Kriter > Dış Politika |

İttifaklar ve Çelişkiler Yumağında ABD’nin Güç Kaybı


Soğuk Savaş’ın ardından ABD hegemonyasının yegane olacağı ve hiçbir devletin Washington’ın karşısında duramayacağı kabul edilmişti. Hatta Fukuyama gibi düşünürler tek kutuplu yeni dünya düzeninde tarihin sonunun geldiği tezini dahi ortaya atmıştı. Fukuyama, Kant’ın “ebedi barış”ının ABD değerleriyle tesis edilebileceğini iddia ediyordu.

İttifaklar ve Çelişkiler Yumağında ABD nin Güç Kaybı

Soğuk Savaş’ın ardından ABD hegemonyasının yegane olacağı ve hiçbir devletin Washington’ın karşısında duramayacağı kabul edilmişti. Hatta Fukuyama gibi düşünürler tek kutuplu yeni dünya düzeninde tarihin sonunun geldiği tezini dahi ortaya atmıştı. Fukuyama, Kant’ın “ebedi barış”ının ABD değerleriyle tesis edilebileceğini iddia ediyordu. Ancak ABD hegemonyası çok geçmeden çatırdamaya başladı ve Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar derin kırılmalar yaşadı. Bu süreçte Beyaz Saray’ın Batı Kanadı gücünü dengede tutmaya ve sorunlara yönelik yeni stratejiler geliştirmeye çalıştı. Öyle ki isimleri sıklıkla duyulan Art, Walt, Layne, Mearsheimer ve Posen gibi stratejistler ABD için reçeteler yazıyordu.

ABD’nin grand stratejileri olarak tartışılan bu reçetelerle tek kutuplu dünyadaki hegemonyanın nasıl sürdürüleceği aranıyordu. Bu girişimlere rağmen ABD’nin yaşadığı güç erozyonu Clinton, Bush, Obama dönemlerinde hızlandı ve Trump yönetimiyle beraber doruk noktasına ulaştı.

ABD’nin dünya siyasetindeki gücünü giderek kaybetmesi dört önemli sonuç doğurdu: Bunlardan ilki ABD’nin yaşadığı hegemonya krizinde farklı ülkelerin alternatif güç odakları olarak öne çıkmasıydı. Bu adaylar Washington’ın içinde bulunduğu bunalımdan yararlanarak dünya sistemindeki yerine geçmeyi hedeflediler. Özellikle Rusya, Almanya ve Çin bu motivasyona sahip ülkeler olarak dikkat çektiler. İkinci sonuç uluslararası sistemdeki güç boşluğunun yarattığı istikrarsızlık oldu. Bu çerçevede Ortadoğu’daki siyasi sorunlar ve terör örgütlerinin yükselişi bunun bir yansımasıydı. Zira hakim güç paradigmasında yaşanan sarsıntılar neticesinde Ortadoğu’daki dengeler yerinden oynadı ve Washington destekli ülkeler otoritelerini kaybetmeye başladılar. Üçüncü sonuç ABD’nin müttefiklerini kaybetmesi oldu. Artık gücün merkezini temsil etmeyen ABD terör sorunu, güvenlik problemleri ve iç savaşlar gibi meydan okumalara karşı müttefiklerinin yanında yer alamadı. Hatta ABD’nin gücünü korumak için geliştirdiği “yeniden mevzilenme”, “kıyıdan dengeleme” veya “geri çekilme” stratejileri sorunun kendisi oluverdi. Son sonuç ise artık ulus-üstü yapıların yetkinliğini kaybetmesi oldu. Bu bağlamda BM, Avrupa Birliği ve NATO gibi yapılar dünya siyasetindeki güç değişimine cevap veremez hale geldi.

ABD uluslararası sistemde yaşadığı hegemonik istikrar problemine ve sorunlara yönelik olarak Obama’dan Trump dönemine devam edecek şekilde “yeniden mevzilenme” ya da diğer adıyla “geri çekilme” stratejisi uyguladı. Bu stratejiyle Washington askeri maliyetlerini kısma, güç dengesini merkeze koyma ve mümkün olduğunca yumuşak diplomasi uygulamayı tercih etti. Keza ABD’nin “zorlayıcı diplomasi” geliştirebilme imkanı daralmıştı. Bu gelişmeler ABD’nin dünya siyasetinde “çıkar odaklı” çelişkiler yaşamasına sebebiyet verdi. Söz konusu çelişkilerden öne çıkanlar ise Ortadoğu’da terör örgütü PKK/PYD ile verilen destek ve Avrupa’dan kopuş ile gelişen NATO tartışmasıydı.

