Kriter > Dış Politika |

Filistin’de Engelleri Aşmak Mümkün mü?


Papa 2. John Paul’un Filistin-İsrail sorununun çözümü ile ilgili şöyle bir sözü vardır: “Bu sorunun çözümü için iki yol bulunuyor: ilki gerçekçi yol, ikincisi ise mucizevi olan yol.

Filistin de Engelleri Aşmak Mümkün mü

Papa 2. John Paul’un Filistin-İsrail sorununun çözümü ile ilgili şöyle bir sözü vardır: “Bu sorunun çözümü için iki yol bulunuyor: ilki gerçekçi yol, ikincisi ise mucizevi olan yol. Gerçekçi olan yol meselenin ilahi bir müdahale ile çözülmesidir, mucizevi olan yol ise tarafların gönüllü olarak aralarında anlaşmaya vararak çözmeleridir.”

Biraz ümit kırıcı bir yorum olsa da Filistin-İsrail sorunu ile ilgili geldiğimiz noktadaki durumu oldukça iyi ifade eden bir tespittir. 1993’te resmen başlayıp 2000 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Kudüs’e yönelik provokatif adımı ile sona eren Oslo Barış süreci bu sorunun barışçıl yöntemlerle çözülebileceğine yönelik umutları yeşerten önemli bir deneyim olmuştur. Ancak o dönem yeşeren umutlar yakın geçmişte bölgede yaşanan olumsuzluklar nedeniyle kurumaya yüz tutmuştur. ABD Başkanı Donald Trump’ın Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı ise Filistin meselesinin adil bir şekilde çözülebilmesine yönelik beklentilere ket vurmuştur. ABD, İsrail yanlısı pozisyonunu korusa da geçmişte barışa yönelik üçüncü taraf rolleri oynamıştı. Bugün ise dünya kamuoyunu karşısına alarak vermiş olduğu Kudüs kararı sonrasında konunun doğrudan tarafı olmaya karar vermiştir.

Trump’ın Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı ile Washington bu çatışmada taraf olmuş, İsrail’in yanında net bir pozisyon almayı tercih etmiştir. Uluslararası toplumun Trump’ın hesapsız kararına verdiği tepki ise Filistin halkının haklarını muhafaza noktasında umutları yeniden yeşerten bir adım olmuştur. Trump’ın kararı BM Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamalarda destek bulamamış, ABD ve İsrail bu oylamalarda yalnız kalmıştır. Türkiye’nin Kudüs meselesi ve Filistin halkının hakları konusundaki tutumu ise uluslararası camiada sürükleyici bir rol oynamıştır. Bütün bu yaşananlar sorunun çözümüne yönelik somut sonuçlar ortaya koymamaktadır. Ancak mevcut tıkanıklığı açmaya yönelik yeni durumun ortaya çıktığını göstermektedir.

Oslo Barış Süreci ve Filistin’in Uluslararası Camiada Yalnızlaşması

Oslo Barış Süreci’nin (1993-2000) sona ermesi ve Aksa İntifadası sonrasında Filistinliler açısından işler son derece olumsuz bir noktaya evrilmiştir. 11 Eylül’ün ardından teröre karşı küresel savaş söylemi Irak ve Afganistan işgalleri Filistin davasının uluslararası destekçilerini büyük ölçüde caydırdı. Irak, Suriye ve Yemen’de yaşanan iç savaşlar ise bölgedeki aktörlerin kendi güvenliklerine odaklanmalarına neden oldu. Filistinliler uluslararası camiada kademeli olarak yalnızlaştı. Filistin meselesini İran’ın sahiplenmeye başlaması Sünni Arapları Filistin’e destek verme noktasında daha da caydırdı. Türkiye ve Katar’ın dengelemeye yönelik girişimleri ise Batı kamuoyları ve Körfez ülkeleri arasında eleştirilere neden oldu.

