Kriter > Dış Politika |

İstanbul Zirvesi Dönüm Noktası


Başkan Erdoğan’ın öncülüğünde yapılan dörtlü zirvede siyasi çözüm vurgusu öne çıktı. Liderler askeri bir çözüm arayışı yerine siyasi çözümün Suriye’de istikrara katkı sunacağını vurguladı.

İstanbul Zirvesi Dönüm Noktası
Başkan Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Angela Merkel Suriye konulu Dörtlü İstanbul Zirvesi sonrası Vahdettin Köşkü’nde basın toplantısı düzenledi, 27 Ekim 2018

Sekizinci yılına giren Suriye’deki çatışmalar Türkiye için çok büyük güvenlik risklerini de beraberinde getirdi. Bir yandan ülke içerisine sığınmak zorunda kalan yaklaşık 3 milyon mültecinin getirmiş olduğu ekonomik bedel, güvenlik ve asayiş sorunları diğer yandan terör örgütlerinin ülke sınırları boyunca kendilerine yaşam alanı oluşturma çabaları ülke güvenlik mimarisinin hem test edilmesine hem de yeniden organize edilmesine sebebiyet verdi.

Suriye’deki çatışmalar ve terör örgütleri bahanesiyle Türkiye-Suriye sınırında kurgulanan senaryoya Ankara’nın bir nesne olarak eklemlenmek yerine proaktif bir diplomasi ve bu diplomasinin bir uzantısı olarak askeri gücünü bizzat Suriye’de sahaya sürerek karşılık vermesi oyun kurucuların planlarını en azından “Fırat’ın batısı” diyebileceğimiz bölgede boşa çıkardı. Fırat Kalkanı Harekatı (FKH) ile Suriye topraklarındaki DEAŞ’a karşı sahada verilen en başarılı mücadeleyi tek başına ortaya koyan Türkiye sözde DEAŞ efsanesinin Suriye ve Irak’ta ortadan kaldırılmasının başlamasını tetikledi. Afrin’de PKK/ YPG terör örgütüne yönelik olarak başlattığı Zeytin Dalı Harekatı’nın (ZDH) başarıyla tamamlanmasının ardından Türkiye Münbiç, Fırat Nehri’nin doğusu ve İdlib’e yönelik siyasetini hem Suriye sahasında hem de uluslararası ortamda ortaya koymaya başladı. Bu kapsamda 4 Mayıs 2017’de Kazakistan’ın başkenti Astana’da dördüncüsü icra edilen zirvede Türkiye, Rusya ve İran arasında İdlib vilayetinin tamamı, Lazkiye, Halep ve Hama vilayetlerinin belli bölümleri, Humus vilayetinin belli bölümleri, Şam/Doğu Guta bölgesi ve Deraa, Kuneytra vilayetlerinin belli bölümlerini kapsayan çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasına ilişkin bir muhtıra imzalandı. Bu muhtıra doğrultusunda TSK birlikleri İdlib vilayetinin etrafını kuşatacak on iki “çatışmasızlığı izleme ve gözlem noktası” ihdas etmek maksadıyla 8 Ekim 2017’de İdlib bölgesine idari bir askeri intikal başlattı.

Çatışmasızlık Bölgeleri ve İdlib

Rusya ve İran destekli Esed rejiminin 4 Mayıs 2017’de ilan edilen söz konusu çatışmasızlık bölgelerinin İdlib dışında kalanlarının tamamını orantısız güç kullanarak ele geçirmesi aynı sürecin İdlib’de de yaşanacağı endişesini ortaya çıkardı.

