İstanbul Şehir Hatları
Kriter > Dosya |

Yapraklarla Uğraşırken Ormanı Kaybetmeyelim


Tarihi bir tespit olarak Hristiyanlık ve Yahudilik ile mukayeseli düşünüldüğünde çıkışı itibarıyla İslam devletle var olmuş bir dindir.

Yapraklarla Uğraşırken Ormanı Kaybetmeyelim

Tarihi bir tespit olarak Hristiyanlık ve Yahudilik ile mukayeseli düşünüldüğünde çıkışı itibarıyla İslam devletle var olmuş bir dindir. Kuşkusuz bu durum İslam dininin cemaat formunda var olamayacağı anlamına gelmez. Nitekim ABD ve Batı ülkelerinde Müslümanlar cemaat halinde varlıklarını devam ettiriyorlar. Özellikle Sünnilik devlet ve otorite karşısında kendi konumunu tespit ederken toplumun ana teamülleri, alışkanlıkları, öncelikleri ve zihniyeti oluşmuştur. Devleti olmayanın dini olmayacağı düşüncesinin kabulü siyasal istikrarın yok oluşu anlamında “fitnenin ölümden beter” olarak tanımlanışı ve “devlet düzenini sağlayan gücün/kılıcın” dinen meşru kabul edilmesi gibi temel bazı hususlar din ile devlet arasındaki bu sıkı ilişkiyle bağlantılıdır. Bu hususlar da yaşanan tecrübe ile gözden geçiriliyor. Bu noktadan hareketle Sünniliğin temel farkı yaşanan hayattan kopuk salt fikir, görüş ve nazariyelere bağlı kalmak yerine somut olay ve durumlar karşısında geliştirdiği tavır ve yaklaşımla ortaya çıkmasındadır.

Bu tavrın üç önemli ayağı vardır: devletin varlığını koruyan siyasal istikrar, tartışmalarda toplumun çoğunluğunun temsiline imkan veren itidal, “orta yol” ve imparatorluk mirasının da gerektirdiği dışlayıcı değil kapsayıcı yaklaşımlar.

Zannedilenin aksine Sünnilik varlığını belirli nazariyelerin katı bir şekilde savunulmasıyla değil aksine bu üç tavırla kendisini yenileyerek devam ettirmiştir. Buna bağlı olarak “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” kavramının ikinci kısmı “cemaat” yani Müslüman toplumu bir arada tutabilmek önemsenmiş “ehl-i sünnet” de bu bağlamda yorumlanmıştır.

İslam Dininin Sabiteleri Vardır

Yenilenme tartışmalarının yapıldığı ortamlarda hiçbir sabitenin olmadığına dair bir algı oluşabilir. Bu bakımdan İslam düşünce geleneğinde uzlaşılmış sabiteleri hatırlamakta fayda vardır. Öncelikle yüce Allah’ın birliği, melekler, peygamberler, ölümden sonra hayat, semavi kitaplara iman gibi Müslüman yaşamını anlamlandıran ve şekillendiren inanç esasları hususunda bir mutabakat vardır. Bunların sıfat ve mahiyetleri hususunda İslam düşünce gelenekleri arasında başlangıçtan itibaren farklılıklar olsa da bu gayet doğaldır ve bir zenginliktir.

Fıkıhta ibadetler alanı da büyük ölçüde sabitlenmiştir. Fıkıh mezhepleri detaylarda farklılaşsa da namaz, hac, oruç, zekat, abdest ve sadaka gibi ibadetlerin varlığı ve ana rükünleri hususunda bir uzlaşma vardır.

Muamelat, sosyal yaşam ve kamu hukuku gibi alanlarda ise genelgeçer ve değişmez hükümler verebilmek daha güçtür. Toplumların birbirinden farklı yapılara sahip olması zaman içinde yaşanan sosyal dönüşüm ve teknolojinin neden olduğu değişimleri takiben pek çok dini hüküm yeniden tartışılmakta ve Müslüman toplumun faydası temin edilerek muhtemel zararlar önlenmeye çalışılmaktadır. Kız çocuklarının eğitim alması, kadınların çalışması, kan verme ve alma, organ nakli, işçi hakları ve internet üzerinden alışveriş gibi konular böyledir. Yine günümüzde maliye, finans ve ticaretin kökten değişmesiyle ortaya çıkan modern şirket tipleri, bankacılık, yeni para sistemi, kıymetli evrak, faiz, kredi kartı, enflasyon, borsa, sigorta ve akit türleri gibi kavramlar da yeni meselelerdir.

