Kriter > Dış Politika |

Alternatif Dış Politikada Kurumsallaşma Dönemi


Türkiye dış politikadaki toptancı bakış açısını terk ederek ve her aktörle ilişkilerini sektörlere bölerek yürütüyor. Herhangi bir devletle bir konuda sorun yaşarken başka bir konuda iş birliği yapmaya devam edebiliyor.

Alternatif Dış Politikada Kurumsallaşma Dönemi

Türkiye’nin alternatif siyasi ve ekonomik arayışları da ABD’nin Türkiye karşıtlığı da salt son zamanlarda yaşanan sorunların bir sonucu değildir. Hem Türkiye’den hem ABD’den hem de değişen uluslararası sistemden kaynaklanan nedenlerle Washington ve Ankara farklı bir dış politika arayışı içerisindedir. Türkiye ile ABD siyasetleri yanında iki ülke arasındaki ilişkilerin doğasının da sistemik değişimden ve iki ülkenin bu değişim sürecindeki yerinden etkilenmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla bütün dünyada siyasetin kartları yeniden karılırken Türkiye ile ABD’nin de milli menfaatlerinin gereği dost ve düşman tanımlamaları ve yeni siyaset arayışları olacaktır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki mutlak askeri ve ekonomik üstünlüğünde aşınma olan ABD, Soğuk Savaş rekabet ve çatışmasını kazandıktan sonra hegemonyasında sorunlar çıkmaya başladı. Özellikle diğer küresel aktörlerin ekonomik alandaki başarıları ABD’yi zor durumda bıraktı. ABD artık uluslararası güvenlik ve serbest ticaret gibi küresel kamusal malları temin etmek istemiyor. Bugün itibarıyla inşa edici gücünü önemli ölçüde yitirmiş olsa da mutlak imha edici gücünü muhafaza etmesi, ABD’nin tek yanlı ve rızaya dayanmayan ilişkilerinin temel kaynağıdır. Türkiye de bu yeni ilişki biçiminin en önemli hedef ülkelerinden biridir.

Soğuk Savaş döneminin kalıplaşmış hiyerarşik ilişkisi içerisinde Türk dış politikası daha çok Batı bağımlı olarak şekillenmişti. Siyasi ve ekonomik kalkınma hamleleriyle birlikte AK Parti döneminde Türkiye öncelikle bu ilişkiyi değiştirmek istiyor. Bunu da bir ABD veya Batı karşıtlığı olarak değil ülkenin geleceğini inşa etmenin temel bir aracı şeklinde gerçekleştirmek niyetinde. Küresel aktörler arasındaki rekabet ve çatışmadan en az hasarla çıkmayı hedef edinen Türkiye, siyasi ve ekonomik alternatifler oluşturmaya çalışıyor.

Yeni Dış Politika Anlayışı

Çok yönlü ve geniş kapsamlı olan bu değişim hamlesinin temel unsurları ise şunlardır: Öncelikle Türkiye Soğuk Savaş döneminin ideolojik ortamını geride bırakarak tüm ilgili aktörlerle ilişkilerini rasyonel/ pragmatik bir temelde ve Ankara merkezli bir şekilde geliştirmeye çalışıyor. Türkiye’nin milli menfaatlerini merkeze almayı gerektiren bu tutum bütün devletlerle ilişkilerin asıl belirleyeni oldu. Türkiye bunun gereği olarak dış politikadaki toptancı bakış açısını terk ederek ve her aktörle ilişkilerini kompartımanlara/sektörlere bölerek yürütmeye çalışıyor. Diğer bir ifadeyle herhangi bir devletle bir konuda sorun yaşarken başka bir konuda iş birliği yapmaya devam edebiliyor.

İkinci olarak Türkiye, Soğuk Savaş döneminde kendisine biçilen rolü oynamak yerine, dış politikada inisiyatif almaya başladı. Son dönemde yüksek profilli ve proaktif bir dış politika eğiliminde olan Türkiye, aldığı inisiyatiflerle uluslararası siyasetin bağımsız bir aktörü haline geldi. Ortadoğu ve Balkanlarda –bazılarında başarı da sağladığı– çok sayıda arabuluculuk faaliyeti gerçekleştirdi. Son dönemde dünyada en fazla (yurt içi hasılaya oranı itibarıyla birinci, toplamda ikinci) kalkınma ve insani yardım faaliyetlerinde bulunan ülke oldu. Modern tarihinde ilk kez topraklarının dışında askeri üsler kurmaya başladı.

Sınırının güneyindeki Irak ve Suriye’nin kuzeyi dışında Katar ve Somali’de kalıcı askeri üsler kurdu. Böylece kendisine yönelik tehditleri sınır dışında tanıma, karşılama ve engelleme stratejisini geliştirdi.

