Kiptaş
Kriter > Açık Oturum |

Cumhur İttifakı’nın Yolu Açık


Hangi parti ve ittifak nasıl bir strateji izleyecek? Yerel seçimde yerelin dinamikleri ve yeni belediyecilikten beklentilerin karşılanabilmesi için neler yapılıyor? Bu soruları ve daha fazlasını Doç. Dr. Yusuf Özkır’ın moderatörlüğünde Dr. Nebi Miş, gazeteci Fadime Özkan ve Dr. Hüseyin Alptekin değerlendirdi.

Cumhur İttifakı nın Yolu Açık
Gazeteci Fadime Özkan, Doç. Dr. Yusuf Özkır, Dr. Nebi Miş ve Dr. Hüseyin Alptekin (soldan sağa)

Yerel seçimler yaklaşırken partilerin hummalı çalışması devam ediyor. Bir taraftan belediye başkan adayları açıklanıyor diğer taraftan toplumun geneline hitap edebilmek kaygısıyla yeni strateji arayışları ön plana çıkıyor. 31 Mart 2019’daki yerel seçimlerin öncekilerden en önemli farkı kuşkusuz seçime ittifaklar bağlamında hazırlanılıyor olmasıdır. 24 Haziran cumhurbaşkanı ve meclis seçimlerinde uygulanan ittifak sistemi –kısmi farklılıklarla birlikte– bu kez partiler tarafından 31 Mart’ta da hayata geçirilecek. AK Parti ile MHP arasındaki Cumhur İttifakı ve CHP ile İYİ Parti arasında oluşturulan Millet İttifakı yol haritalarını büyük ölçüde belirlemiş durumdadır. Çoğu büyükşehirde adaylar açıklandı. Hangi parti nerede diğer partiyi destekleyeceğini ilan etti. Peki hangi parti ve ittifak nasıl bir strateji izleyecek? Artılar ve eksiler hangi başlıklardan oluşuyor? Yerel seçimde yerelin dinamikleri ve yeni belediyecilikten beklentilerin karşılanabilmesi için neler yapılıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını Doç. Dr. Yusuf Özkır’ın moderatörlüğünde Dr. Nebi Miş, gazeteci Fadime Özkan ve Dr. Hüseyin Alptekin değerlendirdi.

Moderatör: Yusuf Özkır Fotoğraf: Murat Şengül

Cumhur İttifakı'nın Yolu Açık-Açık Oturum
Kriter Dergisi Yayın Koordinatörü Doç. Dr. Yusuf Özkır, Gazeteci Fadime Özkan, SETA Siyaset Araştırmaları Direktörü Dr. Nebi Miş ve SETA Strateji Araştırmaları Araştırmacısı Dr. Hüseyin Alptekin

YUSUF ÖZKIR: Yerel seçime büyük ölçüde ittifaklar bağlamında gidiliyor. Cumhur ittifakı açısından bakıldığında toplumsal yansımasını nasıl görüyorsunuz?

FADİME ÖZKAN: 2013 Gezi Parkı Şiddet Eylemleri’nden beri, yani Türkiye’ye yönelik çeşitli sofistike saldırıların başladığı tarihten itibaren toplumun genelinde ama daha spesifik olarak AK Parti tabanında bir hassasiyet var. Her seçim aslında bu hassasiyetin de belirlediği bir şekilde sonuçlanmış oluyor. Bence 2019 yerel seçimlerinde de benzer bir kaygı, benzer bir yaklaşım var. Bunu biraz daha genelleyebiliriz: 15 Temmuz’a direniş, demokrasi mitinglerine katılım bakımından AK Parti ve MHP tabanının bu hassasiyetler konusunda aynı yerde durma kararlılığını somut olarak gördük. Aslında Türkiye’yi uçurumun kıyısından çekip alan bu ittifaktı, bu taban birlikteliğiydi. Partilerin bu ittifakı resmen, fiilen kurma konusunda itici güç ve temel motivasyonu da tabanların bu talebiydi. O yüzden taban bu ittifakı istiyor. Bunda hiçbir şüphe yok. Kendi partilerine Türkiye’nin temel mevzuları konusunda ortak hareket etme talimatları var hatta. Bu talimatı yerine getiren parti yönetimi ve liderlerini görüyoruz. Yerelde farklı dinamikler devreye giriyor olsa bile yine beka mevzuu yani Türkiye’yi tehdit eden görünür görünmez riskler konusunda iki partinin birbirinden ayrılmadan, birbirinin arasına mesafe koymadan ve hatta bu oluşmuş ortak ruhu zedelemeden yol almaları talebi, kararlılığı var. O yüzden bu tablonun seçimde Cumhur İttifakı’na bir yansıması olacaktır.

YUSUF ÖZKIR: Cumhur İttifakı kendi içerisinde pürüzler yaşadıktan sonra daha güçlü bir şekilde bir kenetlenme oldu her iki partide de. Bu durum başkanlık sisteminin toplumsal ve siyasal alanı yeniden şekillendirdiği bir tablonun sonucu mu?

NEBİ MİŞ: Evet. Çünkü Türkiye’nin yönetim sisteminin değişmesi sadece devletin yeniden yapılandırılması ve yönetim sisteminin parlamenter sistemden başkanlı bir siyasal sisteme geçmesini ifade etmiyor. Bu aynı zamanda siyasal partilerin ve siyasal alanın da yeniden şekillenmesini zorunlu kılıyor. Çünkü siz siyasal sistemde kazanmanın metodunu değiştiriyorsunuz. Yüzde 50 artı 1 diyorsunuz ve bu aslında siyasal alanı ve toplumsal alanın siyaset üzerindeki etkisini yeniden şekillendiriyor. Dolayısıyla meselenin bir tarafı bu. İkinci tarafı da bunun üzerinden ittifakların artık kaçınılmaz olmasıdır. Hem siyasal partiler hem de toplum buna alışacak. Siyasal partiler bunun zorunluluğunu görüyor ama toplumu da buna alıştırmak için aslında çaba sarf ediyorlar, bunun gerekliliğini anlatıyorlar. Ama diğer taraftan yerel seçimlerde ittifak kurmak çok daha zor çünkü yerelde oy verme davranışını şekillendiren farklı dinamikler var.

Cumhur İttifakı partileri aynı zamanda lider partiler. Yani hem AK Parti hem de MHP liderin güçlü olduğu ve parti teşkilatlarının da liderlikten kaynaklanan bir disiplin çerçevesinde işlediğini biliyoruz. Dolayısıyla burada mesele anlatıldığında ve 24 Haziran’daki kazanımlar da dikkate alındığında bu sürecin yönetileceğini her iki parti de görüyor. Diğer taraftan bu ittifak meselesiyle ilgili stratejik oy verme davranışı Türkiye’de artık şekilleniyor.

