Kriter > Dış Politika |

Kudüs Oylaması Işığında Türkiye’nin Uluslararası Sistem’deki Rolü


ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in baş- kenti olarak tanımasından altı gün sonra 13 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Olağanüstü Zirvesi ve akabinde gerçekleştirilen BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul oylamaları İslam dünyasının geleceğine dair yeni soru ve cevaplara kapı açtı.

Kudüs Oylaması Işığında Türkiye nin Uluslararası Sistem deki Rolü

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasından altı gün sonra 13 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Olağanüstü Zirvesi ve akabinde gerçekleştirilen BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul oylamaları İslam dünyasının geleceğine dair yeni soru ve cevaplara kapı açtı. Bundan sonra Kudüs ve Filistin’i nasıl bir geleceğin beklediği, bu geleceğin şekillenmesinde İİT’de vücut bulan İslam dünyasının ne ölçüde etkin olabileceği ve bu etkinlikte Türkiye’nin rolünün ne olacağı akla gelen ilk sorular.

Bu minvalde ortaya çıkan cevaplar yahut tespitler şöyle sıralanabilir: Kudüs halihazırda İslam dünyasının üzerinde mutabık kaldığı tek siyasi davadır. Bunun yanı sıra Kudüs İslam dünyasının bir blok halinde hareket ettiğinde ortaya koyabileceği gücü ve etkiyi de test edebileceği tek meseledir. Türkiye ise bu gücün en büyük ve kararlı bileşenlerinden biridir. Türkiye’nin İslam dünyasındaki nüfuz ve itibarı büyük oranda Filistin halkına verdiği destek ölçüsünde artmaktadır. Son olarak Türkiye’nin “Dünya beşten büyüktür” söylemiyle ne kadar haklı olduğunun en somut kanıtı yine Kudüs özelinde görülmektedir.

Filistin’den başlamak gerekirse halihazırda İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalini ve Filistinli Araplara yönelik uyguladığı apartheid rejimini sonlandıracağını gösteren bir emare halen görünmemektedir. Her ne kadar Filistin ve özelde Kudüs üzerindeki fiili kazanımlar cari İsrail hükümeti üzerindeki yolsuzluk ve kötü yönetim iddialarından dolayı oluşan iç kamuoyu baskısını azaltmak adına bir işlev görse de bu işgal ve apartheid uygulamalarının sebebinin çok daha köklü olduğu bir sır değil. İsrail hükümet programları, hükümeti oluşturan partiler, bu partilerin ideolojik pozisyonları ve yönetim performansı bir hükümetten diğerine değişse de işgal ve apartheid İsrail için bir devlet politikası haline gelmiş durumda.

Bu politikayı sürdürülebilir kılan yegane unsursa neredeyse koşulsuz bir şekilde devam edegelen Amerikan desteği. Dolayısıyla meselenin İsrail ve ABD tarafında geçmişten günümüze bir politika sürekliliği olduğu görünüyor ve bu süreklilik Trump döneminde giderek hız kazanmakta, ölçek büyütmekte.

Kudüs İslam Dünyasının Uzlaşabildiği Tek Konu

Öte yandan meselenin diğer tarafını oluşturan İslam dünyasında da bir süreklilik olduğu söylenebilir. Hatta Yemen’den Libya’ya birçok bölgede çatışmanın doğrudan yahut dolaylı tarafı olan Müslüman ülkelerin üzerinde mutabık kaldığı tek konunun Filistin olduğunu iddia etmek dahi mümkündür. Suudi Arabistan’dan İran’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Katar’a kadar bölge ülkeleri farklı Filistinli aktörlerle daha yakın iliş- kiler geliştirmekle beraber son BM Genel Kurul oylamasında görüldüğü gibi “Filistin davası” şeklinde genelleştirebileceğimiz meselede oylarının rengi bir. Hizbullah ve HAMAS’a yönelik tehdit algılarından, ABD ile süregiden ilişkilerine ve hatta İsrail’le gösterdikleri yakınlaşmaya kadar birçok nedenden dolayı Filistin davasından uzaklaşan Suudi Arabistan ve BAE gibi devletler dahi alenen İsrail yanlısı bir tutum sergilemenin gerek kendi toplumları gerekse İslam dünyasında doğuracağı maliyet ve yalnızlaşmayı göğüsleyebilecek durumda değiller.