Üçüncü olarak Türkiye dış politikada önemli açılımlar gerçekleştirdi, yeni açılımlar gerçekleştirmeye de devam ediyor. Orta büyüklükte etkili bir uluslararası aktör olarak Türkiye, çok boyutlu ve karşılıklı bağımlı bir dış politika ağı geliştirmeye çabalıyor. Farklı kimliklerinin gereği olarak farklı alanlarda ve konularda açılımlar gerçekleştirdi. Güvenlik konusunun dışında diplomasi, ekonomi ve kültür gibi konuları daha çok önemsemeye başladı. Başka bir açılım boyutu ise coğrafi olandır. Batılılık Türkiye’nin kimliklerinden sadece bir tanesidir. Müslüman bir ülke olmanın gereği olarak Müslüman coğrafyaya açılımlar gerçekleştirildi. Osmanlı bakiyesi bir devlet olarak “gönül coğrafyası” olarak nitelendirilen eski Osmanlı coğrafyasına etkili bir yapıcı aktör olarak yeniden döndü. Diğer taraftan Osmanlı devletinin küresel aktör olma mirasını üstlenen Türkiye, Batı dışı ülkelerle eski ilişkilerini canlandırmaya ve yenilerini geliştirmeye çalışıyor.

Dördüncü olarak bu yeni açılımların da bir gereği olarak Türkiye, mevcut küresel düzene eleştiriler getirmeye başladı. Derin bir yapısal kriz içinde bulunan ve sorunları çözmede yetersiz olan bugünkü uluslararası sistemin ıslah edilmesi çağrısı yapıyor. Batı sisteminin içinden bir ülke olarak, mevcut siyasi sisteme muhalefet yaparak eşit ve dengeli bir siyasi yapı talep ediyor. Bu bağlamda, Türkiye pek çok uluslararası platformda, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin yapısının en kısa sürede değiştirilmesi ve bu yapının dışında kalan aktör ve medeniyet havzalarının küresel sistemde temsil edilmesi gerektiğini dile getiriyor.

Alternatif Dış Politikada Kurumsallaşma Dönemi-Muhittin AtamanErdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Görevine Başlama Töreni’ne, Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Sani, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Bosna Hersek Başkanlık Konseyi Başkanı Bakir İzzetbegoviç, Bulgaristan Cumhurbaşkanı Ruman Radev, Pakistan Cumhurbaşkanı Memnun Hüseyin ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic de katıldı.

Türkiye, bu temel hususları gerçekleştirmek için realist bir bakış açısıyla hareket etmekte. Diğer bir ifadeyle küresel gidişatı değiştirmek veya etkilemek için öncelikle bölgesinde etkili bir aktör olması gerektiğinin farkında. Dünyanın en nüfuz edilebilir ve potansiyel olarak en istikrarsız bölgelerinin ortasında bulunan Türkiye, öncelikle bölgesindeki istikrarsızlaştırıcı gelişmelerin beraberinde getirdiği engellerle uğraşmak zorunda kaldığını biliyor. Bu engelleri aşmak için de kuşatıcı, yapıcı ve istikrarı önceleyen bir bölgesel dış politika eğilimini tercih ediyor. Ankara’ya göre küresel aktörlerin müdahalelerinin bölgesel sorunları daha karmaşık ve çözülemez hale getirdiği gerçeğinden hareketle, yerel sorunlara yerli çözümlerin bulunması için bölgesel aktörlerin inisiyatif almaları gerekir. İran veya İsrail gibi herhangi bir bölge ülkesi dışarıda bırakılarak bölgeye istikrar gelmeyeceğini düşünen Türkiye, bütün bölge ülkelerinin bölgesel inisiyatifler içinde olmasını gerekli görüyor.

Türkiye yeni bir siyasal sistemle yeni dünyanın şartlarına uygun bir dış politika eğilimi belirleme gayretinde. Küresel sistemdeki yeni dengeler ile ülkedeki yeni siyasal sistemin oturtulması muvacehesinde devletin kimliği ve milli menfaatlerinin yeniden tanımlanma sürecinde ülkenin dış politikası da yeniden yapılandırılmak durumundadır. Bu süreçlerin yaşanması Türkiye’nin hem müttefik hem de rakip ülkelerle ilişkilerinin yeniden tanımlanmasını beraberinde getirmektedir. Kısacası Türkiye’nin yeni siyasi ve ekonomik alternatifler peşinde olması sadece ABD’nin Türkiye’yi ötekileştirmesi ve yabancılaştırması ile açıklanamaz. Türkiye’nin ABD tarafından yabancılaştırılması, tehdit edilmesi ve ekonomik ambargolara maruz bırakılması daha çok Türkiye’nin alternatif arayış sürecini hızlandırıcı bir etki yapmaktadır.