24 Haziran öncesinde yüzde 70’lik oy blokunu solla birlikte nasıl yeniden dönüştürebiliriz yani yüzde 70’i parçalayabiliriz tartışmaları yapılıyordu. İYİ Parti’nin kurdurulup Millet İttifakı’na dahil edilmesi, oy oranı çok az olmasına rağmen Saadet Partisi’nin aktörleştirilmeye çalışılması ve sağ siyasal aktörlerle CHP’nin Millet İttifakı’nın üzerinden çok uzun süre meşgul olması aslında bu yüzde 70’lik oy oranını parçalamak için yapılan hesaplardı. Bu bir siyasal mühendislikti ve stratejik oy verme davranışını ortaya çıkarmak için çok büyük hamleler yapıldı. Düşünün, İYİ Parti yani MHP’den kopmuş siyasetçilerin kurduğu parti içerisinde Ümit Özdağ gibi bugün MHP’nin içerisinden gelen çok daha radikal milliyetçi duruşa sahip siyasal aktörler HDP ile görünmekten kaçınmadılar. Ya da liderlerinin seçim döneminde HDP ile ilgili olumlu yönde güç birliği yapılmasına yönelik açıklamalarına çok da itiraz etmediler.

Artık Türkiye’de ittifaklar vazgeçilmez ve vazgeçilmediğinden dolayı da siyasal ve toplumsal alan yeniden şekilleniyor. Seçmen artık siyasal partilerin nerede ittifak yapması gerektiğini görüyor ve buna göre siyasal davranışını yeniden şekillendirip oyunu paylaştırabiliyor. Bunu 24 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aldığı oy ile ittifak partilerinin tek tek aldığı oylara baktığımızda net olarak görürüz.

AK PARTİ MHP’Yİ DÖNÜŞTÜRDÜ

YUSUF ÖZKIR: Mesela Cumhur İttifakı’na dönük, özellikle Kürt seçmenin oylarının azalacağına dair yoğun eleştiriler yapılmıştı. Fakat toplamda oy oranına baktığımızda hem referandum hem de 24 Haziran’da tam tersi bir tablo karşımıza çıktı. Cumhur İttifakı’nın bu başarısı nereden kaynaklanıyor?

HÜSEYİN ALPTEKİN: Burada Türkiye geneli için vereceğimiz cevapla Güneydoğu için vereceğimiz cevap biraz farklılaşabilir. Başta ne söyleniyordu? AK Parti eğer MHP ile ittifak kurarsa Güneydoğu’da oy alamaz. Vatandaş AK Parti’den döner, HDP’ye oyunu verir. Veya HDP’ye bir şekilde küskünlüğü olan vatandaşlar Saadet Partisi (SP) gibi farklı alternatiflere veya HÜDA-PAR’a verebilir diye söyleniyordu. Baktığımızda ne SP ne de HÜDA-PAR ciddi bir şekilde oylarını artıramadılar. Öte yandan sanki HDP oylarını yükseltiyormuş gibi bir algı var. Çünkü baktığımızda 24 Haziran seçimlerinde HDP’nin aldığı toplam oy bir önceki seçimlere göre daha fazla. Bunu sadece Güneydoğu’da incelediğimizde 1 Kasım’dan 24 Haziran’a artma değil aslında azalma görüyoruz.

Cumhur İttifakı’ndan sonra da AK Parti Güneydoğu şehirlerinde oyunu artırdı. AK Parti Türk milliyetçisi olarak bilinen MHP ile ittifak kurduğu halde neden Kürt seçmenden halen daha fazla ve giderek artan bir oranda destek alıyor? AK Parti Türk milliyetçiliğini ötelemeyen ama Türk milliyetçiliğini yeniden tanımlayan bir parti. AK Parti Türk milliyetçiliğine sahip çıkarken; tek bayrak, tek devlet, tek millet, tek vatan derken bunun yanında Kürtçe yoktur demiyor. Veyahut Kürtçeyi, Kürt kimliğini, Kürt kültürel aidiyetini yadırgayan, yadsıyan bir siyaset ortaya koymuyor. Bugün yine seçim atmosferine girdiğimizde göreceğiz, AK Parti’nin belediye başkan adayları seçim meydanlarında vatandaşlarına Kürtçe seslenecektir. Kürtçe şarkılar ve afişler kampanyanın yine bir parçası olacaktır.

Millet İttifakı’na baktığımızda tamamen birbiriyle uyuşmayan iki benzemezin bir araya geldiğini görüyoruz. Bir tarafta daha seküler ve HDP’ye yakın görebileceğimiz bir CHP aidiyeti var. Diğer tarafta da Avrupa’daki aşırı sağ reflekslerini sergileyen, Suriye düşmanlığını yer yer örtülü de olsa hala eski Kürtlere ve Kürtçeye yönelik refleksleri ortaya koyan bir İYİ Parti unsuru var. Bu iki parti Türkiye’nin doğusunda, batısında farklı coğrafyalarında bir nevi iyi polis-kötü polisi oynuyorlar. Mesela CHP çok daha sosyal demokrat ve Avrupa tarzında HDP ile barışık bir görüntü ortaya koymaya çalışırken İYİ Parti ise tam tersini ortaya koyuyor. Ama AK Parti ve MHP bu iki benzemezden ziyade ortak noktayı yakalayabildiler. AK Parti’nin bir yandan Türk milliyetçiliğini yeni bir bağlama oturtup yeni bir tanımla ortaya koyabilirken bir yandan aslında MHP’yi dönüştürmeye başladığını görüyorum. Son zamanlarda iki parti arasında –her ne kadar andımız konusunda olduğu gibi bir kırılma yaşansa da– MHP’den Kürt kimliğine, Kürtçeye ve hatta Türkiye’deki Suriyelilere yönelik üst perdeden çıkışlar görmüyoruz.

Cumhur İttifakı’nın Yolu Açık-Açık Oturum
Gazeteci Fadime Özkan: “15 Temmuz’a direniş, terörle mücadeleye destek ve demokrasi mitinglerine katılım bakımından AK Parti ve MHP tabanının hassasiyetler konusunda aynı yerde durduğunu somut olarak gördük.”