Ankara, İdlib’e yapılacak askeri bir harekatın Türkiye’nin güvenliğini riske edecek göç hareketini başlatabileceğini ve büyük bir insani trajedinin yaşanabileceğini öngörüyordu. Ayrıca çok kanlı çatışmaların yaşanabileceğinden dolayı böylesi geniş çaplı askeri müdahalenin karşısında durmuştu. İşte tam böyle bir atmosferde 7 Eylül 2018’de İran’ın başkentinde “Tahran zirvesi” gerçekleştirildi. Zirvede Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü, DEAŞ, Nusra Cephesi ve El-Kaide gibi terörist grupların tamamen ortadan kaldırılmasında iş birliği öngörüldü. Terörist gruplar ile ateşkes rejimine katılmış silahlı muhalif grupların ayrıştırılmasına ve siyasi sürece vurgu yapıldı. Anayasa Komitesinin kurulması, insani yardım, sığınmacıların geri dönüşü, mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler hakkında uluslararası konferans düzenlenmesi konularında görüş birliği ortaya konuldu. Fakat buna rağmen İdlib’in de diğer çatışmasızlık bölgelerinin akıbetiyle karşı karşıya kalması endişesi ortaya çıkmıştı.

Tahran zirvesinde Rusya ve İran destekli rejimin hedefinde İdlib’in olduğu gerçeği net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ankara açısından bu tablo karşısında ön alıcı bir yaklaşım göstermenin şart olduğunu gören Türkiye bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından “İdlib’e yönelik olası bir müdahale şayet Türkiye için bir göç dalgasını beraberinde getirirse, Türkiye gereğini yapmakta asla tereddüt göstermeyecektir. FKH ve ZDH ile ortaya koyulan askeri gerçeklik burada da sahaya yansıtılacaktır” mealindeki açıklamaları uluslararası toplumla sıcağı sıcağına paylaşılarak Türkiye’nin gerekirse sert gücünü bizzat kullanabileceği ima edilmiştir.

Astana süreçlerinin iki önemli ülkesi olan Rusya ve İran, Erdoğan’ın bizzat ağzından çıkan bu açıklamalar ve Türkiye’nin bölgeye yönelik olarak oluşturduğu ciddi askeri yığınak sonucunda İdlib’de bir oldubittiyle bölgeyi kontrol altına almanın mümkün olmayacağını görmüş oldular.

İstanbul Zirvesi Dönüm Noktası-Yusuf Alabarda

Soçi’de Milyonlara Ümit Olan Buluşma

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Tahran zirvesi sonrasında yine ısrarla “olası bir askeri harekatın Astana sürecini tamamen bitireceğini ve siyasal barış sürecinin yerine yeni bir denklemin oluşacağını” açıkça belirten çıkışları ve sahadaki askeri hareketlilik Erdoğan ve Putin’in Soçi’de yeniden bir araya gelmesini sağladı. Dünya İdlib konusunda nefeslerini tutarak beklerken Soçi’de Rusya lideri Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan milyonlarca masum sivile umut olan bir mutabakat duyurusu geldi.

Mutabakat metninin en önemli iki maddesi hiç kuşkusuz İdlib’le rejim arasında kalan sınırda 15- 20 kilometre derinliğinde ağır silahlardan arındırılmış bir alanın oluşturulması ve Şam-Halep, Lazkiye-Halep otoyollarının Suriye’de ticari hayatın da canlanmasına katkı sunması açısından yıl sonuna kadar açılmasıyla ilgiliydi.

İdlib’de faaliyet gösteren başta Heyet Tahriru’ş-Şam (HTŞ) olmak üzere irili ufaklı birçok radikal unsurun, sağlanan mutabakat doğrultusunda ağır silahlardan arındırılmış bölgeye katkı sunmalarının sanıldığı kadar kolay olmayacağı zaten tüm dünyanın malumuydu. Ayrıca söz konusu M4 ve M5 otoyolları üzerinde bu örgütlerin kurup işlettikleri kontrol noktalarından taviz vermek istemeyecekleri de aşikardı. Bu kontrol noktaları halen adeta bir kazanç kapısı durumunda olduğundan ve bu türden yapılanmalar bu gelir kaynaklarını doğal olarak kaybetmek istemediklerinden akdedilen mutabakata kolayca evet demelerini de kimse beklemiyordu.