Türkiye-ABD ilişkilerinin gerilmesi sonrasında Ankara, dış politikasındaki çeşitlenmeyi kurumsallaştırmaya öncelik verdi. Bu amaçla Rusya, Çin, Hindistan, Malezya, İran gibi devletler ve Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika gibi coğrafyalardaki varlığı ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini kalıcı kılacak adımlar atmaya başladı. Bu bağlamda kısa vadede en çok ön plana çıkan ülke Rusya olsa da orta ve uzun vadede Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi öngörülmektedir.

AB Ülkeleri ile Yakınlaşma

Uzun süredir Türkiye’den teknoloji transferini esirgeyen müttefiki Washington, Ankara’nın karşı karşıya kaldığı tehditlere bırakın birlikte karşı çıkmayı, aksine bu tehditlere destek verdiği gözlemlenmektedir. 15 Temmuz darbe girişimine katılanların ve onları yönlendiren FETÖ üst düzey kadrosunun ABD’de himaye edilmesi ile Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın Suriye uzantısı YPG/PYD’ye ciddi silah ve eğitim yardımında bulunması Türk halkında da ciddi bir Amerikan karşıtlığı oluşmasına neden oldu. Bununla da yetinmeyen ABD yönetiminin teröre destek vermekle suçlanan Rahip Brunson hadisesini de daha çok iç politikaya malzeme kılarak ekonomik ambargo uygulamaya başlamasıyla birlikte Türkiye ile ilişkilerine eski önemi vermediğini göstermiştir.

Bundan dolayı ABD’nin baskısından kurtulmak isteyen Türkiye, özellikle Rusya ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Son zamanlarda özellikle 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden bu yana, Türk-Rus ilişkileri enerji, savunma sanayii, ticaret, turizm, istihbarat ve diplomasi alanlarında önemli gelişmeler göstermiştir. Siyasi kaos içindeki bölgeden kendisine yönelik tehditlere karşı koymak için NATO’nun esirgediği hava savunma sistemi yerine Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alma antlaşması imzaladı. Daha önceki krizlerde olduğu gibi ABD tarafı ilişkilerin sonucu olarak ortaya çıkan dış politika adımını tek bir nedene indirgemeye çalıştı.

Benzer şekilde Türkiye enerji bağımlılığını kırmak ve ekonomik kalkınmasını devam ettirmek için nükleer santral ihalesini de Rusya’ya vererek stratejik ilişkilerinde önemli bir adım attı. Ancak bu ilişkilerin belirli alanlarda geliştirilmesi Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin sorunlu alanlarını görmezden gelmeyi gerektirmiyor. İki ülke arasında Suriye, Kırım ve Karabağ gibi konularda bakış açısı farklılıkları varlığını koruyor. Bundan dolayı Türkiye aralarında AB ülkelerinin de bulunduğu çok boyutlu diplomaside ısrar ediyor.

ABD ile gerginlikler yaşayan Türkiye, benzer şekilde ABD tarafından “ekonomik düşman” ilan edilen AB ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmenin yollarını arayacaktır. Ancak bu yeni süreçte Türkiye’nin tam üyelik hedefinden ziyade taraflar arasında bir stratejik ortaklık arayışı söz konusu olacaktır. Çünkü hem Türkiye hem de AB tarafında ciddi değişiklikler gerçekleşti. Avrupa’da yükselen ırkçılık, aşırı milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığı dolayısıyla Türkiye’nin ötekileştirilmesi söz konusudur. Öte yandan Avrupa dışı coğrafyalarla kalıcı ilişkiler geliştirmesi Türkiye’yi Avrupa ülkesi olmaktan öteye taşımaktadır. Bu şartlar altında tam üyelik sürecinin, şeklen devam etse bile, yeniden tanımlanarak ilişkilerin realist bir temele dayanan bir stratejik ortaklıkla devam ettirilmesi gerekecektir. Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri benzersizdir. Bazı ciddi sorunların varlığına rağmen, iki taraf arasında ciddi bir karşılıklı bağımlılık var. Mülteciler, İran yaptırımları ve Ortadoğu’daki kaos gibi ortak sorunlar ile derin ekonomik ve toplumsal bağlar Türkiye ile Avrupa ülkelerini bir diğerine bağımlı kılmaktadır.

Netice itibarıyla Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin açık bir çatışmaya dönüşmesi Türkiye’nin asimetrik güç dengesinden kaynaklanan olumsuzlukların üstesinden gelebilmek için alternatif ilişkilerini kurumsallaştırmak zorunda bırakmıştır. Türkiye, ABD ile yaşanan krizlerden kaynaklanan zararını en aza indirmeye çabalamaktadır. Bunun için de hem Rusya ve Çin hem de AB ülkeleriyle ilişkilerini daha da geliştirmeye öncelik verecektir.


Etiketler »