Ugetam
Kriter > Dış Politika |

KUDÜS Barışın Anahtarı


ABD Başkanı Trump’ın son hamlesi Kudüs tartışmalarını tekrar gündeme getirdi. Ancak ABD-İsrail ikilisi bu sefer baltayı taşa vurmuş, uzun müddettir bitkisel hayattaki İslam dünyasını uyandırmış ve dahi BM kararında müşahhas hale geldiği üzere bütün dünyayı karşısına almış görünüyor.

KUDÜS Barışın Anahtarı

ABD Başkanı Trump’ın son hamlesi Kudüs tartışmalarını tekrar gündeme getirdi. Ancak ABD-İsrail ikilisi bu sefer baltayı taşa vurmuş, uzun müddettir bitkisel hayattaki İslam dünyasını uyandırmış ve dahi BM kararında müşahhas hale geldiği üzere bütün dünyayı karşısına almış görünüyor. Peki İslam dünyası olarak Kudüs için biz nasıl bir statü teklif ediyoruz? Bu yazıda tarihi vakıa ve gözlemlere dayanarak Kudüs için nasıl bir statü önerdiğimizi serdetmeye çalışacağım.

Üç büyük din tarafından da kutsal kabul edilen Kudüs’ün eski ve antik çağlarda çok uzak geçmişini bir yana bırakırsak bölgeyi inceleyen tarafsız bir tarihçi gözüyle baktığımızda şehrin en mutlu günlerini Pax Islamica (İslam Barışı) ve Pax Ottomana (Osmanlı Barışı) zamanlarında yani Müslümanların hakimiyetinde yaşadığını söyleyebiliriz. Şüphesiz bu durumu sadece Müslümanların hoşgörüsü ve tahammülü değil bizzat İslam dini ve hukukunun İslam topraklarında yaşayan gayrimüslimlere zımmi hukuku çerçevesinde verdiği haklarla açıklamak gerekir.

Tarihte bunun en veciz şekli Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u kuşatmasının ardından Bizans İmparatoru Konstantin’in Papa’ya haber göndererek Katolik Kilisesi ile birleşmeye hazır olduğunu söylemesiyle 12 Aralık 1452’de İstanbul’da Katolik Ayini düzenlenmiş, bunun üzerine Ortodoks Grandük Notoras’ın Bizans halkının duygularını yansıtan “Şehirde kardinal külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim” ifadesi ile kayıtlara geçmiştir.

Hz. Ömer’in Fethi ile Kudüs’te İslam Barışı

Zira Hristiyanlık ile Musevilik’te kendisinden olmayana yaşam hakkı tanımayan “öteki” inancı İslam kültüründe yerini kendisinden olmayana hayatını idame ettirme, din ve kültürünü belirli kısıtlamalar dahilinde yaşama hakkı veren ve onları “bizimkisi” olarak adlandıran bir yaklaşım almıştır. Bunun pek çok tarihi örneğini sayabiliriz. Mesela 1204’te Avrupa’dan gelerek İstanbul’u istila eden Katolik Latinlerin İstanbul’un mahalli halkı Ortodokslara yaptığı zulümler Bizans kroniklerinde önemli yer tutar. 1492’deki “recounquista”nın ardından Katolik İspanyollar, Endülüs Müslümanlarını ve bütün izlerini İber Yarımadası’nda ortadan kaldırdıkları gibi Yahudileri de sürmüşlerdir. İspanya Yahudileri manasına gelen Seferad Yahudileri ancak Osmanlı topraklarında kendilerine yer bulabilmişlerdir. Daha yakın dönemde Holokost adı verilen Nazilerin Yahudi katliamı, hala hafızalarımızda taze olan Sırpların etnik olarak aynı kökenden geldikleri Boşnak Müslümanlara yaptığı Srebrenitza katliamı ile Osmanlıların devamı olan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin her iki katliam karşısında mazlumlardan yana olan tutumu bunun en genel tarihi örnekleridir.

Spesifik olarak Kudüs mevzuuna geldiğimizde de tarihi veriler yukarıda zikredilen tezimizi destekler niteliktedir. Hz. Peygamber’in (sas) vefatının ardından beş yıl gibi kısa bir süre sonra İslam’ın çok erken döneminde 637 yılında anlaşma ile fethedilen Kudüs’te de Hz. Ömer, Hz. Peygamber’in (sas) Medine Vesikası’ndan ilhamla Kudüslü gayrimüslimlere verdiği emanname ile onların yaşama, ibadet ve kültürel haklarını İslam hukukunun teminatı altına almıştır. Kıyame Kilisesi’nde namaz kılma teklifini reddederek kilisenin bir camiye dönüşmesini engellemiştir.

