Kriter > Dış Politika |

İdlib Diplomasisinin Arka Planı


İdlib mutabakatı hem insani bir felaketi önlemiş hem de zaten derinleşen mülteci sorunu için Türkiye’ye büyük bir rahatlama sağlamıştır.

İdlib Diplomasisinin Arka Planı

Geride bıraktığımız bir aylık süre içinde Suriye krizinin en sıcak konularından biri İdlib meselesiydi. Askeri ve siyasi muhalefetin en kritik sahası olan, üç milyonu aşan nüfusu bünyesinde barındıran ama aynı zamanda radikal askeri grupların da hüküm sürdüğü İdlib, Suriye krizine müdahil bütün aktörlerin karşı karşıya gelmesine neden oldu. İdlib bu açıdan bütün aktörlerin kapasite, imkan, sınır ve en önemlisi de kararlılıklarını görmek açısından son derece önemliydi.

Suriye rejimi diğer çatışmasızlık bölgelerine karşı kapsamlı bir askeri kampanya yürütmüş, söz konusu bölgelerde üstünlük sağladıktan sonra hedef tahtasına İdlib’i yerleştirmişti. Rejimin amacı İdlib’de kontrolü sağlayarak muhaliflere karşı yedi yıl sonra tam bir askeri zafer ilan etmekti. Böylece Suriye muhalefeti bütün askeri gücünü kaybedecek, rejim de siyasi olarak elini güçlendirmiş bir şekilde uluslararası arenada rahat hareket edecekti. İran da benzer bir şekilde askeri olarak zafer ilan ederek Şii milisleri aracılığıyla yayıldığı Suriye’de askeri ve siyasi gücünü daha fazla pekiştirmiş olacaktı. Rusya ise İdlib meselesini makro dengeler açısından ele alıyor bir görüntü sergilemesine rağmen Esed rejiminin İdlib’i kontrol altına almasını ve böylece 2015’te dahil olduğu Suriye iç savaşındaki askeri ve siyasi konumunu daha fazla konsolide etmiş olacaktı. Rusya yine de aktörler arasında en pragmatik olanıydı. Ancak Rusya ve Türkiye arasında 17 Eylül’de Soçi’de varılan İdlib mutabakatı tarafların söz konusu hedeflerine ulaşmak için aceleci davrandıklarını gösterdi. Kelimenin tam anlamıyla evdeki hesap çarşıya uymadı. Hesapların karışmasında en önemli etkenlerden biri Türkiye’nin İdlib konusundaki çıkışları oldu.

Şark Kurnazlığı

Rusya, İran ve Suriye rejimi İdlib’e yönelik Türkiye’nin pozisyonunu kırmak için ellerinden geleni yaptılar. Rejim özellikle Dera başta olmak üzere güneydeki muhalif bölgeleri kontrolü altına aldıktan hemen sonra askeri olarak İdlib’in etrafında askeri yığınak yapmaya başladı. Rusya ve İran ise askeri operasyon yapılması konusunda zamanlamaya odaklanarak operasyonun kaçınılmaz olduğunu sürekli tekrar ettiler. Moskova bu konuda daha temkinli ve müzakereye açık bir tavır sergilerken Tahran yönetimi muhalifleri tek bir düzleme indirgeyen “terörizmle mücadele” söylemini dolaşıma soktu. Aynı zamanda İran rejimine bağlı Şii milisler İdlib çevresindeki mobilizasyonu hızlandırarak hem ılımlı muhalifler hem de Türkiye üzerinde baskı kurmayı denedi. Bu sırada Rusya, Suriye rejiminin hava saldırılarına sınırlı da olsa yeşil ışık yaktı ve kendisi de bu operasyonlara doğrudan katıldı. Amaç İran’da yapılacak üçlü zirve öncesi hem Türkiye’nin hem de muhaliflerin direncini kırarak Tahran’daki masada Ankara’nın İdlib konusundaki alternatif çözüm önerilerini marjinalize hale getirmekti. Nitekim 7 Eylül’de Tahran’da yapılan zirveye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ateşkes çıkışı sahne oldu. İran’ın beklentisi Türkiye’nin de İdlib’de askeri operasyondan başka alternatifin olmadığını kabul etmesi hatta çaresiz olduğunu bütün dünyanın görmesiydi. Bu yüzden toplantıyı kimseye haber vermeden canlı yayınladılar. Ancak durum beklendiği şekilde gerçekleşmediği gibi İran ve Suriye rejimi Tahran zirvesinde beklentilerini karşılayamadılar.

