intikam arayışı ne de mağduriyetlerin giderilmesi ve adaletin tecelli etmesi gibi apolitik bir duruma indirgenebilir. Birbirlerinin karşıtı olan bu süreci apolitik bir biçimde tanımlama girişimleri ülkede gerçekleşen tarihi yapısal kırılmayı gözden kaçırmaktadır. Geniş halk kitleleri 1950’lerden günümüze bir siyasi aktöre dönüşmüş durumdadır ve ülkede güç dengesi sürekli olarak demokratik aktörler lehine değiştirmektedir. Halen süren bu tarihi-yapısal dönüşüm darbeleri imkansız hale getirmektedir.


Etiketler »