İsrail’in hem Araplar hem de Filistinliler ile ilişkilerinde kullandığı bir müzakere stratejisi varsa bu kısaca “bölerek parça parça sindirme” stratejisidir. İsrail hazmedemeyeceği parçaları öncelikle daha küçük parçalara böler, bu parçalar içinden işine gelen ve öncelikli olarak sindirebileceğini alır, sindirmesi zor olanları da konjonktür değişinceye kadar sürüncemede bırakır. Sürünceme esnasında ise kendi iç siyaset tartışmalarında bir dengeleyici işlev görür. Konular içerisinde kendisi açısından hayati olanları alıp önemli olmayan ve çok maliyetli olanları karşı tarafa bırakır. Kendisi açısından önemli fakat şimdilik istediği sonucu alamayacağı bir ortam varsa erteler ve daha uygun şartlar oluşunca yeniden dener.

Sorunun bugüne dek çözülememiş olmasının birinci derecedeki sebebi ABD’nin İsrail’e vermiş olduğu orantısız ve şartsız destektir. Üstelik ABD kendi müttefik ve ilişkide olduğu aktörleri bu doğrultuda zorlayıcı çabalar içerisinde bulunmuştur. İsrailli yetkililer ise Obama gibi bu çerçevenin dışına çıkan ABD başkanlarını kabul etmemişlerdir. Dünyanın süper gücünün BMGK dahil bütün platformlarda arkasında olduğunu bilen İsrailli siyasetçiler adil bir anlaşmaya yanaşmamışlardır.

Soğuk Savaş’taki baskının kalkması ABD’nin uluslararası ortamlardaki etkisini artırmıştır. Son olarak da Irak, Suriye ve Lübnan devlet yapılarının çökmesi, İran’ın baskı altında tutulması, Türkiye’nin ABD tarafından terörle terbiye edilmeye çalışılması ve Katar’a Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ambargosu uygulanması İsrail açısından oldukça elverişli bir ortam oluşturmuştur. Meselenin çözülmesi için yakın vadede tek gerçekçi yol “ABD’nin Filistin’e değil İsrail’e gerçek bir baskı uygulayarak barışa zorlamasıdır.” ABD’nin bu konuda “adil” davranacağını duyurması bile İsrail açısından ciddi bir baskı olarak algılanabilir.

İsrail ile Filistin arasında böylesi asimetrinin olduğu bir ortamda, İsrail tarafı müzakere ve çözümden yana istekli olmamıştır. Tel Aviv’i müzakere masasına iten 1987’de başlayan Birinci İntifada olmuştur. Taraflar arasındaki güç asimetrisinin bu derece fazla olması İsrail açısından müzakereyi cazip bir seçenek haline dönüştürmemiştir. İsrail başarılı bir şekilde Arap-İsrail sorununu Filistin-İsrail sorunu haline hatta HAMAS-İsrail sorunu haline indirgemeyi başarmıştır. Böylesi bir tabloda sorunun müzakere ile çözülmesine dair bir iştiyak doğmamıştır.

Filistin-İsrail sorunun barışçıl yollarla çözümünün halen mümkün olduğuna inananlardanım. Ancak barışçıl çözümün elde edilebilmesi için öncelikle ortaya daha dengeli bir durumun çıkması ve anlaşmamanın İsrail açısından da bir maliyeti olduğunun anlaşılması gerek. Süreç içerisinde ortaya çıkan bütün şiddet dalgaları İsrail’in işine yarayıp radikal sağ kanadını güçlendirirken meseleyi müzakere ile çözme yanlısı olan kesimin pozisyonunu zayıflatmıştır.

Filistin kanadının barış umudunu kıran her girişim ise radikal grupların toplumsal meşruiyet zeminini genişletmiştir. Müzakereler konusunda daralan bu ortam elbette ki güç asimetrisindeki avantajlı tarafa yani İsrail’e daha fazla yaramıştır. Filistin tarafı ise yaşamış oldukları adaletsizlikleri dünya gündeminde tutabilmek için yeni bir intifada haricinde bir seçenek bulmakta zorlanmaktadır.