Bu konuların tartışıldığı literatüre bakıldığında ilk ve yaygın tepki başlangıçta bu yeni işlem ve kurumların meşru olmadığı şeklinde görülür. Böyle bir ilk tepki gelenek ve din esaslı toplumlarda bir dereceye kadar doğal görülebilir. Çünkü insanda “var olanı muhafaza” etmek ve “toplumsal sürekliliği” devam ettirmek tabii bir eğilimdir. Ayrıca tartışmalar risklerin görülmesine ve konunun tüm boyutlarının kavranmasına da katkı sağlar. Sonuçta yukarıdaki olguların yaygınlaşması, mahiyetlerinin iyice anlaşılması ve fayda-zarar dengesi maslahat-mefsedet analizi yöntemiyle çözümlenmeye başlanması sonucunda kanaatler değişmiş ve risklere tedbirler getirilmiştir.

Dini Anlayış Yenilenir

Sonuç olarak dini anlayış yenilenir. Bu Müslüman zihnin oluşumu ve toplumsal gerçeklik, zaman içinde gerçekleşen değişim ve dini metnin doğası arasındaki dinamik ilişkilerin tabiatından kaynaklanır.

Dini anlayışın yenilenmesi Müslümanların zihninde gerçekleşir. Bireysel farklılıklar, sahip olunan birikim ve tecrübe, cinsiyet, meslek, dahil olunan toplumsal grup anlayış ve yorumun oluşumuna etki eder. Diğer yandan yenilenme insanlığın, toplumun değişimini ve bu değişim sonucu oluşan bilgi birikimini takip eder. Bundan dolayı Müslümanların dini bilgi birikimi edinmenin yanında insan ve toplum olmanın doğasını, tarihsel birikim ile değişimi ve son yüzyıllardaki bilim, teknoloji ve toplum arasındaki dinamik ilişkiler ağını anlaması hayati önemdedir. Klasik kelam ve felsefe literatüründe bu husus şöyle formülleştirilir: Akıl ile nakil çatıştığında akıl esas alınır, nakil yorumlanır. Akıl ile naklin çatışacağı alanların sınırlı olduğu ayrıca belirtilir. Mutezile, Maturidilik mezhepleri ile Gazali ve ondan sonraki bazı önemli Eş’ariler de bu konuda uzlaşı halindedir. Müslüman filozoflar ile Kelamcıların “akl”a yükledikleri anlamların kısmen farklı olmasına rağmen ilk devirlerden itibaren İslam alimleri sadece dini metinlerin literal anlamları üzerine bir din anlayışı üretilemeyeceği, dini hayatın sürekliliğinin ancak ilmi ve fikri mesaileri ile ümmetin uygulamasından doğan genel birikimin akli olarak delillendirilerek inşa edilebileceği hususunda ittifak halindedirler.

Tüm fıkıh mezhepleri göz önüne alınarak bakıldığında ise yenilenmenin köşe taşlarını belirleyen kavram ve ilkeler şunlardır: dinin maksatları, içtihat, maslahat (toplum yararı), sedd-i zerayi yani zararların giderilmesi ve örf. Örfün İslam hukukunda “akıl yoluyla herkesin benimsediği, insan tabiatına uygun olan şey” şeklindeki tanımı aydınlatıcıdır. Akla uygunluk ve toplumsal kabul yenilenmenin dini meşruiyet zeminini işaret etmektedir.

Türkiye’de Örgütlü Dini Kurumlar ve İlişkiler Ağı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde din-devlet ilişkileri dini dışlayan ve dini değersizleştiren Fransız tipi laiklik anlayışı çerçevesinde yol almıştır. Din alanı uzun yıllar ihmal edilmiş durumdadır. AK Parti iktidarı sürecinde bu modelin sonuna gelinmiştir. Bugün Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri Türk toplumunun ihtiyaçlarını karşılayan ve sorunlarını çözen bir şekilde öncelikle din-devlet ilişkilerinin sonra da dini temsil eden kurumlar arasındaki ilişkilerin inşa edilmesidir. Bir dini anlayış veya grubun devlet imkanlarını da kullanarak diğerleri üzerinde hakimiyet kurmasının doğurabileceği olumsuz sonuçlar FETÖ tecrübesi üzerinden öğrenildi. Türkiye önümüzdeki yıllarda bu iki noktayı tartışarak bir düzen inşa etmek durumundadır.