Israrcı Diplomasi

Ankara ise İdlib meselesini ele alırken üç aşamalı bir politika izledi: İlk aşamada hedefi muhaliflere yönelik kapsamlı bir askeri operasyonu engellemekti. Bunun için Tahran zirvesi öncesinde Rusya ile iki düzeyde yoğun bir diplomasi yürüttü ve sorunun askeri yollarla halledilmemesi için Moskova’ya bir çözüm paketi sundu. İkinci aşamada ise askeri operasyonun önüne geçemeyeceği bir durum oluştuğunda sadece Heyet-i Tahriru’ş-Şam (HTŞ) örgütünün ve diğer küçük radikal unsurların kontrol ettiği bölgelere yönelik sınırlı bir askeri operasyonun mümkün olabileceğini savundu. Bu aşamada İdlib’i çevreleyen on iki gözlem noktasındaki askeri tahkimatını pekiştirdi ve uluslararası toplumu insani felaketin önlenmesi konusunda mobilize etti. Ayrıca sınıra yakın bölgelerde mülteciler ve ılımlı muhaliflerin kullanabileceği güvenli bir bölge oluşturmak için harekete geçti ve buradaki askeri kapasitesini güçlendirdi. Üçüncü aşamada ise Ankara, Astana sürecinin bir askeri operasyon olması halinde çökeceğini dile getirerek Moskova’yı kendi sunduğu çözüm paketi konusunda ikna etmeye çalıştı. Bu sırada uluslararası toplumu daha fazla mobilize ederek özellikle Avrupa, BM ve ABD’nin desteğini kazandı ve onları operasyonun riskleri üzerinden Rusya-İran-Suriye karşısında konumlandırdı.

Moskova’nın Pragmatizmi

Türkiye’nin izlediği politika 17 Eylül Soçi zirvesinde başarıya ulaştı ve Ankara operasyonu engelleme konusunda hedefini gerçekleştirdi. Bu başarının arkasında yatan temel faktör Türkiye ve Rusya arasında varılan uzlaşıydı. Peki Rusya neden Türkiye’nin çözüm paketine razı oldu? Putin, Tahran zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ateşkes önerisini kabul etmemişti. Aslında Rusya, Türkiye’nin Tahran zirvesi öncesinde sunduğu teklifi İran’a da kabul ettirebilir böylelikle İdlib meselesi söz konusu zirvede çözüme kavuşabilirdi. Ancak Rusya sorunu ikili zirvede çözmeyi amaçlamıştı. Bununla hedefi Ankara ile çalışabildiğini göstermek ya da Türkiye’ye kuracağı “baskı”nın tek elden yönetilmesiydi. Tam da bu nokta ile İdlib meselesinin neden Türkiye’nin teklifi ile çözüldüğünü açıklamak mümkün.

İdlib’in Suriye rejimi ve İran’ın istediği yönde kapsamlı bir askeri operasyon ile çözülmesi Rusya için birçok açıdan sıkıntılıydı ve çeşitli düzeylerde maliyetler üretebilirdi. Öncelikli olarak böylesi bir müdahale ile oluşacak yeni maliyetler Türkiye’nin Astana sürecinden çekilmesine neden olabilirdi. Bu durum Rusya’nın Suriye krizinde siyasi olarak üstlendiği rolü etkisiz hale getireceği gibi muhalifler oluşacak siyasi zemini de tamamen ortadan kaldıracaktı. Öte yandan askeri müdahale olursa rejimi sınırlama konusunda herhangi bir ölçüye sahip olmayan Rusya muhaliflerin kendisine daha fazla düşman olmasına neden olacak; böylelikle muhalefet direnişi tercih ederek operasyonun uzamasına sebep olacaktı. Bu da ister istemez savaşın maliyetinin artması anlamına gelecekti. Müdahalenin uzaması, muhaliflerin direnmesi ve mülteci krizinin yeniden daha kapsamlı bir şekilde ortaya çıkma ihtimali Rusya’ya olan baskıyı daha da artıracağı için Moskova bu maliyetleri üstlenmek istemedi. İlk amacı kendi güvenliğini sağlamak, ikincil amacı ise rejimin İdlib’i kontrol etmesini sağlamaktı. Ancak bunun hangi yöntemle olacağını daha fazla önemsedi. Bu nedenle üçüncü bir hedef ortaya koydu: Meseleyi Türkiye’nin halletmesi için Ankara’ya zaman tanımak. Böylece ilk amacına ulaşmayı garanti altına alacaktı.