ABD’nin PYD’ye Desteği

ABD dış politikasındaki çıkar odaklı en net çelişki terör örgütü PKK/PYD’ye verilen destekti. Washington’ın gücü hızla yok olurken 11 Eylül saldırısıyla birlikte Bush terörle mücadele için yeni bir strateji ileri sürdü. “Önleyici savaş” olarak anılan bu strateji dahilinde ABD’ye yönelik bir tehdidin sezilmesi durumunda askeri müdahalede bulunulabilecek ve ulus-aşırı operasyonlar yapılabilecekti. Ancak Bush’un öngörüsü beklendiği gibi sonuçlanmadı. Irak’ta terörü engelleme ve Saddam’ın kimyasal silahları gibi bahanelerle ülkeye askeri müdahalede bulunan Bush hem katliamlar işledi hem de bir bataklık meydana getirdi. Bu bataklığı ise PKK başta olmak üzere terör örgütleri zapt etti.

2008 yılına gelindiğinde ABD ekonomik krizle karşılaştı ve Irak’taki gibi savaş harcamaları başkan adayı Obama’nın içe kapanmayı öngören politik söylemleri için elverişli bir ortam hazırladı. ABD’nin masraflarını kısacağını aktaran Obama “yeniden mevzilenme” stratejisini ortaya koyacaktı. Seçildikten sonra Afganistan ve Irak’taki askerlerini çekerek işe başlayan Obama, Bush döneminin bıraktığı istikrarsızlığı derinleştirdi. Irak ve Afganistan’da otoriteyi tesis etmeden ayrıldı ve buraların terör odakları haline gelmesine ses çıkarmadı. Üstelik Arap Baharı ve sonrasında Ortadoğu’da yaşanan bunalım süresince “geri çekilme” stratejisini sürdürdü ve kaos dolu bir bölge ortaya çıktı. Bunun en ciddi görüntüsünü ise Suriye oluşturdu. Beyaz Saray meşru otoritesini kaybetmesine rağmen Şam’a müdahalede bulunmadı. Üstelik 2013’te Esed’in kimyasal silah kullanmasına bile karşı koymadı.

Bu istikrarsız ortamdan halihazırda Irak’ta bulunan terör örgütleri ve Saddam’ın eski milisleri yararlandı. İki terör örgütü (PKK/PYD ve DEAŞ) Irak-Suriye hattında güçlerini artırmaya başladı. Obama ise askeri olarak neredeyse hiçbir şey yapmadı. Sadece SİHA’ları kullandı ve tartışmaya açık “Birleşik Ortak Görev Gücü” üzerinden karşı koyma gerçekleştirdi. Bu karmaşa içerisinde Obama askeri müdahale yapmamak ve masraflarını kısmak için terör örgütlerinden PKK/PYD ile yakınlık kurdu. Washington DEAŞ terörünü PKK/PYD terörüyle bitirmeyi hedefledi. ABD’ye ekonomik maliyet üretmemek için atılan bu adım NATO’nun güney kanadındaki en önemli müttefiki Türkiye’yi rahatsız etti. Obama ise bu rahatsızlığa rağmen örgütü desteklemeyi sürdürdü. Obama’nın ardından Trump da aynı yolu tercih etti ve son tahlilde ABD dış politikası yaşadığı güç krizini aşmak için bir terör örgütünden medet umar hale geldi. Neticede Beyaz Saray Ankara’yı kaybetmekle karşı karşıya kaldı, Suriye’ye çözüm getiremedi ve ülkedeki kaosu derinleştirdi. ABD gücünü sabitlemeye çalışırken yaşadığı çelişkinin sonucunda Türkiye gibi stratejik bir müttefikini kaybetmeye yaklaştı.

