İstanbul Şehir Hatları Boğaz Turu
Kriter > Dış Politika |

İsrail ve Suudi Arabistan’ın Suriye Ajandası


Hem İsrail hem de Suudi Arabistan için Suriye’de ortak tehdit rejimden ziyade İran’ın varlığını ve gücünü artırmasıdır.

İsrail ve Suudi Arabistan ın Suriye Ajandası

Suriye’de ABD’nin füze saldırısı elbette bazı bölge ülkelerinde heyecan uyandırdı. Birçoğundan ise destek aldı. Suriye’de yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan başkentler ise daha fazla müdahil olmanın peşinde koşmaktalar. İsrail ve Suudi Arabistan bu ülkelerin başında gelmektedir.

İsrail’in Suriye iç savaşı boyunca noktasal operasyonlarının yanı sıra son dönemde doğrudan hedef alarak gerçekleştirdiği eylemler söz konusu. Hava sahasına yaklaşan İran’a ait İHA’nın düşürülmesi, Şam yakınlarındaki tesislere yönelik bombalamalar ve bu esnada bir İsrail F-16’sının Suriye hava savunma sistemleri tarafından düşürülmesi, T4 hava üssünde İran’ın İHA komuta merkezinin vurularak üst düzey komutanlarının öldürülmesi ve spesifik askeri üslerin vurulması gibi örnekleri sıralayabiliriz.

Benzer şekilde Riyad yönetimi de Suriye meselesinde daha fazla aktif olma ve elini taşın altına koymaya sıcak bakıyor. Suriye’nin istikrarı için Kral Selman’dan 4 milyar dolar isteyen Trump, ABD’nin Suriye’de kalması için Suudi Arabistan’ın maliyetleri yüklenmesini istiyor. Bununla birlikte Mısır ve Körfez ülkelerinin önderlik edeceği bir Arap gücünün Suriye’de konuşlandırılması da gündeme alındı. Gerek Veliaht prens Muhammed bin Selman’ın açıklamaları gerekse de Dışişleri Bakanı Adil Cubeyr’in basına yaptığı beyan çerçevesinde Suudi Arabistan hem finansal hem de askeri olarak Suriye’de var olmanın peşindedir. Bu gelişmeler bağlamında Tel Aviv ve Riyad yönetimlerinin neden daha aktif Suriye politikası takip etmeye başladığı sorusu ön plana çıkmaktadır.

İran’ın Sınırlandırılması

Aslında her iki aktör için Suriye’de ortak tehdidin rejimden ziyade İran’ın varlığını ve gücünü artırması olarak belirtebiliriz. Suriye’nin güney bölgesine İran’ın yerleşmesi ve sınırlarına yaklaşan bu tehdit ile artık doğrudan askeri olarak karşılaşması Tel Aviv tarafından ciddi bir risk olarak değerlendirilmektedir. Hizbullah’ın Lübnan ve Suriye’deki etkisine binaen İran’ın askeri olarak hem vekilleri hem de devrim muhafızları üzerinden İsrail’e yönelik baskısını artırması ihtimali İsrail’in kaygılarını yükseltmişe benziyor. Golan tepeleri dahil olmak üzere Suriye’nin güney sınırlarında herhangi bir saldırı olasılığı İsrail’i askeri seçenekleri daha fazla kullanmaya itti. Ancak İran’ın üst düzey komutanlarının vurulmasının ardından Hizbullah genel sekreteri Nasrallah’ın yaptığı vurgularda hep bu olasılıklara işaret ediliyor. Dolayısıyla İsrail bir taraftan ABD’nin füze saldırısında bulunmasına tam destek verirken diğer yandan nokta operasyonlar yaparak İran’ı sahada çok yakından takip ettiğini ve gerektiğinde caydırıcılığını gösterebileceğini anlatmaya çalışmaktadır.

Öte yandan Suudi Arabistan hem Suriye’de hem de bölgede İran’ın etkisinin artmasından son derece rahatsızlık duymaktadır. Bölgede İran tarafından çevrildiğini hisseden Riyad yönetimi, İran’ın sınırlandırılması için başta Washington olmak üzere Batı başkentlerinde yoğun mesai harcamaktadır. Başkan Obama’nın İran politikasından ve Körfez siyasetinden hazzetmeyen Suudi Arabistan, Başkan Trump ile birlikte kendi ajandasına uygun bir ABD yönetimi buldu. Tabii aynı durum İsrail için de geçerli. Dolayısıyla her iki aktör de Trump yönetiminin İran ve genel olarak bölge siyasetini etkilemeye ve ABD’yi İran karşısında güç kullanmaya itmeye çalışmaktadır.

Suriye’ye asker gönderebileceğini açıklayan Riyad yönetimi bir taraftan Suriye’den çekilmek istediğini açıklayan Trump’ı kalması için finansal olarak ikna etmeye çalışırken diğer taraftan alternatif seçeneklerle sahada aktif olmanın yollarını aramaktadır. Ancak henüz Yemen’de dahi askeri açıdan herhangi bir başarı sağlayamayan Riyad yönetiminin Suriye gibi bir girdapta nasıl bir askeri başarı hedeflediği mühim bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

Masada Olmak

Suriye’deki İran varlığının sınırlandırılması ve ortadan kaldırılması temel hedef olarak belirse de diğer önemli olan nokta Suriye’nin geleceğinin Türkiye, Rusya ve İran tarafından şekillendirilmesidir. Astana Süreci olarak adlandırılan bu mekanizma üç ülke arasındaki ihtilaflı konulara rağmen sağlıklı bir şekilde işletiliyor. Özellikle Rusya ve Türkiye arasındaki yakınlaşma ve bunun Suriye sahasındaki yansımaları birçok aktörü tedirgin etmektedir. Dolayısıyla masada olmaya çalışan aktörler ise bu yolun sahada olmaktan geçtiğinin farkına varmış durumdalar. İngiltere ve Fransa’nın füze saldırısına katılması ve Riyad’ın askeri angajman niyetinde olduğunu göstermesi bu açıdan değerlendirilebilir.

Türkiye’nin sahada artan etkisi ve Suriye meselesinde Rusya ile yakın çalışması hem İsrail’i hem de Suudi Arabistan’ı rahatsız eden bir diğer gelişme. Suudi Arabistan tarafından YPG/PKK’ya tırlar dolusu yardım yapılması ve Suudi Arabistan’da gerçekleştirilen Arap Ligi zirvesinde Türkiye’nin Afrin’den askerlerini çekmesi çağrısında bulunulması bu rahatsızlığı ortaya koyan gelişmeler olarak okunabilir. Bununla birlikte PKK’nın Türkiye’yi sınırlandıracak bir aktör olarak kurgulanması ve silahlandırılması da her iki aktör tarafından bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilmektedir.

İsrail ve Suudi Arabistan açısından İran ortak tehdit olarak belirmiş durumda ve Suriye sahasında bu tehdide yönelik adım atılması kanaati mevcut. Bu bağlamda Trump yönetimi de denkleme sokulmaya çalışılmaktadır. Elbette son gelişmelere bakıldığında iki aktör arasında dolaylı bir yakınlaşmanın olduğu açıkça görülmektedir. Riyad yönetiminin İsrail’e giden sivil uçuşlara hava sahasını açması buna iyi bir örnektir. Riyad ve Tel Aviv arasında ortak tehdidin meydana getirdiği güvenlik merkezli perspektifin ne kadar derinleşeceği ise belirsizdir. Ancak iki aktörün Ortadoğu perspektifinde bundan sonraki süreçte daha fazla benzerliklerin görülmesi şaşırtıcı olmayacaktır.


Etiketler »