Kriter > Dosya > Dosya / 28 Şubat Darbesi |

Temmuz Sıcağı Şubat Ayazını Unutturur mu?


Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Haziran seçimleri öncesinde seçmene yaptığı çağrıda Türkiye’nin önündeki yapısal sorunları çözülebilmesi için Meclise yerli ve milli 400 milletvekilini göndermelerini istemişti. Bu çağrı o zamanlar seçim atmosferi içerisinde tam olarak anlaşılamadı.

Temmuz Sıcağı Şubat Ayazını Unutturur mu

Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Haziran seçimleri öncesinde seçmene yaptığı çağrıda Türkiye’nin önündeki yapısal sorunları çözülebilmesi için Meclise yerli ve milli 400 milletvekilini göndermelerini istemişti. Bu çağrı o zamanlar seçim atmosferi içerisinde tam olarak anlaşılamadı. Muhalefet çağrıyı “Cumhurbaşkanı AK Parti için 400 milletvekili istedi” şeklinde yorumlarken, çarpıtmayı siyaset aracı edinmiş olanlar “Erdoğan 400 milletvekili vermezseniz çözüm süreci biter, dedi” yalanını dolaşıma soktular. Halbuki Erdoğan’ın hem ilgili açıklaması hem de konuyla alakalı yaptığı diğer açıklamalar çerçeveyi çok net çiziyordu. Öncelikle Cumhurbaşkanı AK Parti’ye oy istemekten ziyade Türkiye’nin temel meselelerini çözmek için ortak iradeye sahip 400 milletvekiline duyulan ihtiyaçtan bahsediyordu. 400 milletvekili açıklamasında yeni anayasa, başkanlık sistemi ve diğer yapısal sorunlardan bahsetmesi bu niyeti ortaya koyuyor.

O günün şartlarında ne 7 Haziran’da ne de takip eden 1 Kasım seçimlerinde Erdoğan’ın arzuladığı yerli ve milli 400 milletvekili tablosu oluşmadı. AK Parti yüksek bir oy oranı ile iktidar olmuş, hükümet kuracak ve yasa değiştirecek çoğunluğu tek başına elde etmiş ancak yeni anayasayı yapacak, hükümet sistemini değiştirecek milletvekili sayısına ulaşamamış ve bunların ötesinde Türkiye’nin daha köklü ve yapısal meselelerinin çözümünü sağlayacak siyasi atmosfer oluşmamıştı.

Takvimler o karanlık geceyi, Türkiye tarihindeki en hain girişimi, 15 Temmuz kalkışmasını gösterene kadar ufukta umut gözükmedi. Ancak karanlık gecenin sabahı aydınlık oldu, Türkiye 15 Temmuz ihanetini bertaraf etmenin şükrünü ve şehitlerinin hüznünü yaşayarak yaralarını sararken yerli ve milli siyaset zeminini inşa etmesini bildi. Yenikapı’da oluşan beraberlik görüntüsü devam eden süreçte safralarından kurtularak netleşti. AK Parti ve MHP ülkenin içerisinde bulunduğu şartlarda temel meselelerde ortak hareket etme kararı aldılar.

Hükümet sistemi sorununa çözüm buldular, Meclis İçtüzüğü’nü değiştirdiler, terörle mücadelede ülke menfaatini önceleyerek beraber hareket ettiler ve elan seçim sistemi ve uyum yasalarını değiştirmek için iş birliği yapıyorlar.

Özellikle terörle mücadelede ve uluslararası alanda ülkemize yönelmiş olan tehditlerin bertaraf edilmesi konusunda iş birliğinin kapsamı iki partinin siyasi tabanını aşarak genişledi. Bugün Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki terör örgütü PKK/PYD kontrolündeki Afrin’e düzenlediği Zeytin Dalı Harekatı’nın arkasındaki kamuoyu desteği yerli ve milli siyasetin geniş zemini hakkında yeterince bilgi vermektedir. Aynı geniş destek dış politikada da etkisini göstermektedir. CHP toplumun ana aksından kopup HDP ve diğer marjinal örgütlerin çizgisine yaklaştıkça parti tabanının merkezdeki kısmı terörle mücadele ve dış politika konusunda AK Parti ve MHP’nin başını çektiği yerli ve milli siyasete yaklaşmaktadır.