Bir başka tabirle Kudüs tüm İslam dünyasının üzerinde uzlaştığı ve ortak tavır sergileyebildiği tek konudur. Bu uzlaşı verili güç parametreleri ışığında Filistin’in İsrail karşısındaki en bariz, belki de mevcut durumdaki tek avantajı. 57 İİT üyesinin çeşitli uluslararası platformlarda blok olarak Filistin’in yanında oy kullanması İsrail’in yalnızlaşması adına önemli bir koz. İİT üyelerinin, yine bu organizasyonda gözlemci statüsünde yer alan ülkelerin ve tüm bunların etkileyebileceği diğer ülkelerin tümü beraber düşünüldüğünde sadece bu birliktelik bile BM Genel Kurul oylamalarında Filistin’in aleyhine kararlar alınmasını önlemeye yeterli. BM Genel Kurul kararlarının İsrail üzerinde bağlayıcılığı bulunmuyor. Fakat davasında güçsüz olan taraf olsa da haklı olan Filistin’in uluslararası kurumlardan başka başarı elde edebileceği bir kulvarı da yok.

Türkiye “Dünya Birden Büyüktür” Diyor

Madem ne İİT ne de BM Genel Kurul kararları ABD ve İsrail’in işgalin devamı yönündeki uygulamalarını değiştirmede yeterli değil, o halde ortaya çıkan soru bu konuda nasıl daha etkin olunabileceğidir. Halen tek kutuplu dünyanın süper gücü olma konumunu sürdüren ABD’nin İsrail konusundaki etkisi tekil devletler yahut devlet toplulukları tarafından reelpolitik düzlemde dengelenemediğine göre işgalin son bulması için en olası yol bu işgale karşı irade ortaya koyan uluslararası kurumların daha da etkinleştirilmesi olacaktır. Tüm güç parametrelerinde rakiplerini oldukça geride bırakan ABD, İsrail’in işgal ve apartheid uygulamalarına yönelik sunduğu desteğe karşı uluslararası örgütlerin oylamalarında acz içinde kalmakta ve bu desteği sürdürmek için sahip olduğu yalın güçten başka ne ahlaki ne de rasyonel bir temel bulabilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” çıkışı da haklılığını en somut haliyle Kudüs örneği üzerinde göstermektedir. Zira konu İsrail’in süregiden işgali ve apartheid uygulamaları olduğunda aslında tüm uluslararası örgütlenme sisteminin tek ülkenin çıkarları doğrultusunda kurulduğu ve hatta buna karşı “Dünya birden büyüktür” demek gerektiği ortaya çıkmaktadır. Son Kudüs oylamaları örneğinde genel olarak İİT ve özelde Türkiye BM Genel Kurulunu etkin kullanmak ve BM dışındaki alternatif platformları etkinleştirmek suretiyle bu haklı iddiayı eylemle de desteklemek yönünde inisiyatif kullanmıştır.

Konunun Ankara’yı doğrudan etkileyen kısmına gelirsek Türkiye’nin İslam dünyasındaki nüfuz ve itibarının Filistin halkına verdiği destek ölçüsünde arttığını görebiliriz. BM Genel Kurul oylaması sonrası Kudüs sokaklarında açılan Erdoğan posterleri ve Türkiye bayrakları bunun en somut göstergesidir. Gerek “Dünya beşten büyüktür” söylemiyle uluslararası sistemin adaletsizliğine yaptığı vurgu gerekse Kudüs özelinde bu vurguyu en somut haliyle göstermesi Türkiye’yi bu bozuk sistemin en büyük kaybedenlerinden olan İslam dünyasında bir umut ışığı olarak ortaya çıkarmıştır.

İran ve Suudi Arabistan gibi ülkeler -Filistin örneğinde görüldüğü üzere- sadece kendi vekilleri olabilecek aktörlerle çalışarak Filistin davasına kısmen destek kısmen de köstek olmaktadır. Türkiye ise HAMAS’tan Fetih’e tüm Filistinli gruplarla çalışabilen ve bu ortak mesaiyi etkin bir şekilde sonuç üretmeye dönük kullanmaya çabalayan yegane ülkedir denebilir. Bu çaba Türkiye’yi sadece Filistin halkı üzerinde değil Fas’tan Endonezya’ya tüm İslam dünyasında muteber bir aktör kılmaktadır. Bu itibarın kalıcı ve bağlayıcı sonuçlar doğurması ise Türkiye’nin İİT’yi bir forum yahut gevşek bir iş birliği ağından çok daha etkin bir uluslararası aktöre dönüştürmesiyle olabilir. Aynı zamanda ECO, OECD, AGİT, NATO ve Avrupa Birliği gibi diğer uluslararası örgütlerdeki rolü ve etkisini artırarak sürdürmesi ve bu suretle BM başta olmak üzere tüm uluslararası sistem ve uluslararası hukukun reform edilmesine gidecek bir sürecin baş aktörlerinden biri olmasına bağlı olacaktır.


Etiketler »