Türkiye mutabakat doğrultusunda bir taraftan ılımlı muhalifleri sınır hatlarındaki ağır silahlarını geri çekmeye ikna etmeye çalışırken diğer taraftan da radikal grupları söz konusu mutabakat doğrultusunda hareket etmedikleri takdirde ortaya çıkacak ağır bilanço konusunda bilgilendirmeye yöneldi.

Buna ilaveten Türkiye, İdlib bölgesindeki istihbarat ağı, yumuşak gücü ve askeri varlığını da kullanarak HTŞ çatısı altında faaliyet gösteren bazı büyük grupların bu yapıdan kopmalarına katkı sundu ve HTŞ’yi Soçi mutabakatı doğrultusunda hareket etmeye zorladı. Ilımlı muhalif yapıyı daha yeknesak hareket etmeye zorlayacak hamleleri de büyük bir maharetle yerine getirdi. Ekim başı itibarıyla 63 muhalif gruptan 44’ünün Ulusal Ordu’ya katılma kararı alması Türkiye’nin bu başarısının bir tezahürüdür. Ulusal Ordu yapılanmasını İdlib’de sahada HTŞ’ye karşı denge oluşturacak bir yapı olarak telakki etmek en doğru yorum olur.

15 Ekim 2018’e kadar Türkiye’nin sınırdaki 15-20 kilometre derinliğinde bir bölgeyi başta radikal örgütlerin ağır silahlarından nasıl arındırabileceği konusu tüm dünyada merak konusu olmuşken 8 Ekim 2018’de Anadolu Ajansı tüm İdlib sınır hattının –radikal unsurlara ait ağır silahlar dahil olmak üzere– genel olarak temizlendiğini duyurdu.

Kuşkusuz Soçi’de Moskova ile Ankara arasında mutabık kalınan sürecin akamete uğramaması maksadıyla bu mutabakatın da bir maddesi olan “Türkiye ve Rusya’nın söz konusu bölgelerde koordineli devriye faaliyeti yürütmesi” çok elzem bir konu olup bu hususun Türkiye ve Rusya arasında bir faaliyet takvimine bağlanmış olması kuvvetle muhtemeldir.

İdlib Mutabakatı Neden Çok Önemli?

Suriye olayları başladığı günden bu yana muhaliflerin tüm Suriye’de rejim güçlerinden ele geçirdikleri son kale konumunda olan İdlib’in de diğer çatışmasızlık bölgeleri gibi Rusya ve İran destekli rejim güçleri tarafından ele geçirilmesi ileride kurulması mukadder olan Suriye barış masasında muhalif unsurların çok düşük bir profilde temsilinin kapısını açabilirdi. Saldırılardan kaçan milyonlarca Suriyeli muhalifin sığınabilecekleri tek adres olan Türkiye’ye yönelmeleri, Türkiye’deki 3 milyonun üzerindeki mültecinin yarattığı ekonomik, sosyal ve demografik sorunların daha da artması anlamına gelecekti. Ayrıca bölgedeki radikal unsurların Türkiye’ye doğru süpürülmeleri Ankara açısından telafisi mümkün olmayan güvenlik sorunlarının ortaya çıkması anlamını da taşıyacaktı.

İdlib’de rejim güçlerinin alan kazanması Türkiye’nin ZDH ve FKH ile açtığı alanların korunmasını da son derece zor hale getireceği gerçeğini ortaya çıkaracaktı. Bu durum ise rejimle her daim irtibat ve ilişiğini kesmemiş PYD’li yapılaşmanın tekrardan bu bölgeleri kendileri için elverişli alanlar haline getirmelerinin de önünü açabilecekti.

