Ugetam
Kriter > Dış Politika |

KUDÜS’ün Kadim Tarihi


Kudüs’te eski Kudüs olarak adlandırılan ve duvarlarla çevrili alanda Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet açısından son derece kutsal kabul edilen dini mekânlar bulunuyor.

KUDÜS ün Kadim Tarihi

Kudüs’te eski Kudüs olarak adlandırılan ve duvarlarla çevrili alanda Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet açısından son derece kutsal kabul edilen dini mekânlar bulunuyor. Bunlardan ilkinin M.Ö. 1000-900 tarihlerinde Hz. Süleyman peygamber tarafından Beytü’l Makdis adıyla inşa edildiğine inanılıyor. Yahudilere ait bu mabet ve bulunduğu bölgenin M.Ö. 586’da Babilliler tarafından yıkıldığı, M.Ö. 515’te tekrar inşa edildiği rivayet edilmiştir. M.S. 70 yılında ise bu mabet Romalılar tarafından yıkılmıştır.

Mabedin bulunduğu bölgede Hristiyanlar açısından kutsal kabul edilen yer ise 4. yüzyılda Roma İmparatoru Konstantin tarafından inşaatı başlatılan Doğuş/ Kutsal Kabir Kilisesi’dir.

İslam’ın Allah (cc) tarafından Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sas) vasıtasıyla insanlığa gönderilmesinden sonra Kudüs Müslümanlar açısından da önemli bir yer olmuştur. Bunun merkezinde ise bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa bölgesine ve oradan Miraç’a gece yolculuğu gerçekleştiren Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sas) mirası yer almaktadır.

Ayrıca Kudüs’ün Hz. Ömer tarafından fethinden sonra Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan (685-705) tarafından inşa edilen Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s Sahra adlı mabetler Müslümanlar için dini açıdan kutsaldır. Dolayısıyla pek çok peygamberin hatıralarını barındırması Kudüs’ün ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir.

Kudüs’ün Dini Bir Merkez Olması

Kudüs tarihine göre ilk yerleşimler M.Ö. 3000 yıllarında gerçekleşmiştir. İlk olarak Sami kavimler buraya yerleşmişlerdir. Bu kavimler M.Ö. 2500’lü yıllardan sonra Kenanlılar olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Her yerleşim yerinde yöre halkının dini ihtiyaçları için inşa edilen dini mekânların bulunmasının son derece doğal olmasından hareketle Kudüs’te de birtakım kutsal mekanların ihdas edilmiş olması gayet muhtemeldir. Nitekim Karen Armstrong’un naklettiğine göre Hz. Davut’un (as) İsrail krallığını kurmasından önce bölgede yaşayan Kenanlılar tapındıkları “Şalem” adlı tanrısal bir varlık için Kudüs’te bir mabet inşa etmişlerdi (Armstrong, 1996, XIV).

Ayrıca Yahudi kutsal metni Tanah’ta Kenanlıların tapındıkları bu tanrıdan hareketle Kudüs’ün isimlerinden birinin de “Şalem” olduğu ifade edilir (Tekvin, 14:18). Hz. Musa (as) sonrası Yuşa b. Nun (Yeşu) önderliğinde Kenanlıların yaşadığı Filistin bölgesine yerleşen ve kabileler halinde yaşayan İsrailoğullarını birleştirerek İsrail Krallığını kuran Davut peygamber o dönemde “Yebus” adıyla bilinen Kudüs’ü ele geçirince şehir artık “Davut şehri” olarak adlandırılır.

Hz. Davut’un (as) Kudüs’ü başkent yapması ve sonrasında oğlu Hz. Süleyman peygamber tarafından burada tarihte Süleyman Mabedi olarak bilinen Bet ha-Mikdaş/Beytü’l Makdis’i inşa etmesiyle artık burası İsrailoğulları için kutsal bir şehre dönüşmüştür.