Tesis edilen yerli ve milli ittifak başlı başına değerlidir. Türkiye terör sorununu çözse de, gerekli anayasal değişiklikleri yapmak için gerekli olan Meclis çoğunluğuna AK Parti tek başına sahip olsa da, uluslararası alanda ülkemize yönelmiş olan tehdit tümüyle bertaraf edilse de ülke menfaatini ilgilendiren alanlarda söz konusu yerli ve milli cephe muhafaza edilmeli, genişletilmeli ve daha etkin hale getirilmelidir. Ancak bu birlikteliğin kıymeti geçmişin hukuki ve siyasi mirasının yok sayılmasını gerektirmez. Aksine yerli ve milli birlikteliğin devamı için eski defterler açılmalı, gerekiyorsa hukuki ve siyasi bedel ödenmelidir.

28 Şubat’ın Ödenmeyen Hesabı

21. yıl dönümüne yaklaştığımız 28 Şubat askeri müdahalesi tam da bu türden bir geçmişi barındırıyor. 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a uzanan köprü üzerinde yaşanan gidiş gelişler, al-verler, değiş-tokuşlar aradan geçen on dört yılda köprünün altından akan suyun alıp götüremeyeceği ağırlıkta. Öncelikle bugünün siyasi birliktelikleri ülke menfaatine olsa bile geçmişte işlenen suçların üzerini örtmez. İster FETÖ’cü, ister Atatürkçü, ister devrimci, isterse de mezhebi temelli olsun dünyanın her yerinde herhangi bir zaman diliminde kurulmuş olan herhangi bir ordu içi cuntanın anayasal bir suç olduğu ortadadır. Üstelik 28 Şubat örneğinde kuvveden fiile geçmiş bir cunta ile karşı karşıyayız, tıpkı 15 Temmuz’daki gibi. 28 Şubat’ın darbeci generalleri “Gerekirse silah kullanırız” diye açıktan tehdit ettiler.

Millete çevirdikleri namlularını ateşleme ihtiyacı hissetmeseler de tankları Ankara Sincan’da yürüterek kullandılar.

Hukukun yanında siyaset de 28 Şubat ile hesaplaşmayı gerektiriyor. 28 Şubat yaşanmamış olsa FETÖ’cüler 15 Temmuz’a giden yolu bu kadar kolay katedemezlerdi. 28 Şubat’ta milletin eline ayağına geçirilmeye çalışılan bukağılar 2002’den bu yana kırılmasa, faillerinin çok arzuladıkları gibi 28 Şubat bin yıl devam etse, siyasetin ve toplumun 15 Temmuz kalkışmasına direniş imkanı kalmazdı. 28 Şubat’ın Atatürkçü ve darbeci generallerinin Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ihraç ettiği muhafazakar ve vatansever subayların boşalttıkları alan FETÖ’cüler tarafından dolduruldu. FETÖ’cüler generallerin ordu içerisinde ve toplumda çıktıkları irticacı sürek avının kaldırmış olduğu toz dumanın arkasına gizlenebildi. Dahası var. Bugün herkes kendine şu can yakıcı soruyu sormalı: Muhafazakar toplum kesimlerinin devlet kurumlarındaki varlığı doğal mecrasına bırakılsa, kendini devletin bekçisi ilan eden Atatürkçü generaller muhafazakarları askeri ve sivil bürokrasiden “temizleme”ye çalışmasa, özetle irtica ile mücadele adına anti muhafazakar bir kadrolaşmaya gidilmese, FETÖ’nün henüz bir cemaat kimliği ile bilindiği zamanlarda uyguladığı “muhafazakar kadrolaşma” toplumun farklı kesimlerinden destek alır mıydı?