1099’da Kudüs’te Haçlı Katliamı

Kudüslü Müslüman ve gayrimüslimlerin bu mutlu günleri 1099 Haçlı istilasına kadar sürmüştür. Kudüs’ü Fatımilerden alarak işgal eden Haçlılar bütün Müslümanları kılıçtan geçirdiler. Olayların görgü şahidi Haçlı vakayinamelerine göre Kudüs’te Müslüman cesetlerinin oluşturduğu tümsekler ve bir nehir gibi akmakta olan kandan ötürü şehrin sokaklarında yürümek güçleşmişti. Müslümanların tümü katledildiği gibi Yahudiler şehirden sürülmüş ve Kudüs’ün yerlisi Doğu Hristiyanları da Katolik Haçlılar karşısında ikinci sınıf konuma düşmüştü. Kudüs’te Katolik haçlı yönetimi Pax Islamica ya da Kudüs’ün mutluluğuna 88 yıllık bir inkıta oldu.

Bir Türk sultanı olan Nureddin Zengi’nin destansı mücadelesi Kudüs’ü fethetmek için yeterli olmadıysa da onun yetiştirdiği büyük kumandan ve şarkın en sevgili sultanı Eyyubilerin kurucusu Selahaddin Eyyubi 1087 yılında Hıttin Savaşı’nın ardından şehri yeniden fethetti. Selahaddin Haçlıların yaptıklarının tam aksine Müslümanlara büyük zulüm yapan şövalyeler dışında halktan kimsenin kılına bile dokunmadı. Hz. Ömer’in verdiği emannamenin bir benzeri ile gayrimüslimlerin şehirde kalmalarına müsaade etti. Hatta fidyelerini ödeyemeyen Haçlı esirlerinin fidyeleri bizzat Selahaddin tarafından ödendiği gibi intikallerinin sağlanması için binek temin edildi. Yahudilerin de şehre dönmelerine izin verildi. Böylece Kudüs’te yarım kalan İslam barışı tekrar temin edildi.

Kudüs’te Haçlıların oluşturduğu fiziki ve sosyal tahribat Eyyubiler ve Memlükler döneminde giderildi. Özellikle Kudüs’te Memlük hakimiyeti döneminde Mescid-i Aksa hareminin etrafında pek çok medrese, cami, sebil, su yolları, hanlar ve çarşılar yapıldı. Memlük sultanlarının pek çoğu mutlaka şehirde iz bırakacak inşa ve restorasyon faaliyetinde bulundu. Özellikle 14. yüzyıldaki güvenlik ve istikrar sonucu Kudüs gelişti ve nüfusu arttı. Kudüs’ün fiziki görünümü bir Memlük şehrinin silüetine dönüştü. Avrupalı hacılar çok rahatlıkla gelerek hac ziyaretlerini yaptılar. Avrupa devletlerinin konsolosluklar kurmasına izin verildi. Güvenliğe bağlı olarak ticaretin gelişmesi ve Avrupalı hacıların gelmesi şehir ekonomisini de bir hayli canlandırdı. Ancak 15. yüzyılda Memlük hakimiyetinin zayıflamasına paralel olarak hem şehrin ekonomisi daraldı hem de nüfus tekrar azalmaya başladı. Özellikle bedevi saldırıları şehrin sönükleşmesinde önemli rol oynadı.

Osmanlı Döneminde Kudüs

Bu esnada Ortadoğu’da yükselen yeni güç Osmanlılar 1516 yılında Mercidabık Savaşı’nın ardından Kudüs’ü fethetti ve 1517’de Kahire’yi hakimiyet altına alarak Memlük Devleti’ne son verdi. Yavuz Sultan Selim’in liderliğindeki Osmanlılar Hz. Ömer ve Selahaddin’in emannamelerini yenileyerek şehirde 401 yıl sürecek Osmanlı Barışı’nı (Pax Ottomana) başlattı. Hilafetin yeni sahibi olan Osmanlılar Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere gibi “şerif” ünvanıyla alınan Kudüs ile Halil haremlerine de büyük itina gösterdiler.