Yahudiler Tekvin kitabında (Avram) “ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git” (12:1) şeklinde Tanrı’nın İbrahim peygambere yönelik talimatında sözü edilen ülkenin Filistin toprakları ve Kudüs olduğuna inanmaktadır. Dahası Yahudi inancına göre Tanrı İbrahim’e yeni yurt olarak Kudüs ve civarını gösterirken ona “Seni büyük bir ulus yapacağım, seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki bütün halklar senin aracılığınla kutsanacak” (Tekvin, 12:2-3) vaadinde bulunmuştur.

Biz de bu yazıda Kudüs’ün Hz. İbrahim (as) ile ilişkilendirilmesinden hareketle kendilerini onunla ilişkilendiren Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların aslında Hz. Adem (as) ile başlayıp Hz. Muhammed (sas) ile son bulan ve referansı Hz. İbrahim (as) olan tevhit geleneğinin Kabe ile birlikte odak noktası olduğunu ileri sürüyoruz. Buna göre Hz. İbrahim (as) büyük oğlu İsmail’i annesi Hacer ile birlikte Mekke’ye getirip Kabe’nin temellerini (Bakara, 2:127) yükselttikten sonra Kenan topraklarına geri döner ve diğer oğlu İshak ile Kudüs civarında yaşamaya devam eder. Tanah’ın Tekvin kitabında yer alan bilgilere göre –ki bu bilgiler sürgün sonrası dönemde Kudüs’ün Yahudiler için önem ve kutsallığının göstergesi olarak Yahudi toplumu tarafından üretilmiştir– Hz. İbrahim eşi Sare’yi defnetmek üzere Kudüs’te Makbela mağarasını satın alır. Daha sonra kendisi, oğlu İshak ve eşi Rebeka da ölünce bu mağaraya defnedilir (Tekvin, 25: 9-10, 49: 31; 50: 13).

Hz. İbrahim’in (as) oğulları Hz. İsmail (as) ve Hz. İshak’tan (as) hareketle tevhit geleneğinin neşvünema bulduğu Mekke ve Kudüs’te yer alan her türlü dini oluşum ve yapı İbrahimi gelenekle ilintili olduğundan aslında evrensel İslam’ın parçasıdırlar. Buna göre Hz. Süleyman (as) tarafından inşa edilen Beytü’l Makdis ve bu mabedi içine alan bölge Yahudiler için önemlidir. Hz. İsa’nın (as) peygamberliğinin geçtiği bölge Kutsal Kabir Kilisesi olarak da adlandırılan Doğuş Kilisesi ve (Hıristiyan inancına göre) Roma Valisi Pilatus tarafından çarmıh cezasına çarptırılan İsa’nın çarmıha gerilmek üzere Golgota tepesine götürüldüğü “Via Dolorosa” adlı haç yolu ile Hz. İsa (as) ile ilintili diğer kutsal alanlar Hıristiyanlar için önemlidir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sas) miraç mekânı ve yaklaşık 1,5 yıl Müslümanlar için kıble olması, Hz. Ömer tarafından 637’de fethedilmesinden sonra buranın Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların barış ve huzur içinde yaşadığı bir yere dönüştürülmesi, Emeviler döneminde halife Abdülmelik bin Mervan tarafından Beytü’l Makdis bölgesinde yapılan Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s Sahra adlı dini mekânlar Müslümanlar açısından önemlidir.

Dolayısıyla günümüzdeki haliyle farklı dinlere ait gibi görünse de Kudüs’teki yapılar aslında Hz. İbrahim (as) geleneğinin ayak izleridir. Nitekim Müslümanların sadece İslami dönemde inşa edilen bu yapıları değil bir zamanlar Beytü’l Makdis’in de bulunduğu yaklaşık 140 dönümlük alanın tümünü Mescid-i Aksa diye nitelendirmesi bu kapsayıcı anlayışın doğal bir sonucu olsa gerektir.