Yeni Bir Müzakere Sürecinin Başlamasının Şartları

İsrail’in tekrar ciddi bir müzakere tarafı haline dönüşmesi için dört maddede özetlediğim yapısal bazı değişimler gerekmektedir:

  • ABD’nin desteğini çekmesi
  • Yeni bir intifada başlaması
  • Yeni bir intifada başlaması
  • Meselenin HAMAS-İsrail meselesi olmaktan çıkıp tekrar yapısal değişime uğraması yani Arap-İsrail veya daha büyük bir mesele olarak Müslüman-İsrail sorunu olarak tekrar uluslararası toplumun öncelikli sorunlarından biri olarak algılanmaya başlaması

İslam dünyasının içinde bulunduğu etnik, mezhepsel ve ideolojik bölünmüşlük hali 11 Eylül sonrasındaki ABD işgalleri ve son olarak İslamofobi, Suudi Arabistan ve BAE üzerinden baskılar bu noktada devreye girerek İsrail’in işgal politikalarını sürdürebilmesi açısından elverişli ortam oluşturuyor.

Bu noktada ABD’nin dengesizliğini bir ölçüde dizginlemek ve bu konuda yapıcı adımlar atmaya zorlamak mevcut yapısal tıkanıklığı aşabilmek açısından en etkili seçenek olarak görünmektedir. ABD askeri gücü, uluslararası kurumlardaki etkinliği ve BM Güvenlik Konseyindeki veto yetkisini de kullanarak sorunun çözümü noktasında oyun bozan rolü oynamaktadır. Oslo Barış Süreci’nde üçüncü taraf olarak yapıcı roller oynama çabası içerisindeki ABD bugün sorunun tarafı haline dönüşmüştür. Bu aşamada ABD’nin arabuluculuk konumundan ayrılması yeterli değildir. Alternatif aktörlerin ABD’nin yapıcı olmayan rolünü dengelen rol oynamaları gerekmektedir. ABD’nin yanı sıra Rusya, Çin ve AB’nin de mensubu olduğu “Ortadoğu Dörtlüsü”nün İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) da dahil ederek daha etkin bir şekilde devreye girmesi çözüm yönünde yeni bir momentum yakalanmasına kapı aralayabilir. İsrail ile ABD üzerinde ancak bu şekilde dengeleyici baskı oluşturulabilir.

Filistin meselesinin yapısal tıkanıklığının aşılabilmesi açısından zor olsa da diğer bir seçenek olayın daha büyük bir sorun haline gelme potansiyeli olduğunun görülmesidir. Arap ve İslam aleminin hatta Hristiyanların da konuyla yakından ilgilendiği ve bu noktada bazı sert adımlar atılabileceklerinin ortaya konulabilmesidir. İİT’nin Kudüs konusundaki kararı ve Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devletinin uluslararası açıdan tanınması yönündeki girişimler bu yönde atılmış etkili adımlardır. Ancak bu adımların somut neticeleri gösterilmelidir. Kudüs ve Filistin’in daha geniş kapsamlı bir boyutu ve sonuçlarının olduğunun ABD ve İsrail’e gösterilmesi bu açıdan önem arz etmektedir.

Üzerinde durulması gereken diğer bir hassas konu ise Musevileri ve İsrail’i topyekün hedef alan açıklama ve tavırlardan kaçınmaktır. İsrail içinde sorunların barışçıl müzakereler yoluyla çözülmesinden yana olan kesimler vardır. Musevi diasporasının yurt dışındaki uzantıları arasında da benzer bir yaklaşıma sahip olanlar mevcuttur. Muhtemel bir barışın opsiyonlarından biri de İsrail içerisinden çıkabilecek makul çizginin canlı tutulmasıdır. ABD’nin Kudüs kararı görünüşte Filistin halkının aleyhinedir ancak uluslararası camianın Türkiye öncülüğünde Trump’ın kararına karşı gerçekleştirdiği dayanışma adil bir çözüm için yeni bir farkındalık oluşturmuştur.


Etiketler »