Bugün kadim şehri çepeçevre saran muhkem surlar Kanuni Sultan Süleyman tarafından yapıldı. Kanuni Kudüs’ü kutsal kabul eden diğer iki semavi dine gösterdiği hoşgörünün bir nişanesi olarak Yafa Kapısı’na “La ilahe illallah, İbrahim Halilullah” ibaresini nakşettirdi ve şehrin İbrahimi gelenekten gelen üç dine ait olduğunu vurguladı. Günümüzde Kubbetü’s Sahra’ya Türk silüeti veren turkuaz çiniler bu dönemdeki tamiratta eklendi. Özellikle su sıkıntısı çeken Kudüs için su kanalları ve birkeler (yağmur sularını biriktirmek üzere havuzlar) yapıldı. Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Haseki Hürrem Sultan bugün hala hizmet veren bir külliye ve imaret yaptırdı.

Eski şehirde Memlükler döneminde pek çok medrese ve cami yapıldığından Osmanlılar daha ziyade şehrin ekonomisini canlandırmaya yönelik yatırımlar gerçekleştirdiler. Pek çok han ve çarşı bu dönemde yapıldı. Şehre Avrupalı hacıların akışı tekrar başladı. Güvenlik ve iktisadi faaliyetler Kudüs nüfusunu tekrar canlandırdı. Diğer Osmanlı sultanları da özellikle Mescid-i Aksa hareminde bir iz bırakmak için inşa faaliyetlerinde bulundular. Buradaki mevcut yapılar pek çok defa restore edildi. Şehre su taşıyan kanallar yenilenerek su şebekesi genişletildi. Osmanlılar döneminde Kudüs ile ilgili yazışmalarda büyük kısmı şehirdeki imar faaliyetleri, bazı valilerin adaletsiz uygulamaları ile ilgili şikayetler, Hristiyan mezhepler arasındaki çekişmeler, asayiş ve güvenlik sorunları gibi daha ikincil problemler Osmanlı merkezinin gönderdiği emir ve talimatlar aracılığıyla suhuletle çözüldü. Hristiyan cemaatler arasındaki problemler ise 1852’de Sultan Abdülmecid’in statüko ilan eden fermanıyla halledildi.

Balfour Deklarasyonu ve Siyonistlerin Kudüs Hedefi

Kudüs’te de problemler bütün Osmanlı coğrafyasında olduğu gibi imparatorluğun en zor ve “uzun yüzyılı” olan 19. asırda başladı. Osmanlılar özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında artan Yahudi göçünü aldıkları çeşitli tedbirlerle önlemeye çalıştı. Ancak devletin zayıflayarak Avrupalı devletler ile Rusya arasında sıkıştığı bu dönemde alınan önlemler her zaman yeterli olmadı. Her ne kadar siyasi siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in cazip teklifleri Sultan II. Abdülhamid tarafından kabul görmese de süreç içinde Kudüs’te Yahudi nüfus Müslümanlar ve Hristiyanlar aleyhine sürekli arttı.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Fransızlar tarafından imzalanan Sykes-Picot gizli anlaşmasında Kudüs uluslararası bir yönetime bırakılmaktaydı. Ancak 2 Kasım 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un siyonist hareketin öncülerinden Baron Walter Rotschild’e yazdığı ve Balfour Deklarasyonu adı verilen mektupla Filistin’de Yahudilere bir vatan vadedilmekteydi. Nitekim 9 Aralık 1917’de şehri teslim alan İngiliz general Allenby “artık Haçlı seferlerinin sona erdiği”ni ifade ederken aslında bin yıldan fazla bir süre Kudüs’te üç din mensuplarının da huzur içinde yaşadığı Pax Islamica ve Pax Ottomana sona ermekte, 1099’da olduğu gibi önce Haçlı ardından siyonist zihniyet şehri bütün Ortadoğu ve İslam dünyasını etkileyen bir huzursuzluk kaynağına çevirmekteydi. Nitekim Kudüs bundan sonra İngiliz ve İsrail işgali nedeniyle bir huzur görmedi.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz Kudüs’ün yaklaşık 14 asırlık tarihi hem Hristiyan hem de Musevi yönetimlerini görmüş ve herkesin malumu olduğu üzere bu dönemlerde büyük acılar çekmiş ve çekmektedir. Ancak Müslümanların 1.200 yıllık yönetiminde ise hem Hristiyanlar hem de Yahudiler şehirde Müslümanlarla birlikte huzur içinde yaşamışlardır. Tarihi verilere istinaden bilimsel ve tarafsız gözlemlere dayanarak Kudüs sorununa baktığımızda şehri kimlerin barış ve huzur içerisinde yönettiği ve gelecekte kimlerin yönetmesi gerektiği apaçık ortadadır.


Etiketler »