Siz CHP ya da HDP adayı olarak AK Parti faşist oldu, kimliğimizi inkar ediyor dediğinizde ortada çok somut göstergeler var. Bugün AK Parti Cumhur İttifakı’na girerek eski liberal söyleminden vazgeçti deniliyor. Peki Kürtlerin siyasal alanda, kültürel alanda hangi kazanımı geri alındı: TRT Şeş adının TRT Kürdi olması mı, üniversitedeki enstitülerde Kürtçenin seçmeli ders olarak okullara girmesi mi? Veyahut artık Güneydoğu’daki belediyelerde birçok yerde “Hoş Geldiniz” yazısının altında Kürtçesinin de yazılması mı? Hangi tabela söküldü? Somut olarak atılan hiçbir geri adım yok. Değiştirilen bazı yer isimleri de geri döndürülmedi. Sadece yerleşik isimler değil bu ülkede vatandaş çocuğuna Kürtçe isim koyabildi. Mahkemelerde Kürtçe savunma yapma hakkı verildi. Dolayısıyla böyle düşündüğümüzde Cumhur İttifakı’nda sabit kalan taraf AK Parti, dönüşen taraf MHP oldu. Belki bu geçicidir, bu ittifak bittiğinde MHP eski haline dönecektir. Ama AK Parti ittifakı MHP’nin söylemini bir nevi telif ediyor, sınırlandırıyor. İster Suriyeliler isterse Kürtler konusu olsun eskiden duyduğumuz o radikal, oldukça çatışmacı söylemleri artık duymuyoruz.

Tabii bunun bir sebebi ittifak bir sebebi de bu aşırı söylemleri ortaya koyan MHP’lilerin İYİ Parti’de siyaset yapıyor olmasıdır. Böyle bir kırılma yaşadık. Bugün şu söyleniyor değil mi: Avrupa’da aşırı sağ yükseliyor. Aşırı sağı biz neyle en çok ortaya koyuyoruz? Yabancı düşmanlığı, mülteci karşıtlığı, İslamofobi, milliyetçiliğin primordialist olarak yani tamamen ırki bir tarzda, kanla devam eden bir şey olarak ele alınması. “Türkiye’nin aşırı sağ partisi hangisidir?” diye sorarsak buna en çok uyan İYİ Parti’dir. AK Parti’nin milliyetçiliğinin farkı buradadır. AK Parti’nin milliyetçiliği siyasal bir milliyetçiliktir. Tek bayrak, tek devlet, tek millet, tek vatan derken özellikle Sayın Cumhurbaşkanı konuşmasında tek dil ve tek din demedi. Bu memlekete bağlı olan her ferdin benimseyebileceği ortak değerler üzerinden tanımladı.

ERDOĞAN SESSİZ YIĞINLARIN SESİ

YUSUF ÖZKIR: AK Parti 2002’den bu yana girdiği bütün seçimleri kazanmış bir parti. Tüm bu seçim süreçlerine baktığımızda AK Parti’nin en büyük kozu her zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Toplumun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu krediyi vermesinin arka planında siz neyi görüyorsunuz?

FADİME ÖZKAN: Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti’nin kuruluşunda milletvekili seçilememişti. Fakat ulusal düzeyde bir kredisi vardı yine. İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde yönetilemeyen bir şehri yönetilebilir hale getirdi. O dönem Refah Partisi’nin en temel sloganları bir şeye işaret ediyordu. Sessiz yığınların sesi olma, kimsesizlerin kimsesi olma iddiası ve gündelik hayatın içindeki çok temel sorunların önemsendiğinin vurgulanması öne çıkmıştı. Ayrıca 28 Şubat’ın da devam ettiği günlerde hem değerlerine yönelik saldırıları, hak ve özgürlüklere yönelik gaspları ortadan kaldırmak konusunda bir kararlılığı ifade etmesi ve hem de çok temel hastane, ilaç, doktor bulunamaması gibi konuları dert edinmişti. İşsizlik gibi gündelik hayatın işleyişine yönelik çözülemeyen sorunları da çözeceği iddiasında bulunması ve İstanbul ölçeğinde de bunu gerçekleştirdiğini göstermiş olması çok önemlidir. O dönem haksız bir şekilde cezalandırılıp hapse girmiş olması toplum vicdanında büyük bir ses getirdi ve toplum sahip çıkma ihtiyacı duydu. AK Parti’nin ilk iktidara geliş sürecinde temel belirleyenler bunlardı.

İktidara gelindikten kısa bir süre sonra da görünür bir ferahlama yaşanmış oldu. İlk icraatlarından birisi olağanüstü hali kaldırmış olmasıydı. Özellikle Güneydoğu Anadolu illerinde çok büyük bir sıkıntıya sebep olan, bir tür ayrımcılığa varan bir tutumun ortadan kaldırılmış olmasını sağladı. İnsanlar partinin isminde karşılığını bulan adalet kavramının gerçekleştirildiğini görmüş oldu. Ama bu kadar uzun sürmüş olması Recep Tayyip Erdoğan’ın darbe girişimlerinde de sağlam durmuş biri olarak, halkın seçmiş olduğu bir lider olarak kendisine verilen iradenin namusunu koruma talimatını yerine getirmiş olması çok belirleyiciydi.

Halkta uyanış ve bu kararlılık var, bunu yerine getirecek bir parti ve lidere ihtiyaç vardı. O parti AK Parti ve o lider Erdoğan olabildi. Ama Erdoğan’ın temel özelliklerinden birisi bence kendi partisini ve bütün Türkiye toplumunun sosyolojisini etkileyebilmesi, ikna edebilmiş olabilmesidir. Bir konuda karar verilebiliyorsa mesela Çözüm Süreci, AB’ye giriş, Kıbrıs’taki meselenin çözümü konusunda ya da “Dünya 5’ten büyüktür” söylemiyle dünyaya meydan okuyan ve bunun bedeli olacağını da herkesin tahmin edebileceği bir durumda; neden bu siyasetin yürürlüğe sokulması gerektiği konusunda ikna kabiliyetinin olması. Erdoğan bunu başarıyla yapabilen bir lider. Çok samimi ve sahici. Halka dokunan, halkla duygudaşlığı olan bir lider. Bu duygu geçişi Erdoğan’dan halka, halktan Erdoğan’a hatta bazen kürsüdeyken miting alanındaki insanlara ve miting alanındaki duygunun da ona geçişine gazeteci olarak defalarca şahitlik ettim. Bunun en görünür olduğu ve insanın tüylerini de diken diken eden örneği de 15 Temmuz’dur. 15 Temmuz’da elbette her fertte somutlaşmış bir kararlılık ve direniş hali vardı. Ama 17-25 Aralık yine bir önceki yerel seçimlerden önce FETÖ tarafından yapılmış siyasi bir operasyondu. Erdoğan o kadar dar bir zamanda üstelik kış aylarında Anadolu’nun o kadar çok iline gitti ki. Üstelik kendisi de daha sonra söylemişti: “En yakın çalışma arkadaşlarımı bile FETÖ ile mücadele ve tehlikesi konusunda ikna etmekte güçlük çektim.” Günde üç dört ilde miting yapıyordu. Kara yoluyla ya da çok zor şartlarda yolculuk ediliyordu. Darbe sonrasında geçekleştirilen mitinglerde, miting alanında, sokaklarda dolaşıp insanlarla konuştuğumda şunu gördüm: İnsanlar Erdoğan’ı görmek için oralara gelmiyorlardı; Erdoğan’a ve aslında bütün Türkiye’ye ve dünyaya kendilerinin Erdoğan’ın yanında olduklarını göstermeye geliyorlardı. Bu bence çok belirleyici bir şey.

