Kriter > Dosya |

Sol’un İslami Meselelere Histerik Tepkileri


“İslami anlayışın güncellenmesi gerekliliği” ile açılan tartışma hemen meselenin mantığını ve hikmetini göz ardı edenlerin de içinde olduğu çok geniş bir çevrenin gündemine yerleşti.

Sol un İslami Meselelere Histerik Tepkileri

“İslami anlayışın güncellenmesi gerekliliği” ile açılan tartışma hemen meselenin mantığını ve hikmetini göz ardı edenlerin de içinde olduğu çok geniş bir çevrenin gündemine yerleşti. Ayrıntılara çok girmeden söyleyecek olursak basiret ve feraset yoksunu fetvaların iletişim araçları ve sosyal ağlarda haftalar boyunca öfkeli ya da alaycı yorumlara, itirazlara hatta şikayetlere yol açması bunun sebeplerinden biriydi. Esasında mesele günümüzde doğru hayatı nasıl yaşayacağımıza dair olduğu kadar Müslümanların doğru dili konuşup konuşmadıklarıyla ilişkiliydi.

Neredeyse hemen herkes İslam, yenilenme, hukuk, hukukun tabiatı, tarihi ve dünyayı görüş yöntemi, içtihat ve fetva hakkında söz alır oldu. Hiç şüphesiz usul, ilkeler ve yenilenme düşüncesinin tasvip görmesi buhranları aşmayı hedefleyen İslamcı düşüncenin uğraklarından. Fakat açıkça söylemek gerekirse bunun sadece slogana indirgenemeyeceği, yenilenme olacaksa şayet aciliyetle beraber sınırların muhafazasını esas alan bir stratejiyi içermesi gerektiği son derece açık.

Sol Umutsuzluk ve Kararsızlık

Modern terim ve şartlara büsbütün bağlanmaktan başka bir çıkış yolu vadetmeyen Kemalist/sol/liberal mecralar da tartışmaya ucundan kıyısından dahil oldu. Ne var ki geneli meseleyi 2010 sonrasındaki siyasi kayıp yahut hüsran üzerinden ama aynı zamanda ufuktaki 2019 seçimlerini de göz önünde tutarak ele almayı sürdürdü. Alttan alta Türkiye’nin niçin yeterince laik olamadığı düşüncesinin yarattığı ızdırabın hissedildiği bir iklim söz konusuydu. Şu ya da bu şekilde tartışmalarda karşımıza çıkan önermelere yakından bakıldığında yıllarca bıktırırcasına post-metafizik olduğu söylenen bir çağdan siyasi söylemin doğrudan doğruya metafizik çatışmadan doğuyor izlenimi oluşturduğu yeni duruma geçişin yansımaları olduğu görülecektir.

Bu yüzden İslam’ın en özgürlükçü sol mecralarda dahi “insanların hayatına daha fazla müdahil olması” yahut “kamusal alanı tümüyle baskı altına alması” üzerinden yerilmesine rastlamak şaşırtıcı değil. Hatta Türkiye’de 2000’lerin başından itibaren “laikliğin lağvedildiği talihsiz bir sürecin yaşandığı” şeklindeki söylentilerin karşılık bulabilmesi gibi akla ziyan yorumlar sosyalist sol ile Kemalistler arasındaki kesişme noktalarını tekrar artırdı. Zaten uzun zamandır hemen her ay çeşitli dergilerde İslamcılık bağlamında yapmaya çalıştıkları değerlendirmelerde mesele dönüp dolaşıp erken Cumhuriyet devri uygulamalarıyla laiklik tavsiyesi arasındaki kararsızlığa demir atıyordu. Hem Oryantalizm veya Avrupamerkezcilikten dem vurup hem de bazı uygulamaların niçin Batı’daki gibi olmadığını sormak çelişkisi de denilebilir bahsettiğimiz kararsızlık için.

Dolayısıyla güncelleme meselesini gerçekten iyi çözümleyip bağlamı içinde okumayı başaramadıkları için kudretli yorum yapma kabiliyetindekiler dahi dümenlerini mizaha kırdı. Hal böyle olunca Marksizm’in kurtarıcı inayetine inanan sol çevreler İslam etrafındaki bakışların en entelektüel parçasını oluşturan usul meselelerinden füru-ı fıkhı ilgilendiren konulara kadar yeni tartışma alanları açan yaklaşım tarzlarına bigane kalmayı sürdürdüler. Fıkıh ve içtihat çerçevesinde hayati kamusal tartışmalar geliştirmek yerine cehaletlerini klasik aydınlanmacı diskuru tekrarlayarak örtmenin konforuyla yetindiler.