ABD’nin Avrupa’dan Kopuşu

Beyaz Saray’ın dış politikasındaki çıkar odaklı diğer bir çelişki ABD’nin Avrupa’dan kopuşu ve artık Batı’nın yekpare bir halde olmayışıydı. Bu bağlamda Washington’ın yaşadığı hegemonya sorunu, transatlantik ilişkileri değiştirmeye başladı. Özellikle Avrupa’daki merkezi güçler İngiltere, Fransa ve Almanya üçgeninde ABD’ye bakışta farklılıklar meydana geldi. Bu bağlamda Almanya, ABD’den boşalan güce aday oldu ve Trump-Merkel gerginliği bunun yansımasını meydana getirdi. Beyaz Saray Avrupa’dan kopuşunu NATO’daki yük paylaşımına kıta ülkelerinin daha fazla yardım etmesini dile getirerek, Brexit sonrasında İngiltere’ye destek vererek ve AB ordusu PESCO girişimlerine karşı duyarsız kalarak ortaya koydu. Özellikle NATO konusu ABD’nin güç kırılmasında çıkar odaklı dış politikasının nasıl çelişkiler ortaya çıkardığını iyi şekilde göstermekteydi. Avrupa’nın doğu kapısındaki Rus varlığına karşı NATO’nun kritik önemini göz ardı eden Trump -tıpkı Obama gibi- ekonomik maliyetlere odaklanarak hegemonya krizini hızlandırıyordu. Bu bağlamda Atlantik’in iki yakasının ayrışması ABD gücünün parçalandığının en net kanıtıydı. Ortaya çıkan çelişki ise Batı hakimiyetindeki güvenlik paradigmasının yine Batı eliyle yok olmasıydı.

ABD’nin Türkiye Krizi

ABD dış politikasındaki çıkar odaklı çelişkilerden en çok etkilenen ülke ise Türkiye oldu. Zira Washington, Ankara’nın mücadele ettiği terör örgütleri FETÖ ve PKK/PYD’ye açıktan destek vermişti. ABD, Türkiye’de 17-25 Aralık süreciyle emniyet ve yargıyı, 15 Temmuz darbe girişimiyle iktidarı gasp etmeye çalışan FETÖ’ye açıktan yardım sağlıyordu. Öyle ki Washington, ülkesinde bulunan FETÖ liderini iade etmiyor, örgüt militanlarını saklıyor ve hatta bu terör örgütünün Türkiye aleyhinde lobicilik yapmasına göz yumuyordu. Bu durum ABD ve Türkiye arasındaki bağları neredeyse kopma noktasına getirdi ve iki ülke arasındaki stratejik müttefiklik derin bir kırılma yaşadı.

Washington’ın Ankara ile yaşadığı çıkar odaklı çelişkileri terör örgütleri üzerinden sürdü. Nitekim NATO müttefiki Türkiye, Suriye sınırında PKK/PYD ve DEAŞ gibi terör örgütleriyle sahada mücadele ederken Washington İttifak’ın yük paylaşımı yapmasından ve ekonomik maliyetlerinden bahsediyordu. Beyaz Saray’ın NATO üzerinden Ankara ile yaşadığı çelişki bununla da sınırlı değildi. NATO için kritik öneme sahip İncirlik Üssü ve Kürecik Radarı gibi askeri merkezler Türkiye’de bulunuyordu. Bu bağlamda ABD ile Türkiye arasında NATO üzerinden bu denli entegrasyon bulunurken Washington’ın Suriye iç savaşında PKK/PYD’ye silah sağlaması, tek kutuplu hegemonyaya dayalı güvenlik paradigmasının çöktüğünü bir kez daha ortaya koyuyordu.

Sonuç olarak ABD’nin hegemonya krizi yeni dünya sisteminin habercisi oldu. Bugün artık hakim güç merkezi olarak gösterebileceğimiz bir yer bulunmuyor. Asya’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Amerika’ya kadar farklı coğrafyalarda bölgesel hegemonlar Washington’ın gücünü ele geçiriyor. ABD ise bu durumun önüne geçmek için çıkar odaklı çelişkilerle dolu bir dış politika sergiliyor. Nitekim ABD, Ortadoğu’da PKK/PYD gibi bir terör örgütünü destekliyor ve bölge gerçeklerini hiçe sayıyor. Avrupa’da İngiltere hariç kıta ülkelerinden giderek uzaklaşıyor ve klasik müttefikleri birer birer karşı güç odakları haline geliyor. Beyaz Saray NATO’yu sorguluyor, Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlamak için bir ordu (PESCO) kurmasına dahi ses çıkarmıyor. Bu sürecin kazananları ise Rusya ve Çin gibi küresel hegemon adayları oluyor.


Etiketler »