Türkiye’de dini alanla ilgili örgütlü üç tür kurum bulunmaktadır: Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), ilahiyat fakülteleri ve dini cemaatler. Öncelikle rol ve fonksiyon bakımından bu üç grup arasındaki ilişkilere açıklık getirmek faydalı olacaktır. İlahiyat fakülteleri de DİB de dini cemaat değildir. Hele hele dini cemaatlerin rakibi hiç değildir. Dini cemaatler de bu iki kurum gibi değildir. Zaman zaman birbirlerinin alanlarına girseler de misyon ve rolleri tamamen farklıdır. Buna rağmen aralarında “boş kaplar” kanunu işlemektedir. Yani birbirlerinin seviye, derinlik ve kalitelerini etkilemektedirler.

Dini cemaatler esas amacı dindarlık olan ve din etrafında toplumsal örgütlenme gerçekleştiren sosyolojik bir olgudur. Her toplumsal olgu gibi iyi, kötü, eksik ve üstün yönleri olabilir. Dini cemaatler doğaları gereği muhafazakardır, odakları toplumsal sürekliliği ve dindarlığı devam ettirmektir. Farklı sebeplerle DİB ve ilahiyat fakültesi mensuplarının kapalı bir cemaat havasıyla veya seçkinci bir tarzla cemaatlerle rekabete girişmeleri onları sivil topluma yabancılaştırmakta ve aralarındaki iletişim imkanını baltalamaktadır.

Hocaları bakımından ilahiyat fakültelerinin temelde üç görevi vardır: araştırma yapmak, bilgi üretmek, eğitim yani öğrenci yetiştirmek ve bunların sonucu olarak toplumu aydınlatmak. Din alanında bilgi üretimi ve toplumsal süreklilik içinde yenilenmeyi sağlamak öncelikle ilahiyat fakültelerindeki akademisyenlerin görevidir. Eğitim öğretim faaliyetleri bakımından ise ilahiyat fakülteleri Milli Eğitim Bakanlığına öğretmen, DİB’e imam, müezzin, vaiz, manevi danışman ve Kur’an kursu hocası yetiştirmektedir.

İlahiyat fakültelerindeki akademisyenler açısından tarihsel birikimi ve yaşanan değişimi entelektüel olarak hazmetmek sürekliliğin inşa edilmesi bakımından önemlidir. Tarihsel tecrübeyi yansıtma ve aktarmada geçmiş alimlerin analizleri önemli işlevler yüklenir. Fakat onların sorunları nasıl anladıkları ve çözdüklerini kendi tarihsel şartlarında görmek çok daha önemlidir. Örneğin herhangi bir konuda “Bugün İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, İmam-ı Şafii, Fahreddin-i Razi, Farabi, İbn Haldun, İbn Arabi veya Kınalızade olsaydı bu sorunu nasıl ele alır ve çözerdi?” şeklinde düşünmek gerekmektedir.

Öte yandan bugün klasik dönemden farklı iki önemli husus daha bulunmaktadır: Öncelikle değişimin hızı çok artmıştır. Buna bağlı olarak sorun ve olaylar oldukça karmaşık hale gelmiştir. Dolayısıyla çözümleri de farklı uzmanlıklar gerektirmektedir.

DİB’in görevi ise yurt içinde ve Türk vatandaşlarının bulunduğu ülkelerde ibadet ve ahlak alanlarında dini hizmet sunmak, buna bağlı olarak ibadetler, hac, namaz, cami görevlerinin ifası, her yaştan vatandaşa Kur’an-ı Kerim öğretimi, dini eğitim, manevi danışmanlık ve bunun gibi konularda Türk halkını bilgilendirmektir. Dolayısıyla DİB’in birincil amacı bilgi üretmek değil dini alanda hizmet vermek ve söz konusu hizmetlerin kalitesini artırmaktır. DİB uzlaşılan dini bilgiyi belli araçlarla topluma aktarır. Mesela modern ihtiyaçlar karşısında DİB’in manevi danışmanlık hizmetine başlaması ve bunun kalitesini artırması böyledir. Dini bilginin yenilenmesi noktasında ise Din İşleri Yüksek Kurulunun görevi kritik ve önemlidir. Ancak bu kurul henüz oluşum sürecindedir.

Son söz olarak Türkiye dini dışlayan Fransız tipi laiklik anlayışının ağır sonuçlarını yaşamaktadır. Din ile devlet, dini yapı ve kurumların kendi aralarında sağlıklı bir ilişki kurulması önemlidir. Bu noktada tartışamadığımız dini kurumların özerkliği meselesi de hayati önemdedir.


Etiketler »