YUSUF ÖZKIR: 15 Temmuz şehidi ve hem Tayyip Erdoğan’ın dava arkadaşı rahmetli Erol Olçok aynı zamanda AK Parti’nin siyasi tarihi boyunca, vefat edene kadar kampanyalarını yürütmüş bir isimdi. Tam da sizin bahsettiğiniz 2014 Mart seçimlerinden önce AK Parti’nin seçim şarkısı olarak kampanyalarında Dombıra şarkısının dinletilmesi konusunda bir karar alınıyor. Bu kararın nasıl alındığı konusunda Erol Olçok, Tayyip Erdoğan’ı nasıl ikna ettiğini anlatıyor ve şöyle diyor: “İlk başta Dombıra parçasını önerdiğimizde Sayın Erdoğan bunu kabul etmedi. Dedi ki bu çok kişi odaklı. Olmaz bu yanlış anlaşılır diye itiraz etti. Fakat daha sonra ben ısrar ettim. Yeniden gittim, yeniden randevu aldım, ısrar ettim. Sayın Erdoğan’a ‘Böyle düşünmenizde bir haklılık payı var ama siz buna Tayyip Erdoğan olarak bakmayın. İnsanlar 17-25 Aralık darbe girişiminden sonra Erdoğan’a destek olmak, yanında durmak için bu psikolojide, bu duyguya sahipler. Siz bunu kişisel olarak algılamayın. Toplumsal, siyasi mühendislik çalışmalarına karşı bu duygu birliğinin oluşması ve topluma tercüme olması için bunu öneriyoruz.’ Erdoğan bunu düşündü ve bundan sonra ikna oldu. Ve çok da etkili oldu seçim sonuçları üzerinde.”

FADİME ÖZKAN: O seçimlerde Erdoğan’ın direnmesi konusunda AK Parti tabanının çok ciddi talebi vardı. 17-25 Aralık sonrası insanlarda büyük bir pekişme ve Erdoğan’ın yanında olduğunu gösterme ihtiyacı doğdu. Türkiye’ye yönelik operasyonların şahsi olarak Erdoğan üzerinden geleceğinin ilk işaretlerini aslında biz 2009-2010’dan sonra parça parça görmeye başlamıştık. PKK’dan gelen diktatör söylemleri hemen hemen eş zamanlı olarak FETÖ 2010 sonrası “Yezid” vesaire gibi Erdoğan’ın şahsında karalama kampanyalarına başladı ve onun devamı da operasyon olarak geldi. Çözüm Süreci’nde bile HDP mitinglerinde Erdoğan’a “katil” diye bağırılıyordu. Yani saldırılar onun şahsına yöneldikçe AK Parti tabanı da toplum da Erdoğan’ın buna karşı durmasını istedi. Ve zaten onun siyaseti, şahsiyeti bu yönde olduğu için Erdoğan daha şahsi bir siyasi figür olarak AK Parti’nin de önünde yer aldı. Ama o kurgulanan bir şey değil yani biz bunu böyle anlatıyoruz ama bu kendi doğallığı içinde gerçekleşen bir durumdu. Buradaki samimiyet ve sahicilik bence toplum tarafından da çok somut olarak görülüyor, anlaşılıyor. Bunun da seçim başarılarında önemli bir payı var.

YUSUF ÖZKIR: AK Parti’nin halihazırda belli bir oy çıtası var. Bunu daha yukarı taşıyabilmek için bugünden sonraki süreçlerde ne yapması gerekir?

NEBİ MİŞ: AK Parti kim, Türkiye siyasetinde nereye karşılık geliyor? 1950’den bu yana yani demokratik dönemden şu ana kadar en uzun süre ve kesintisiz iktidarda kalmış bir parti. Başka bir özelliği daha var. Özellikle parlamento seçimlerinde en yakın rakibinden her zaman iki kat daha fazla oy alarak bu seçimleri kazanmış. Dolayısıyla artık bir AK Parti tarz-ı siyaseti oluşmuş. Sorunuza şöyle başlayarak cevap vermek lazım: Önce AK Parti siyasetini devam ettirmesi gerekiyor yani belli sabiteleri var. Nedir o? İlkeler ve değerleri önemsiyor, ilk günden bu yana belirli ilkeleri değerleri devam ettiriyor ve bunu sürekli tekrar ediyor. Buna ek olarak yenilenme ve değişim siyasetini bu ilkeleri merkeze koyarak yapıyor. Yani siyasetteki yenilenme ve değişimi konjonktüre, Türkiye’deki siyasal dönüşüme göre kendisini de dönüştürüyor. AK Parti siyasette yenilenirken diğer partilerden farklı olduğu bir yer var. Kendisi dışındaki siyaseti de dönüştürüyor ve siyasal alanı konumlandırıyor. Çünkü büyük bir parti sürekli kazanıyor, hakim bir parti olunca sadece kendisini değil siyasal alanı dönüştürüyor. Siyasal alanı dönüştürürken toplumsal tabanı da dönüştürüyor.

Cumhur İttifakı'nın Yolu Açık-Açık Oturum
SETA Siyaset Araştırmaları Direktörü Dr. Nebi Miş: “Toplumun beklentilerinin değiştiğini biliyoruz. Yani 2002’deki ve 2009’daki beklentilerle bugünküler farklılaştı. Makro siyasetten mikro siyasete doğru toplumsal bir dönüşüm var. Tabanda yeni talepler var.”

AK PARTİ SOSYAL MEDYAYI ETKİN KULLANMALI

AK Parti’nin 2002’deki oyu 10 milyondu. AK Parti son seçimde 21 milyonun üzerinde oy aldı. Sayın Erdoğan 26 milyon oy aldı. Yani 2002’de aldığı oyun iki katından fazla yeni seçmenlerden oy alabiliyor. Dolayısıyla burada kendisi değer, ilke merkezli bir siyaset yapıyor ama yenilenirken toplumsal taban eğilimlerine karşı kendi siyasetini güncelleyebiliyor ve toplumu dönüştürüyor. Çözüm Süreci’nde toplumu ikna edebiliyor. Ama Çözüm Süreci bittiğinde aynı toplumu tekrar ikna edebiliyor dolayısıyla bir karşılıklı siyasal öğrenme süreci var. Hem AK Parti elitlerinde hem AK Parti yönetiminde hem de tabanda bir siyasal öğrenme var. Dolayısıyla burada taban eğilimlerine karşı kendisini sürekli teyakkuzda hissetmesi, onu ölçmesi ve değerlendirmesi bu anlamda önemli.