Riskler

İdlib bölgesinde muhalifler ile rejim güçleri arasındaki sınırlardan ağır silahlar çekilmiş olsa da sürecin çok kırılgan bir şekilde işlemekte olduğu bir gerçektir. Çünkü rejimin akdedilen mutabakattan rahatsızlığı bilinmektedir. Bu yüzden süreci provoke etme maksatlı hamleleri Rusya’ya rağmen beklenebilir. Ayrıca radikal grupların içerisinde bazı Batılı istihbarat örgütleriyle bağlantılı unsurların kontrol dışında hareket ederek İdlib içerisinden ağır silahlarla başta Rus üsleri, Halep’te bulunan Rus askeri varlığı ve rejim güçlerine saldırma olasılığı her daim mevcuttur. Ayrıca bölgede olası bir kimyasal saldırı olması bahane edilerek ABD’nin bölgede kaybettiği inisiyatifi dengelemek maksadıyla İdlib içerisindeki bazı hedefleri vurması ve bölgede bir kaos yaratma girişimi her zaman olasılığı yüksek eylemlerdir. Bu nedenle Soçi’deki mutabakatın alınan çok büyük merhalelere rağmen henüz tamamlanmış bir süreç olmadığı ve her türden provokasyona açık bulunduğu unutulmamalıdır.

İstanbul’daki Dörtlü Zirve

Astana sürecinin iki önemli aktörü olan Türkiye ve Rusya’nın hem Soçi mutabakatı sonucunda İdlib’de gerçekleştirdikleri hamleler hem de Astana süreçlerinde İran dahil gerçekleştirdikleri önemli adımların yarattığı ivmeyi İstanbul’da Fransa ve Almanya ile geliştirmeleri ve yeni bir sinerji oluşturmaları önemli bir aşamanın daha geride bırakılmasını sağlamıştır.

Suriye ihtilafına dair son gelişmelerin ele alındığı ve ihtilaftan kaynaklanan bölgesel ve küresel güvenlik ile istikrara yönelik risk ve tehditler karşısındaki ortak kaygıların ele alındığı zirvede süregelen ihtilafa askeri çözüm getirilemeyeceği vurgulanmıştır. İhtilafın yalnızca BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu olarak müzakere edilmiş bir siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğine dair hususlar teyit edilmiştir. Ayrıca Rusya ile Türkiye arasında anlaşmaya varılan Soçi mutabakatında gelinen aşamadan duyulan mutluluk da dile getirilerek söz konusu durumun kalıcı bir ateşkese dönüşmesinin önemi bir kez daha belirtilmiştir.

Suriye’de devam eden çatışmalara askeri yönden bir çözüm getirmenin mümkün olmadığını ayrı ayrı vurgulayan tüm liderler BM gözetiminden yüksek uluslararası şeffaflık ile hesap verilebilirlik standartlarına uygun olarak –mülteciler de dahil– seçime katılma hakkına sahip tüm Suriyelilerin katılımıyla düzenlenecek serbest ve adil seçimlerin zeminini oluşturmak üzere Suriye’de anayasal reformu gerçekleştirecek Anayasa Komitesinin Cenevre’de kurulması ve erken bir zamanda –şartları gözeterek– bu yıl sonu itibarıyla toplanması çağrısında bulunmuşlardır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye sınırlarındaki terör faaliyetlerinin Türkiye açısından büyük bir güvenlik sorunu oluşturduğunu bir kez daha dile getirmiştir. Fırat Nehri’nin doğusundaki terör yapılanması da dahil Suriye’nin tamamında Türkiye’ye tehdit oluşturabilecek terör yapılanmalarıyla uluslararası meşruiyet temelinde mücadeleye devam edileceği bir kez daha vurgulanmıştır. Buna ilaveten Suriye’den Türkiye’ye sığınmış 3 milyondan fazla mültecinin sadece Ankara’nın bir sorunsalı olmadığı, bir an evvel siyasi çözüm sağlanarak mültecilerin gönüllülük esasına göre ülkelerine dönmelerinin sağlanması ve AB’nin bu süreçte maddi anlamda verdiği taahhütlerini yerine getirmesinin altı çizilmiştir. Öte yandan Başkan Erdoğan liderliğindeki zirvenin İstanbul’da yapılması ve umut verici şekilde başarılı geçmesi küresel sorunlara Türkiye’nin liderlik ederek çözüm arayışında olduğunu göstermesi açısından da bir dönüm noktasıdır.


Etiketler »