Kudüs Müslümanların Yönetiminde Barış Yurdu Olabildi

Hz. Davut tarafından İsrail Krallığının başkenti yapılmasından günümüze kadarki tarihine baktığımızda özellikle Babil kralı Nabukadnazar tarafından yakılıp yıkılmasından ardından Hz. Ömer ile başlayan Müslüman hâkimiyetine kadar Kudüs’ün adeta bir işgal, savaş ve yıkım kenti olduğu görülüyor.

Hz. Ömer döneminde Müslüman hâkimiyeti ile başlayan huzur dönemi ise 1099’daki Haçlı işgaliyle son bulmuştur. Zira kabus gibi çöken Haçlı orduları şehri yakıp yıkmak ve yağmalamakla kalmamış, Müslüman ve Yahudileri hunharca katletmiştir. Fakat 1187’de Selahattin Eyyubi Kudüs’ü Haçlıların işgalinden kurtararak tekrar Müslümanların kontrolünde barış kenti haline getirmiştir. Kudüs 1516-1917 yılları arasında Osmanlı yönetiminde barış yurdu olmaya devam etmiştir.

1917’de İngilizler tarafından işgal edildikten sonra şehrin kontrolü kademe kademe Avrupa’dan bölgeye göç ettirilen Yahudilerin eline geçmiştir. İngilizlerin gözetimindeki Yahudi çeteleri katliamlar işlemiştir. Nihayetinde 1948’de İsrail devleti kurulmuş, Kudüs’ün ebedi başkentleri olduğunu iddia etmişlerdir. O günden bu yana bir yandan Filistinlilerin mücadelesi devam ederken diğer yandan ise tarihte görülmemiş acılar yaşanmaktadır.

Kudüs’ün tarihine bakıldığında şehir Müslümanların kontrolündeyken Yahudiler ve Hristiyanların özgürce barış içinde yaşadıkları ve onlara ait kutsalların özenle muhafaza edildiği görülüyor. Bu gerçek tarihi bir olgudur. Fakat Kudüs Yahudiler ve Hristiyanların kontrolüne girdiğinde kendilerinden başkalarına yaşam hakkı tanımadıkları için daima sürgün, yıkım ve katliamlar birbirini takip etmiştir. Şu anda yaşanan tablo da bunun güncel bir ispatıdır.

Bunun esas nedeni ise Yahudi ve Hristiyanların Hz. İbrahim’in (as) geleneğinden, tevhitten uzaklaşırken Müslümanların söz konusu geleneğe uygun olarak kapsayıcı ve kucaklayıcı bir dünya görüşüne sahip olmaları ve tevhide uygun davranmalarıdır. İslam tarihine baktığımızda bu kapsayıcı dünya görüşünün sadece Kudüs’te değil Endülüs’te ve Müslümanlar tarafından kontrol edilen her yerde hakim kılınmaya çalışıldığını görürüz. Üç kıtada tesis edilen Osmanlı barışı da bunun en açık yansımalarından biridir.

Bu noktadan hareketle İbrahimi geleneğin yani tevhidin Kabe ile birlikte odak noktası olan “peygamberler şehri” Kudüs’te tekrar barış ve huzurun hakim olmasının yolu bu şehrin ihtiva ettiği eser ve hatıraların herhangi bir tekele bırakılmadan Hz. İbrahim’in (as) mirasının ve İslam’ın tezahürleri olarak görülmesinden geçmektedir.

Yukarıda verdiğimiz bilgilerde görüleceği gibi bu kapsayıcı tutum sadece Müslümanlar şehri kontrol ettiğinde tezahür ettiği için bunun yeniden inşası için çalışılmalıdır. Kudüs’te İbrahimi geleneği korumak gerekiyor. Bu yüzden Kudüs’ün Birleşmiş Milletler tarafından tekrar Müslümanların kontrolünde olacak bir yapıya kavuşturulması elzemdir.


Etiketler »