Kriter > Dış Politika |

Körfez’de BAE ve İsrail’in Ortak Politikası


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla 13 Aralık Çarşamba günü İstanbul’da olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesine Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır ve Bahreyn’in düşük düzeyli katılım göstermesi Türkiye ve bölgede ciddi tartışmalara neden oldu.

Körfez de BAE ve İsrail in Ortak Politikası

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla 13 Aralık Çarşamba günü İstanbul’da olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesine Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, Mısır ve Bahreyn’in düşük düzeyli katılım göstermesi Türkiye ve bölgede ciddi tartışmalara neden oldu. İİT zirvesini müteakip süreçte BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed’in Medine müdafaası kahramanı Fahreddin Paşa’yı hedef alan açıklamaları BAE ve müttefiklerinin Türkiye’nin başta Kudüs olmak üzere kutsal yerlere ilişkin tarihi sorumluluk bilinciyle hareket eden tavrından rahatsız olduğunu ortaya koydu. Bu bağlamda BAE ve Suudi Arabistan’ın Kudüs krizi, İsrail ile normalleşme ve Arap Baharı’na ilişkin pozisyonuna ilişkin tartışmalar derinleşti.

BAE-İsrail İş Birliği

Kudüs konusundaki tavrıyla eleştirilerin odağına dönüşen BAE Arap isyanlarının dillendirdiği toplumsal talepler ve siyaset sahnesine taşıdığı aktörlere karşı net olumsuz pozisyon aldı. BAE ve İsrail’in hem Arap isyanlarının temsil ettiği taleplerden duyduğu rahatsızlık hem de İran karşıtı tavrı gün geçtikçe birbirini destekleyen senkronize bir dış politika vizyonuna dönüştü. Körfez’de İran karşıtlığı güçlenirken İsrail’de Arap devrimlerinin aktörlerinden rahatsızlık derinleşti. Böylece BAE ve İsrail ekseninde İran ve Arap devrimlerinin aktörlerinin hedef alındığı bir dış politika vizyonu belirginleşti. Bu vizyonun Körfez’deki güçlü taşıyıcısı Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman arasındaki kişisel dostluk, Selman’ın bugünkü konumuna gelmesine ciddi katkı sundu. İran’ın başta Irak ve Lübnan’daki mezhepçi politikalarının doğurduğu krizler, BAE-Suud ekseninin meşruiyet devşirme aracına dönüştü.

BAE’nin desteği ve BAE Washington Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin Selman lehine lobi faaliyetleri Muhammed bin Selman’ı Washington’ın muteber müttefiklerinden birine dönüştürdü. Muhammed bin Selman daha veliaht değilken 14 Mayıs 2017’de Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile görüştü. Trump’ın damadı ve danışmanı olan Jared Kushner ile kurduğu yakın ilişki saatlerce süren toplantılar şeklinde kendini gösterdi. Böylece BAE, Suudi Arabistan, İsrail ve ABD arasında bölgeye ilişkin ortak vizyon zemininde güçlü bir eksen oluştu. Muhammed bin Selman ve Muhammed bin Zayed bu ittifakı genişletmek için girişimlerde bulunarak Mısır ve Bahreyn’i kendi saflarına çekti. Kuveyt bu eksenin dışında kalmayı, Katar’a yönelik ambargo ve Kudüs krizindeki tavrından farklı bir pozisyon almayı tercih etti.

İsrail kendisi açısından en önemli meselelerden olan Filistin krizi konusunda BAE-Suudi Arabistan’dan adım atmasını istemiş olmalı ki iki ülke İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde adımlar atmaya başladı. Son yaşananlara kadar Suudi Arabistan, Filistin-İsrail sorununun çözümünü normalleşmenin ön koşulu olarak görürken artık bu şartı bir yük olarak görmekte ve bu sorun çözülmeden normalleşme politikasını benimsemekte. Bu nedenle BAE-Suudi Arabistan etrafında şekillenen -İsrail ve ABD tarafından desteklenen- eksen İstanbul’daki İİT zirvesine düşük düzeyli katılım gösterdi. Söz konusu eksen BAE Dışişleri Bakanı’nın açıklamasında kendini gösterdiği üzere Türkiye’nin Kudüs’ü koruma hedefiyle başlattığı girişimden rahatsızlığını dile getirdi.

Filistin’e “ABD’nin Planını Kabul Et” Baskısı Yapılıyor

Katar’a yönelik kuşatma ifade edilen eksenin Körfez içinde bir birlik oluşturarak benimsedikleri dış politika vizyonu çerçevesinde atacakları adımların önünde engel olarak gördükleri Doha’nın iradesini kırma girişimiydi. Ancak Katar Türkiye’nin de desteğiyle direndi. Katar’a yönelik yaptırım kararları çerçevesinde özellikle bu direnişi öne çıkan aktörlerinden HAMAS’a yönelik desteğin çekilmesi yönündeki talep Katar ambargosunun bir yönüyle de Filistin direnişi hedef aldığını ortaya koydu. Ayrıca son Suudi Arabistan ziyaretinde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a HAMAS ile hiçbir şekilde ittifak yapmaması ve Jarde Kushner’in “barış planı”nı kabul etmesi yönünde baskı yapıldığı yönündeki iddialar dünya basında çokça yer buldu.