Toplumun beklentilerinin değiştiğini biliyoruz yani 2010’daki ya da 2002’deki toplum beklentileriyle bugünkü toplum beklentileri farklı. Makro siyasetten mikro siyasete doğru toplumsal bir dönüşüm var. Toplumun siyasetten beklentileri dönüşüyor. Bundan beş sene önce çok büyük yatırımlar, mega projeler, havalimanları, köprüler, deniz altı geçişleri siyasette toplumu heyecanlandıran, coşturan bir siyasal partiye yönelimi artıran unsurlardı. Ama toplum bunların artık zaten olması gerektiğini düşünüyor. AK Parti toplumu buna alıştırdığı için bunu verili olarak kabul ediyor. Öbür taraftan artık mikro projelerle ilgilenmesini istiyor. Örneğin şehirdeki taksilerin denetimini istiyor; kaldırım yapmanın, çöp toplamanın ötesinde şehirde gençlerin işsizlik sorununu çözmesini istiyor. Çünkü artık seçmenin siyasette tatmin düzeyinin yükseldiğini göz önünde bulundurursak bu mikro alanlarda bana hizmet üret diyor.

YUSUF ÖZKIR: Cumhurbaşkanı Erdoğan seçim kampanyalarında dijitalleşme boyutunun artacağı konusunda açıklamalar yaptı, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

NEBİ MİŞ: Dijital kampanya meselesinde Sayın Erdoğan’ın bundan sonra ses ve gürültü kirliliğini önleyecek bir seçim kampanyası arzulaması ya da bunu böyle yapacaklarını söylemesi önemli. Şehirlerde büyük afişlerin direklere ya da başka yerlere asılması hem büyük bir israf oluyor hem de çevre kirliliğine yol açıyordu.

Batı’da bazı ülkelerde seçim kampanyaları algoritmalar ve sosyal medya üzerinden yürütüldü. Başarılı olduğu yerler var. Obama ve Trump’ın kampanyaları internet ve dijital kampanyayı öne çıkaran ama birbirinden farklı kampanyalardı. Birisi algoritmalar üzerinden birisi daha çok iletişim üzerinden yürütülmüştü ve başarılı oldular.

Türkiye’de hiçbir partinin dijital kampanyalardan ve sosyal medya kampanyasından kaçma imkanı yok, iktidar partisi de dahil. iktidar partisi kendisine karşı sosyal medyada üretilen olumsuz algılar, manipülasyonlar ve yapay söylemlere yine aynı mecralardan doğrusunu anlatarak karşılık vermek zorunda. 2002’de 41 milyon seçmen vardı, bugün bu seçmen 60 milyonun üzerinde. Artık sosyal medyayı kullanan seçmen kitlelerinin yoğunlukta olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla dijital seçim kampanyası yapması, sosyal medyayı kullanması şart ama onun ötesinde ben hala Türkiye’de geleneksel seçim kampanyalarının da iş gördüğünü düşünüyorum. Eğer siz meydanlara büyük kalabalıkları toplayamazsanız seçmen ya sizi lider olarak görmüyor ya az miting yaptığınızda seçim havasına giremediğinizi ya da kitleleri toplayamadığınızı düşünüyor. Bu anlamda ben ikisinin birlikte götürülmesi gerektiğini söylüyorum.

HÜSEYİN ALPTEKİN: Bugün muhalefet partileri için sosyal medyanın en büyük avantajı yanlış bilgileri çok hızlı bir şekilde yayabilmesi. Diyorsunuz ki: Türkiye’deki Suriyeliler adam başına şu kadar para alıyorlar, hastanelere para vermiyorlar, üniversitelere bedava giriyorlar, faturalarını devlet ödüyor. Siz bunu söylediğiniz anda bir bakıyorsunuz yüz binlerce insan bunu paylaşmış. Siz konvansiyonel iletişim araçlarıyla bunun önüne geçemiyorsunuz çünkü konvansiyonel iletişim araçları kitleye ulaşana kadar sosyal medyada o zaten virüs gibi yayılmış oluyor. Bu yüzden iktidar partisinin özellikle aynı hızda buna yine sosyal medyada cevap vermesi gerekmekte.

DIŞ POLİTİKANIN İÇ POLİTİKAYA ETKİSİ VAR

YUSUF ÖZKIR: Sayın Erdoğan 21 Aralık’taki konuşmasında “Dış politikada tarih yazıyoruz” dedi. AK Parti’nin mevcut başarısında dış politika söylemi ve icraatlarının etkisini nasıl okumak gerekir?

HÜSEYİN ALPTEKİN: Dış politikanın yerel seçimlere hatta daha genel olarak bakalım AK Parti’nin elde ettiği seçim sonuçlarına etkisi oldu. AK Parti Türkiye’nin doksan yıllık “Ben kimim?” sorusuna ilk defa orijinal tutarlı bir cevap verdi. “Türk kimdir? Türk milliyetçiliği nedir?” sorularına verilmemiş bir cevap verdi. Dış politikada da benzer bir şey görüyoruz. Dış politikada Türkiye’nin uzun yıllar savrulduğu iki eksen vardı: Birisi Avrasyacılık, diğeri Batıcılık. Sayın Erdoğan döneminde dış politikada ortaya yeni bir cevap konuldu. Türkiye hiçbir şekilde ne Batı’nın ne Doğu’nun ne ABD’nin ne Rusya’nın veya Çin’in veyahut Avrupa’nın kutbu olan, onun uydusu olacak bir ülke değildir. Türkiye dünyaya buradan bakabilecek bir ülke olduğunu gösterdi. Ben kimim sorusuna cevap üreterek savrulmalardan kurtuldu. Bu cevabı verdikten sonra içerde tutarlı bir cevabınız varsa dışarıya buradan bakabiliyorsunuz. Yani içerde kimliğini oluşturamayan insanlar dışarıyı algılarken de tutarlı, doğru ve süreklilik ortaya koyacak bir algılamaya alışamazlar. Türkiye bugün ben kimim sorusunun cevabını bilerek dışarıya bakabiliyor. Geçmişte karşılaştığı iki temel hatadan kaçınarak yapıyor. Önceden Türkiye kapasitesinin çok altında bir seviyede dış politikada aktifti. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini çok minimalize olarak anladı. İkinci hatası da bunun tam zıttı bir şekilde biraz hayalperestlikti. Mesela bir anda dünyayı oluşturayım, Türkiye Arap Baharı’na yön versin, Türkiye tüm dünyanın sesini değiştirsin, dünyayı yıkalım yeni bir dünya kuralım gibi. Erdoğan zamanında gerçekçi, ihtiyatlı ama elindekiyle yetinen değil isteyen, kapasitesini bilen ve dünyayı dönüştürmeye kararlı ama bir anda dönüştüremeyeceği şekilde değil düzeltmeye çalışarak, yıkarak değil çok gerçekçi şekilde aktif bir dış politika izleyerek yapıldı. Hakikaten de proaktif bir dış politika. Bugün Türkiye Afrika’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da, Avrasya’da ve çok uzak köşelerde de var. TİKA’sıyla, Yunus Emre’siyle, YTB’siyle var. Ama ordusuyla da var, ekonomisiyle de var.