Aydınlanmanın kavram ve şartlarına uygun olarak şekillenmiş zihinlerin İslam söz konusu olduğunda tek dilde konuşma biçimi öteden beri dikkat çeken büyük bir problem. Söz gelimi Kemalist idealin bir telafi hatta bir öç alma çağrısı olarak ifade bulduğu onca pasajla karşılaşılması bunun kanıtı. Güncelleme karşısında saf tutan Yavuz Alogan’ın metni meseleyi “Kemalizm’in hakikati” zaviyesinden bakarak düşünmek için örnek bir zemin teşkil ediyor:

Türkiye’nin İslam’ı güncelleme sorunu yok, Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinden sapma ve gericilik sorunu var. Biz İslam’ı 1937’de laiklik ilkesini anayasaya yazarak güncelledik zaten. Öncesinde emperyalizm yanlısı şeriatçı isyanlara, tarikatlara, cemaatlere, medrese kültürüne karşı silahla ve eğitim seferberliğiyle yürütülen uzun bir Aydınlanma mücadelesi var.

Bu pasajda güncelleme teklifine karşı pek de saklanmadan yapılan polemiğe dikkat çekmek gerekir. Gericilik bahsinde söylenenler meseleyi daha da açık hale getirir. Mevcut siyasi söz dağarcığının en ağır yaftalarını pekiştiren “dediğim dedik”çi bakış açısından kaynaklanan, din ile ilgili hiçbir hükme tahammül edemeyen bir klişe var karşımızda. Dolayısıyla yazar ancak kurucu değerler noktasında kendine rakip gördüğü dünya görüşü (İslam) iyice güçten düştüğünde yahut ortadan kalktığında yatışacak bir yaklaşım tarzının boyunduruğu altında. Değişmez, uzlaşmaz ve iflah olmaz Kemalist öznelerin dışında meseleyi daha değişik şekillerde açıklamaya çalışanlarda bile nicedir yaygınlık kazanan bir yaklaşım tarzının izleri var.

Argümanların Basit Bir Özeti

Bununla birlikte Müslümanların modern tarihlerindeki en önemli olgulardan biri olan İslamcılığın doğuşundan beri Müslümanlar arasında “Müslüman olmak ne demektir?”, “İçtihat yetkisine kimler sahiptir?” ve “Erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerde ölçü nasıl olmalıdır?” gibi temel sorunlar etrafında süregelen iç tartışma halini dikkate aldığımızda aynı bağlamda İslamcılık eleştirilerinin de yoğunlaşmasına şaşırmamak gerekir. İslami anlayışın yenilenmesi Sait Halim Paşa’dan Mehmet Akif’e ve Ahmet Hamdi Akseki’den Hayrettin Karaman’a kadar pek çok ismin eserlerinde çeşitli veçheleriyle karşımıza çıkar. Aslında bugün kendimizi bulduğumuz yer bir bakıma tam da burasıdır. Dolayısıyla doğru okunduğu takdirde yenilenme, güncelleme yahut tecdit kavramı “davetsiz bir misafir” olarak görülemez. Son zamanlarda sol mecralardaki İslamcılık tartışmalarının zıvanadan çıkması, kavramın şeytanileştirilmesi ve histerik tepkiler yaratması 2010 sonrasındaki gelişmelerle ilgilidir.

Entelektüel bir mecra olarak bilinen Ayrıntı dergisinin dahi “İslamcılık” dosyasının hemen sunuşunda, “dünyayı saran karanlığın bir parçası olan İslamcılığın” ve “her türlü dinci gericiliğe karşı verilecek mücadele” ile başlayan cümlelerin kurulabilmesi ne gibi açmazların olduğunu görme imkanı tanıması bakımından üzerinde durulmalıdır. İslamileşme çabalarını aşağılayan bir terim olarak sol fanatizmin uzun tarihinden izler taşıyan bu tespitler sadece iki-üç cümleden ibaret olsa da ardında yatan geniş bir tahayyül ve ön yargı dünyasının varlığını işaret eder ve bir dizi önemli kuramsal sorunla yüklüdür.