İsrail’in hayata geçirilmesi için lobi yaptığı ve ABD başkanının onayladığı karara karşı 13 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleşen İİT zirvesine Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro da katılırken Suudi Arabistan bakan yardımcısı BAE dışişlerinden sorumlu devlet bakanı, Bahreyn ve Mısır dışişleri bakanı düzeyinde katılmıştır. Kuveyt Emiri Sabah Ahmed Cabir Sabah zirveye katılmıştır. Bir başka ifadeyle BAE-Suudi eksenin İİT zirvesindeki bu tavrı anlık bir tepkiden ziyade ifade edildiği üzere bölgede Arap devrimlerinden bu yana devam eden düzen arayışının dışa vurumu niteliğindedir. Bahreyn ve Mısır da bu eksende pozisyon almıştır. Trump’ın Kudüs kararının hemen ertesinde Bahreyn’in yirmi dört kişilik bir heyetle İsrail’i ziyaret etmesi ciddi eleştirilere neden olmuştur. Sisi rejimi darbeyle iktidara gelmesinde ciddi katkısı olan BAE ile stratejik ittifak içinde olduğu gibi İsrail ile de yakın ilişkilerini sürdürmektedir.

Kuveyt ve Katar İsrail’le Normalleşmeye Karşı

Kuveyt hem Katar krizi hem de İsrail ile normalleşme konusunda ifade edilen eksenden farklı pozisyon almıştır. 18 Ekim’de Rusya’da düzenlenen Uluslararası Parlamentolar Birliği (IPU) toplantısında Kuveyt Meclis Başkanı Merzuk Gani İsrail heyetine “çocuk katilleri” demiş ve salonu terk etmelerini istemiştir. Kuveyt Emiri Sabah, Ganim’e bir mektup göndererek gösterdiği tavrı “gurur verici” olarak nitelemiş, “Bu tavır Kuveyt’in Filistinli kardeşlerini destekleyen duruşunun dışa vurumudur” demiştir. Bu gelişmeler de Körfez’de alttan alta yürütülen İsrail ile normalleşme lobilerinin Kuveyt tarafından nasıl karşılık bulduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca 17 Kasım’da Filistin halkı lehine İsrail’i boykot amacıyla oluşturulan “The Boycott, Divestment, Sanctions” (BDS) Ganim’in himayesinde Kuveyt’te “İsrail’le Normalleşme Karşıtı” konferansı gerçekleştirmiştir.

İran karşıtlığı üzerinden İsrail ile normalleşme çabası içindeki BAE-Suudi Arabistan ekseni Katar’ın direnişi ve Kuveyt’in kararlı duruşuyla Körfez içinde istediği birlikteliği oluşturamadı. İstanbul’daki İİT zirvesinde belirtilen ülkelerin tavrı BAE-Suud ekseninin bölge politikalarının meşruiyet zeminine ilişkin ciddi tartışmalara neden oldu. İsrail’in Kudüs’e ilişkin hırslarını BM kararlarına aykırı olduğu halde dış politika hedefi olarak benimseyen Trump ABD’yi tarihinde görülmemiş bir yalnızlığa mahkum etti.

Kudüs hamlesi başarısızlıkla sonuçlanan bu eksenin bölge vizyonu Filistin-İsrail sorununun yeniden dizaynını da içeren bir bölgesel düzen arayışını temsil ediyor. Katar ambargosu, Muhammed bin Selman’ın veliaht olması, Suudi Arabistan içinde yaşanan tasfiyeler ve Kudüs kararı aslında 2012’de Arap devrimleriyle yıkılan “Arap diktatörleri” üzerine kurulu bölgesel düzenin yerine inşa edilmek istenen yeni düzenin işaretleri olarak değerlendirilmelidir. İsrail bölgede toplumsal taleplere karşılık veren, iktidarın barışçıl yollarla el değiştirdiği, dünyayla entegre, toplumsal refahı ve özgürlüğü sağlama sorumluluğu olan bir bölge düzeni yerine kendisiyle uyumlu, halklarıyla kavgalı, dünyaya kapalı bir bölge düzenini tercih ediyor. İsrail ile aynı düzemde hareket eden BAE-Suudi Arabistan ittifakının bölgedeki müttefiklerinde de bu arayış açıkça görülmektedir. Mısır’da toplumsal kaos ve ekonomik iflasın eşiğine gelmiş Sisi yönetimi, Libya’da siyasi çözümü 2014 yılından bu yana baltalayan Halife Haftar ve Yemen’deki Suudi Arabistan müdahalesinin neden olduğu iç savaş belirtilen eksenin dış politikasının bölgeye sunduğu gelecek hakkında bize bilgi vermektedir.

Sonuçta Kudüs konusunda İsrail ve ABD’ye ciddi derecede tepki gösterilmesi BAE ve Suud’un İsrail ile eksen genişletme çabasını engellemeyecektir. Bu ülkeler ortak çalışmalarına devam edecektir. Hatta İsrail ve ABD politikalarının yıkıcılığına karşı duran diğer aktörlere karşı bu ülkeler karşı hamlelerini de yapacaktır. ABD ve İsrail’in de Kudüs konusunda kendisi gibi düşünen Arap ülkelerini destekleyeceği sonucuna varmak zor değil. Bu nedenle bölgede derin bir dönüşümün yaşanacağı bir sürece girmiş bulunuyoruz.


Etiketler »