Sokaktaki insan “Benim ülkem güçlü bir ülke, benim ülkem bugün ‘Dünya beşten büyüktür’ diyebiliyor. Benim ülkem bugün İsrail’deki bu yapılan hukuksuzluğa, adaletsizliğe hatta direkt adını koyalım katliamlara karşı durabilen tek ülke.” Bugün Türkiye ABD’yi Suriye’den çıkarabilen bir ülke. Bunun başka bir örneği yok.

YUSUF ÖZKIR: Bir de bu tablo karşısında 2002’den bu yana girdiği bütün seçimleri kaybeden muhalefet partileri var. Bütün seçimleri kaybetmiş olmanın tabii ki psikolojik zorluğu da var ve bu süre içerisinde bir sürü başarısızlık yaşamış durumdalar. Bu birikmişlik açısından baktığımızda Millet İttifakı’nı oluşturan ana muhalefet partisi CHP ve İYİ Parti şu an anlaşmış durumdalar. Fakat aynı zamanda Saadet Partisi ve HDP ile de “iş birliği” ve “dirsek temasından” bahsediliyor. Bu ittifakın ortaya koyduğu tablo seçime nasıl yansır?

FADİME ÖZKAN: Daha önce çalışılmış, denenmiş bir ittifak çalışmasından bahsediyoruz. Millet İttifakı’nı oluşturan İYİ Parti ve CHP bir kez daha birlikte hareket etme kararı aldı ama bu her iki taraf için de zorlukları olan bir ittifak. Kılıçdaroğlu CHP adına değil ama muhalefeti örgütleyen siyasetçi olarak Haziran öncesinde bir performans sergiledi. Benzer bir performansı yeniden sergiliyor. Tabii bu performansı tetikleyenin, motive edenin sadece kendisi olmadığını, Abdullah Gül çalışmasında başarısız olsa da arka planda bunu motive eden başka unsurların, aktörlerin olduğunu da gördük. 24 Haziran öncesinde Abdullah Gül adı etrafında bir mutabakatı temin edebilmek için Kılıçdaroğlu epey bir parti kapısı çaldı. Özel ikili görüşmeler yaptı ama mutabakat olmadığı için o proje de çökmüş oldu. Şu anda Abdullah Gül’ün kapısının boş kalmadığını hemen hemen bütün muhalefet parti liderlerinin, adayların onunla mutlaka ikili görüşmeler yaptığını duyuyoruz. Bu somut olarak gözlenebilen ve haberleştirilen bir durum.

Cumhur İttifakı’nın Yolu Açık-Açık Oturum
SETA Strateji Araştırmaları Araştırmacısı Dr. Hüseyin Alptekin: “Cumhur İttifakı’ndan sonra da AK Parti Güneydoğu’da oyunu artırdı. AK Parti Türk milliyetçisi olarak bilinen MHP ile ittifak kurduğu halde bunu başarabildi. Çünkü AK Parti Türk milliyetçiliğini ötelemeyen ama Türk milliyetçiliğini yeniden tanımlayan bir parti.”

Kılıçdaroğlu’nun ittifakı büyütmek umuduyla, AK Parti’ye zarar verebilmek için CHP’nin küçülmesini göze alan bir pozisyonu var. 24 Haziran seçimlerinde oy kaybı CHP özelinde bunun bir göstergesiydi. Ama 20-25 bandına sıkışmış, tabanının artık oy kayıplarını tolere etmek istemediği ya da Muharrem İnce gibi kendi içlerinden çıkmış bir ismin bir başarı ortaya koyup bunun çarçur edildiğinin görülmesi CHP tabanında büyük bir depresyon hali oluşturdu. Ve bu depresyonun bu seçimlerde de işleyeceği kanaatine sahibim. CHP’nin hem HDP hem de İYİ Parti’yle ittifak kurma çalışması tabanında da karşı bloğu oluşturan seçmen indinde de birtakım sıkıntıları getiriyor. Çünkü işi zorluyor yani hem ayrılıkçı bir terör örgütü ve gölgesinde siyaset yapan bir partiyle ittifak yapıp hem de Türkiye’de aşırı sağı temsil eden bir partiyle hareket etme zarureti CHP açısından zorluk oluşturuyor.

MİLLET İTTİFAKI’NIN DEZAVANTAJLARI

YUSUF ÖZKIR: Açıklanan adaylar çerçevesinde bakarsak Ankara adayı bir önceki seçimde AK Parti’ye karşı kaybetmiş Mansur Yavaş oldu. İstanbul’da da bir ilçe belediye başkanı İstanbul adayı olarak gösterildi. Millet İttifakı’nın Cumhur İttifakı karşısında avantajları ve dezavantajları sizce nelerdir?

NEBİ MİŞ: Millet İttifakı, Cumhur İttifakı’ndan çok daha zor kuruldu. Hatta son ana kadar anlaşma sağlanamadı ve ipler koptu derken araya birilerinin girmesi ve hızlı bir trafikle bu mesele çözüldü. Ama tam bir uzlaşma sağlanamadığı için İYİ Parti’nin destekleneceği 10 il ve CHP’nin destekleneceği 11 ile baktığımız zaman burada biraz CHP’nin lehine bir durumun ortaya çıktığını söylememiz lazım. İYİ Parti burada “Ben daha bir seçim geçirmiş bir partiyim, yüzde 10 civarında bir oy aldım ve eğer bu seçimlerde büyük illerden bir ikisini kazanmazsam siyasetten silinme tehlikesiyle karşı karşıyayım” diye düşündü. Çünkü parti kurulduktan sonra yüzde 30’lara yakın kurucular dönemindeki kişilerin istifa ettiği biliniyor. Dolayısıyla burada kendini en şanslı gördüğü yer Ankara’ydı. Mansur Yavaş kendisinden aday olursa Ankara’da kazanabileceğini düşünüyordu. Mansur Yavaş bu işe yaklaşmayınca Ankara’da uzun süre diretti. CHP ile ittifak görüşmesinin en büyük çıkmazı buradaydı. Kendisinin Ankara’da desteklenmesiyle ilgili Mansur Yavaş’ı ikna edemeyince CHP’yi ikna etti.