Moskova ile Ankara arasında varılan anlaşmaya göre Rusya askeri üslerine yönelik HTŞ kaynaklı güvenlik riskini minimize etme hatta engelleme konusunda Türkiye’den güvenlik garantisi aldı. Öte yandan rejim ile muhalifler arasında 15-20 kilometrelik bir tampon bölgenin oluşmasını kabul etti. Aynı zamanda tampon bölgenin İdlib tarafında yer alan radikal grupların önce ağır silahları bırakması sonrasında ise silahlarını bırakarak örgütsel yapılarını sonlandırmaları sorumluluğunu Türkiye’ye havale etmiş oldu. Daha da önemlisi Suriye rejimi için hayati derecede önemli olan M4 ve M5 karayollarının rejimin kontrolüne girmesini mutabakat metni ile tarihe bağladı. Böylece 2018 sonunda her şey Rusya’nın istediği gibi giderse Halep’ten Lazkiye’ye ve Şam’a uzanan ana kara yolu rejimin kontrolü altına girmiş olacak. Bu durum rejimin uzun zamandır denetimi altına alamadığı ana otobanı kontrol ederek diğer otoyollarla birleştirmesine imkan tanıyabilecek.

Türkiye’nin Kazanımları

Türkiye’nin bakış açısıyla ele alındığında ise bu aşamada İdlib mutabakatı birçok stratejik değere sahiptir: Birincisi ve en önemlisi insani bir felaketin önlenmesi zaten derinleşen mülteci sorunu için Türkiye’ye büyük bir rahatlama sağladı. BM, Soçi’deki Türk-Rus anlaşmasından önce tek taraflı bir saldırı durumunda İdlib bölgesinden yarım milyondan fazla insanın yerinden edileceğini ve Türkiye’nin sınırına doğru hareket edeceğini açıklamıştı. Bu durum mültecilere karşı giderek değişen kamusal algı karşısında özellikle de önümüzdeki yerel seçimler öncesinde Türkiye siyasetinde ciddi sorunlara yol açabilirdi. Öte yandan mülteci akını Türk ekonomisine ekstra maliyet getirebilirdi.

İkincisi kapsamlı bir askeri operasyon Türkiye’nin desteklediği muhaliflerin alan kaybetmesine ve böylelikle siyasi gücünün yıpranmasına neden olabilirdi. Türkiye, Astana sürecinden bu yana Suriye muhalefetini önceki dönemlerle karşılaştırdığında daha etkin bir şekilde organize etti. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) Zeytin Dalı Harekatı (ZDH) sırasında hayati bir rol oynadı ve Türkiye, ÖSO’nun desteği ile Afrin bölgesindeki askeri varlığını pekiştirdi. Bu durum Fırat Kalkanı Harekatı (FKH) ile birlikte düşünüldüğünde ÖSO ile beraber yerel siyasetin doğasını yeniden yapılandırdı. İdlib’de de Astana sonrası süreçte Türkiye, ılımlı silahlı grupları, radikal silahlı gruplar çatışmaya girmeden Ulusal Kurtuluş Ordusu çatısı altında yeniden örgütledi. Türkiye ile Rusya’nın vardığı mutabakat ılımlı silahlı grupların mevcut toprak yönetimini sürdürebileceği ve aynı zamanda askeri mevkilerini İdlib’de de tutacağı anlamına geliyor. Türkiye, HTŞ gibi radikal grupları dağıtmayı ve çözmeyi başarabilirse o zaman öngörülebilir gelecekte Suriye krizindeki politik kaldıraçlarını pekiştirmek için İdlib bölgesi üzerindeki kontrolünü sürdürmeye devam edebilir. Bu belki de Türkiye’nin en önemli kazanımlarından biridir ve Suriye krizinin geleceğini şekillendirmeyi kendisi açısından daha fazla olanaklı hale getirmektedir.

Türkiye için üçüncü stratejik değer ise Türk-Rus diyaloğunu koruyabilmiş olmasıdır. Astana inisiyatifi başladığından beri Türkiye ve Rusya daha yakın çalışmayı başarabilmişlerdir. Her ne kadar iki ülke farklı grupları destekleseler de her iki taraf da kendi taktik ve operasyonel önceliklerini zaman zaman uyuşturdular. İdlib anlaşması her iki ülkenin de kapsamlı bir askeri çözümün savaşı uzatacağı konusunda bir uzlaşıya vardıklarını göstermektedir.

Türkiye’nin mutabakat metninde belirtildiği şekilde HTŞ gibi radikal grupları çözmesi için bir aylık zaman dilimi yeterli olmasa da Rusya ile Türkiye arasındaki stratejik diyalog bu hedefi gerçekleştirmek için uzatılabilir. Öte yandan İdlib içi dengeler de Türkiye’nin radikalleri elimine ederek kendine muzahir muhalif gruplara daha fazla zemin kazandıracağını göstermektedir. Türkiye’nin İdlib’de önümüzdeki aylarda ZDH ve FKH bölgeleri gibi askeri varlığını tahkim etmesi mümkün görünmektedir. Bu durum orta vadede Türkiye’nin Suriye sorununun çözülmesinde daha da kilit bir ülke haline gelmesini sağlayabilir.


Etiketler »