Sorunun cevabı az çok belli. FETÖ devletin ceberut laiklik uygulamasının muhafazakar toplum kesimlerine uyguladığı baskının arkasına saklanmıştır. 28 Şubat ruhu ve uygulamaları bir tarafta devletin diğer tarafta da dindar görünümlü bir unsurun yer aldığı her ikilemde muhafazakarları dindar gözükenden taraf olmaya mecbur bırakmıştır.

28 Şubat ruhu ve uygulamaları 15 Temmuz’a giden yolun taşlarını döşedi. Bir de 15 Temmuz’un kendisi var. 15 Temmuz gecesinde FETÖ’cü girişimin durdurulmasında en büyük payın Türk toplumuna ait olduğu herkesin üzerinde ittifak ettiği bir gerçek. Şüphesiz 15 Temmuz direnişi bütün kesimleri ile toplumun tamamına ait. Ancak bu bütünlük içerisinde muhafazakar toplum kesimlerinin öncü rolü de ayrıca vurgulanmayı hak ediyor. 28 Şubat’ın düşman olarak algıladığı, toplumsal hayattan silmeye çalıştığı, kamu görevinden ihraç ettiği insanlar; irticacı olarak fişlediği, denetimlerle ve cezalarla canından bezdirdiği, zorlama ve tehditlerle sindirdiği sivil toplum örgütleri 15 Temmuz gecesinde ve sonrasında ön safta yer aldılar. Üstelik ordunun bir kısmını ele geçirmiş olan FETÖ’cülere direnirken FETÖ virüsü bulaşmamış olan kısmını da suçlamamaya ve incitmemeye azami özen gösterdiler. Şüphesiz 28 Şubat ruhu 2002’den bu yana geriletilmemiş, devletle muhafazakar toplum kesimleri arasındaki mesafe ortadan kaldırılmamış olsaydı tablo çok daha farklı cereyan edebilirdi.

Geleceğe Borçlu Yürümeyelim

Örnekler çoğaltılabilir ancak şu gerçek şüpheye mahal bırakmayacak netlikte ortada: Türkiye ileride başka bir girişime hedef olup beka sorunuyla karşı karşıya kalırsa, aynı yerli ve milli ruhun diri ve dinç olup ülkeyi düzlüğe çıkarmasını istiyorsak 28 Şubat’la hesaplaşmalıyız. 28 Şubat hesaplaşması 15 Temmuz sonrası oluşan mutabakatı bozmaz, aksine yarınlara taşınabilmesi için elzemdir. Bugün 28 Şubatvari bir girişim çok uzak gözükebilir. AK Parti’nin on beş yıllık iktidarı boyunca 28 Şubat meşruiyetini yitirmiş; başörtüsü yasağı, imam hatiplere katsayı engeli, irtica fişlemeleri, parti kapatmalar gibi uygulamalar çok geride kalmış gibi gözükebilir. Ancak siyasi ve hukuki alanda tam anlamıyla bir hesaplaşma olmazsa -etkin olmasa da- 28 Şubat virüsünün varlığı yarınlara taşınır. Bünye bugün dirençli olduğu için mikrop faaliyete geçemez ancak yarın zayıf yakalanma riski her zaman var olacaktır. Askeri müdahaleleri siyasi lügatimizden silmek, azgın azınlıkların topluma rağmen devlete el koymasını kalıcı olarak engellemek, toplumun azınlık veya çoğunluk herhangi bir kesimini düşmanlaştırma imkanını ortadan kaldırmak için elimizin yettiği bütün askeri müdahalelerle mücadele etmeli, onları mahkum etmeli ve faillerini cezalandırmalıyız.


Etiketler »