İYİ Parti’nin destekleneceği illere baktığımız zaman üç il önemli: Balıkesir, Denizli, Manisa. Bu üç ilde Cumhur İttifakı’nın toplam oyu Millet İttifakı’ndan çok daha fazla, 24 Haziran açısından baktığımız zaman. Ama İYİ Parti şöyle düşünüyor: Burada ben yüzde 10 civarında oy aldım, dolayısıyla iddiam olabilir. Çünkü bu illerde milliyetçi bir seçmen var. Diğer illere baktığımızda bu üçünün dışında İYİ Parti’nin hiçbir kazanma şansı yok. Çünkü buralarda Cumhur İttifakı’nın toplamda en düşük oyu Kocaeli’nde yüzde 59, en yükseği Kayseri’de yüzde 74 olarak görülüyor. Dolayısıyla burada İYİ Parti ve Millet İttifakı’nın bir şansı yok. İYİ Parti bu illeri kazanamayacak olsa bile 24 Haziran’da nispeten yüksek oy aldığı yerler olduğu için oylarını yine anlamlı bir yurt içi toplamında tutmaya çalışıyor. Yani yüzde 7-8’lerde tutarsam siyasette kalıcı olabilirim ve bu illerde CHP beni desteklerse oyumu yükseltebilirim diyor. Kazanmadan daha çok bu anlamda oy hesabı var.

Yine CHP açısından Millet İttifakı’na baktığımızda Mersin’de ittifak kurulmadı. Diğer taraftan İYİ Parti’nin güçlü olduğu Antalya’da CHP desteklendi, Adana’da yine CHP desteklendi. Dolayısıyla CHP kısmi olarak Millet İttifakı içerisinde avantajlı olabilir ama öbür taraftan Millet İttifakı’nın hem İYİ Parti hem de HDP ile ittifak yapması milliyetçi seçmende ve HDP seçmeninde diğer ittifak lehine belirli bir nispi ya da kısmi geçişleri sağlayabilir. Ama ben stratejik oy verme anlayışının artık şekillendiğini düşünüyorum. Burada da çok büyük kayışlar olmaz. Yani Millet İttifakı açısından meselenin bir tarafı bu. Avantaj tarafı nedir derseniz, aslında ittifakı yapabilmiş olmaları avantajdır. Yani Millet İttifakı’nın son ana kadar krizli hali olmasına rağmen İYİ Parti’yle ittifak yapabilmeleri bir avantajdır. Çünkü eğer ittifak yapamamış olsalardı özellikle sahillerde yani güney ve batıda milliyetçi ve ulusalcı seçmen ortadan bölünebilecekti. Nasıl 24 Haziran’da MHP’nin oyları İYİ Parti’ye bölündü. İttifak yapmamış olsalardı 31 Mart seçimlerinde de CHP’ye gidecek oyların bir kısmının İYİ Parti’ye gidebileceğini dolayısıyla burada bir dezavantajlı duruma gelebileceğini söylememiz gerekir

Diğer taraftan CHP’li olarak devam eden belediye başkanlıklarının birçoğunda İYİ Parti ile ittifak yapılmadı. Yani İYİ Parti oralarda aday çıkartacak. 24 Haziran seçimleri açısından bakarsanız bu yedi ilde –hala CHP’nin elinde olmasına rağmen– 24 Haziran’da Cumhur İttifakı fazla oy aldı. Dolayısıyla burada da bir dezavantaja sahip ittifak. Kılıçdaroğlu bu seçimde güçlü ilçe belediye başkanlarını aday göstermek gibi bir deneme yapıyor. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu; ileride göreceksiniz bu sadece İstanbul adaylığı için değil kaybetmesinin ardından CHP genel başkanlığı için hazırlanan bir siyasi aktör olabilir. Hatırlayalım bundan bir buçuk ya da iki ay önce Kılıçdaroğlu “Evet, genel başkanlığı bırakacağım ama yerime birini yetiştireceğim” demişti. CHP’nin siyasi seçkinleri Muharrem İnce’yi istemiyor, bu kesin. Kılıçdaroğlu gidecek bu da kesin, artık daha fazla sürdüremez. Aslında biraz hazırlıksız yakalandılar alternatif aday konusunda. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu, İmamoğlu’nu kendi yerine hazırlıyor. Ben yanılır mıyım bilmiyorum ama benim gözlemlerim bu, İstanbul’u bu minvalde düşünmek lazım.

Adana’da Seyhan belediye başkanını koydu. Seyhan Adana’nın en büyük ilçelerinden ve oy yoğunluğu olarak da en geniş ilçelerinden birisi. Dolayısıyla orada özellikle Cumhur İttifakı’nın adaylık meselesinde MHP’nin adaylığını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü AK Parti ve MHP tabanında aday üzerinden belki farklılaşma olur mu diye yerelde bir tartışma var. Antalya hem İYİ Parti’nin hem MHP’nin hem AK Parti’nin hem CHP’nin güçlü olduğu bir il ve yerelde de özellikle AK Parti ve CHP’nin oylarının oldukça birbirine yakın olduğunu biliyoruz. Burada ben Adana, Antalya, Balıkesir, Manisa gibi illerdeki ittifak kombinlerinin ilçe düzeyindeki yapılan ittifaklarla sonucun çok yakından alakalı olacağını görüyorum. İlçelerde ittifakı iyi yöneten seçimlerin sonucunu belirler. Çünkü buralar birbirine çok yakın. Antalya, Adana, Manisa ve Balıkesir gibi yerlerde bir partinin çok güçlü olduğu bir ilçede diğer parti aday gösterirse ve ona destek verilirse ya da ittifak yapılamazsa bu genel il düzeyini de etkiler. Meselenin bir tarafı da bu.

Cumhur İttifakı’nın Yolu Açık-Açık Oturum
Kriter Dergisi Yayın Koordinatörü Doç. Dr. Yusuf Özkır: “AK Parti 2002’den bu yana girdiği bütün seçimleri kazanmış bir parti. Tüm bu seçim süreçlerine baktığımızda AK Parti’nin en büyük kozu her zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. 31 Mart’ta da öyle olacak.”