Hiç şüphesiz İslamcılığı ele alma biçimiyle ilgili esas problem, sol çevrelerin temel metinler olan Kur’an ve Hadis’e bakışları ve onları algılayışları değil. O halde Türkiye’deki sol yayınların/mecraların dillerine doladıkları din ve İslamcılık değerlendirmeleri yahut hınç yüklü “endişeleri” nasıl düşünülmelidir? Yıllarca eleştirel Marksizm’i kuvvetlendirmek için çaba sarf edenleri tutup laiklik çağrısına sürükleyen nedir? Buradaki durumun ağırlık merkezini kriminalize ekonomi dediğim şey oluşturuyor. Söz konusu olan bir kavramdan ziyade üstünde düşünülmesi gereken bir temayül yahut yatkınlık... Şayet hakim/ baskın düşünme biçimleri hakkında eleştirel olmak niyetiyle sol süreli yayınlar doğru bir şekilde incelenirse aslında bu temayülün çok da yeni olmadığı görülecektir. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse Diyanet İşleri Başkanlığının idari sistemdeki yerine dair öteden beri söylediklerine yakından bakılabilir.

Sol mecralarda İslami meselelere dair serinkanlı rasyonalizmlerin yerini iğneleyici hicivleri aratan sansasyonel haberlerin artışı dikkat çeker. Bu açıdan bakıldığında, dindarları, “sapık”, “hasta”, “fazlasıyla rezil” ve “ahlaksız” gibi kelimeler eşliğinde patolojikleştirerek sunmak günden güne yaygınlaşıyor. İster yatkınlık olarak görünsün isterse tekil kişilerde cisimleşsin bu bakış açısı uzun süredir solun hem bilinçli hem de bilinçsiz olarak ürettiği bir durum. Elbette bunu söylerken dijital ortamların yaygınlaştırdığı sınır tanımayan, fıkhın doğasına ve dünyayı görüş yöntemine ters “fetva çılgınlığı”nı yahut başka müptezelliklerin eleştiriden muaf olduğunu söylemiyorum. Sözü edilen durumların kaynakları ve araçları ayrı bir çalışmanın konusudur.

Her ne kadar kapitalizm karşıtı ve onun değerlerini, dizginsiz liberalizmi eleştiriyor gibi görünseler de sosyalistlerin çoğunun savundukları şeylere dikkat edersek fark ederiz ki aslında onların çoğu dinin insanların kamusal davranışlarına yön vermesinden pek hoşnut değiller. Zira en mutedil olanlar arasında dahi bugün erken Cumhuriyet devrini müdafaa edenlerin savunduğu şeylerin aynılarını farklı gerekçelerle talep etme durumu öne çıkmış vaziyette. Bu anlamda cari sol mecralarda Müslümanların nasıl konumlandırıldığını anlamak bakımından insanları töhmet altında bırakan anti-entelektüel kriminalize edici dilin nasıl kurulduğunu ve yaygınlaştırıldığını incelemek daha yerinde olur gibi görünüyor.

Gerçek şu ki tüm sol mecralardaki kavrayışlar insanlığın gidişatının aydınlanma idealleri yönünde olması gerektiği şeklindeki varsayım etrafında birleşiyor. Bu sebeple fetva bahsinde sadece Fethi Benslama’nın Ölüm Siyaseti’nde gündeme getirdiklerine benzer örnek ve izahlara kulak kesiliyorlar. Halbuki İslam hukukuna ilgisi bir rastlantıyla başlayan Wael B. Hallaq’ın çalışmalarına aklıselimle eğilseler “şeriatı sadece ahlaki yönüyle değil de modern projeyi yeniden gözden geçirmek için bir yol olarak görmek” gibi yeni yaklaşımlardan haberdar olabilirlerdi. Üstelik ahlaki açıklık peşindeki solun aktüel tartışmalarda dini ve dini hükümleri kriminal vakaya dönüştüren, dahası onu mizaha yaslanarak olumsuz ve dışlayıcı atıflarla karikatürize etmekten imtina etmesi beklenirdi. Bununla birlikte şunu da belirtelim ki keskin yenilgiler ve karamsar manzaralar eşliğindeki ekonomizmle malul yetersiz yorumların yeni durumlar karşısında başka şeyler düşünmeye cesaret edebilmesi mümkün değil.


Etiketler »