CHP’NİN HDP İLE ÖRTÜLÜ İTTİFAKI

YUSUF ÖZKIR: CHP ve HDP arasında örtülü bir ittifak olduğuna dair söylemler ve eylemler var. “İş birliği” açıklaması yapıldı HDP’den. CHP yönetimi bunu açıktan kabul etmiyor fakat ilişkiler devam ediyor. Burada bir CHP-HDP ittifakı var mı yok mu, varsa niye açıklanmaktan çekiniliyor? Bir de Doğu ve Güneydoğu bölgesinde şu an kayyumlarla yönetilen belediyeler var. Buralarda AK Parti’nin şansını nasıl görüyorsunuz?

HÜSEYİN ALPTEKİN: CHP-HDP ittifakı var mı? Yok. Çünkü CHP açıktan böyle bir ittifak kuramaz. Buna belki HDP yanaşabilirdi ama CHP’nin açıktan böyle bir yükün altına girme cesareti olamaz. Neden olmaz? Çünkü Kılıçdaroğlu diyor ki “Biz bu partiyi Baykal’ın, Önder Sav’ın partisi olmaktan çıkaracağız, yeni bir CHP ortaya koyacağız. Yeni CHP daha liberal sol bir parti olacak ve çok ulusalcı eski CHP reflekslerinden farklı olacaktır.” Sıkıntı, CHP bunu seçmenine söyleyemiyor. CHP’nin seçmeni böyle bir seçmen değil. CHP’nin seçmeni halen daha ekseriyeti ulusalcı dediğimiz, çok merkeziyetçi eski bürokratik devlet reflekslerini savunan, dini konularda olsun farklı etnokültürel konularda olsun çeşitliliğe, renkliliğe tahammülü olmayan bir seçmen. Hakikaten de bugün Baykal CHP’sini özleyen bir CHP seçmen kitlesi var. Şimdi siz bu seçmen kitlesinin karşısına açıktan HDP ittifakıyla çıkamazsınız. İkinci engeli ise HDP ile ittifak kurarsanız İYİ Parti ile beraber olamazsınız. Çünkü İYİ Parti’nin duruşu ırkçılığa varabilecek, hakikaten de aşırı sağın hakkını veren bir niteliğe parti. Bırakın HDP’yi ayrılıkçı PKK gibi söylemleri doğrudan Kürt kimliğiyle dahi sorunları olabilecek bir parti. Bu durumda CHP için ideal olan en iyi senaryo İYİ Parti’yle açıktan ittifak yapmak ama HDP’nin oyunu da kazanmak. Bunu da örtülü şekilde yapmaya çalışıyor.

CHP başka çıkar yol olmadığını düşünüyor. Çünkü İstanbul’da seçimi almak zorundasınız. Nasıl alacaksınız? Matematik belli. Hesap makinesine koyuyorsunuz olmuyor. İYİ Parti ile CHP’yi toplayın, oylarını korusun yine yetmiyor. Bu durumda HDP’nin İstanbul’da ciddi bir seçmen kitlesi var. CHP bu oyları da almak istiyor. Bu yüzden de aslında henüz kendisini bir yerde konumlandıramadı. Birçok konuda CHP’nin politikasını bilmiyoruz. Mesela Çözüm Süreci’ne yönelik, Çözüm Süreci sonrasına yönelik, Türkiye’nin Suriye politikasına yönelik orada da başı sonu belli net bir şekilde maddelendirilmiş öneriler ortaya koyamıyor. Çünkü bunu ortaya koyarsa ya ulusalcı seçmeni küstürecek ya da HDP’den almak istediği oyları alamayacak. Ne yapacak böyle bir durumda? Net bir şekilde ortaya bir şey koymadan tek ajandanız iktidar partisini eleştirmek olacak. Tutarlı bir şekilde değil. Biraz oradan biraz buradan, bir şekilde vurmaya çalışarak, bir şekilde eleştirmeye çalışarak buradan oy almaya çalışacaksınız. İYİ Parti ile ittifaka giden CHP’ye HDP seçmeninin gönül rahatlığıyla oy vermesi de mümkün değil. Ama HDP’nin artık militanlaşmış diyebileceğimiz seçmenleri bunu yapabilir. Yeter ki AK Parti gitsin diyerek bunu yapabilir.

Kayyumlar konusuna gelecek olursak kayyumlar atandıktan sonra gördük ki bu belediyeler bugüne kadar belediyecilik yapmamışlar. Ben birçoğuna gittim. Yüksekova’dan Cizre’ye, Nusaybin’den Van’a kadar birçok belediyeye gittim. Hakikaten de belediyecilik yapılmamış. Zaten HDP buralarda belediyecilik yapacağım diyerek oy istememişti. Tamamen ideolojik, Türkiye düşmanlığını vatandaşa dayatmaya yönelik bir propaganda üzerinden, intikamcı bir siyaset üzerinden oy istemişti. İdeolojik bir ajandayla çıkılmıştı vatandaşın karşısına. Bu seçimde de öyle olacak. Yani bu seçimde de HDP belediyecilik yapmak adına ortaya bir iddia koymayacak. Biraz farklı olacak belki bir mağduriyet inşası göreceğiz. Denilecek ki biz burada çok güzel belediyecilik yapıyorduk ama imkanlar elimizden alındı. Siyaset yapmamız engellendi. HDP böyle bir iddia koyacak. Bunun kimi kesimlerde karşılığı olacaktır. Çünkü HDP’nin orada kemikleşmiş bir seçmeni var artık. Bu kemikleşmiş seçmen hadi hep beraber AK Parti’ye dönelim demez. Uzun dönemlerden beri HDP’de olan ya da HDP çizgisindeki partilerde olan belediyeler var. Dolayısıyla böyle bir anda harita üzerindeki şehir renklerinin AK Parti rengine dönmesini bekleyemeyiz. Ama HDP-BDP tarafında kazanılan bu belediyelerin takriben beşte bir oranında AK Parti’ye geçeceğini düşünüyorum. Mesela Urfa’da dört belediyesi vardı HDP’nin, burada kaymalar olacağını düşünüyorum. Bazı şehirlerde kaymalar yaşanabilir. Mesela Ağrı’da, Van’da rekabet edileceğini düşünüyorum. Ya belediyeler el değiştirecek ya farklar azalacaktır. Diyarbakır’da bir fark azalması görebiliriz. Ama böyle haritanın renginin tamamen değişeceğini öngörmek biraz hayalperestlik olur. Oy noktasında HDP’nin çok fazla farklarla önde olduğu yerlerde o farkın azalacağını düşünüyorum. Ama eğer Türkiye terörden uzak kalabilirse, şu anki asayiş ortamı devam ederse ve AK Parti’nin bugüne kadar en iyi yaptığı şey olan hizmet siyaseti bölgede kalıcı sonuçlar doğurmaya başlarsa değişmeler yaşanabilir.


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası