Ugetam
Kriter > Siyaset |

LOZAN Bitmeyen Sancı


Tarihsel süreç, içeride ve dışarıda yaşananlar, eleştiriler ve itirazlar bir tarafa sonuçları itibarıyla Lozan sancısı hiç bitmedi. 1923’ten bugüne aralıksız “Milli Mücadele zaferse –ki öyledir– neden sadece askerimizin ayak bastığı, kılıcıyla kazandığı toprakları sınır sayan bir anlaşmayla yetindik? Neden Misak-ı Milli yani ‘Milli Yemin’ dediğimiz sınıra ulaşamadık” dedik durduk.

LOZAN Bitmeyen Sancı

Tarihsel süreç, içeride ve dışarıda yaşananlar, eleştiriler ve itirazlar bir tarafa sonuçları itibarıyla Lozan sancısı hiç bitmedi. 1923’ten bugüne aralıksız “Milli Mücadele zaferse –ki öyledir– neden sadece askerimizin ayak bastığı, kılıcıyla kazandığı toprakları sınır sayan bir anlaşmayla yetindik? Neden Misak-ı Milli yani ‘Milli Yemin’ dediğimiz sınıra ulaşamadık” dedik durduk.

Osmanlı devletinin 1699’da Karlofça Anlaşması’nı imzaladığı sırada sahip olduğu toprakların 24 milyon kilometrekare olduğu düşünülürse Türkiye Cumhuriyeti’nin altı asırlık tarihin ardından tabiri caizse çömeldiğimiz coğrafya üzerine kurulduğu söylenebilir.

Kaldı ki mesele sadece hak edilen ve yeteri kadar toprak alınamamasının yanı sıra Mısır, Sudan, Libya gibi kimi topraklar üzerindeki haklarından vazgeçilmiş olması değil elbette. Lozan’ın coğrafyaya yansıyan cephesi dışında siyaseti yönlendiren ve hatta belirleyen etkisi var.

Hilafet Meselesi

Siyaset sahasında en önemli etkinin Hilafet’in kaldırılması olduğunu söylemekte beis yok. Cumhuriyet konusunda geniş ölçüde uzlaşı sağlanmış olduğu açıktır. Öyle ki 29 Ekim 1923’teki kararın ardından son halife Abdülmecid Efendi’nin Mustafa Kemal’e tebrik telgrafı çekmiş olması bu yargıyı doğrular. Dünya savaşı sonrası Meclisini Berlin’de değil Weimar’da toplayan Almanya’nın cumhuriyet ilan etmiş olması, Bulgaristan’da ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun tasfiyesinden sonra yeni cumhuriyetlerin kurulması Türkiye’de de benzer bir gelişmenin olabileceği yorumlarını güçlendiriyordu.

Ancak Hilafet konusunda tablo farklıdır. Lozan sürecinde Lord Curzon’un Lordlar Kamarası’nda İngilizlerin hedefini açıklarken söyledikleri manidardır: “Ey Türkler geri dönünüz. Geleceği Moskova, İran ve Afganistan’da aramanızın sizin için iyi olmadığını görmüyor musunuz?”

Lozan’a gidilirken Ankara’nın Hilafet konusunda net şekilde “dik durduğu” da söylenebilir. Nitekim Lozan tutanaklarında ve gerek Türk gerekse İngiliz arşiv belgelerinde Hilafet konusunun konuşulduğuna dair bir kayıt yok. Keza Lozan Anlaşması’nda “Müslüman din makamlarının ruhani yetkilerine halel gelmiş değildir” de deniyor. Ancak daha sonra Ankara İngilizlerin de işlerine geldiği için memnuniyetle karşıladıkları ama kendi siyasi tercihi olarak Hilafeti kaldırdı. Mustafa Kemal aldığı kararlara soğuk bakan bazı yakın arkadaşlarının Halife ile görüşmek için kuyruğa girmesinden rahatsız olmuştu. Nitekim TBMM’deki oylama oldubittiye getirildi. Son halife Abdülmecid Efendi ve ailesi diğer Osmanlı hanedan üyeleri gibi apar topar hudut dışına çıkarıldı. Abdülmecid Efendi’nin Mustafa Kemal’e mektup yazarak, “Avrupa ve Rus kraliyet aileleri arasında güçlü akrabalık bağları vardır. Bizi yabancı ülkelerde düşmana el açar duruma düşürmeyeceğinizi umarım” dediği ancak karşılık bulamadığı da bilinir.

Söz konusu kararın ilk etkisi Musul pazarlıkları sırasında görülür. Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey, Başvekil Rauf Bey’e ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e “Yabancılar karşısında kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmedim” der.

Hilafet’in kaldırılmasından üç sene sonra 1927’de Mustafa Kemal Müslüman ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra temsilcilerinin bir araya gelebileceğini, buna “Hilafet Komitesi” denebileceğini, istenirse o heyetin başkanının Halife sayılabileceğini söyler. Büyük Nutuk’u irat ettiği dönemde bu beyanları Mustafa Kemal’in Batı dünyasına mesajı olarak değerlendirmek de mümkündür. Yine de bunlar Mustafa Kemal’in Hilafet konusunda son ifadesi olarak da bilinir.

Siyaseten ortaya çıkan anlaşmazlıkların haddi hesabı olmamakla birlikte Musul meselesi dışında geri kalan ihtilafların neredeyse tamamına yakınının Yunanistan’ın ihlallerinden kaynaklandığı söylenebilir.

Musul ve Yunanistan

Musul serencamı müstakil bir bahistir. Ankara’nın bir dizi hatası yanında siyaseten takipsizlikler neticesinde ata toprağıyla siyasi bağ kopmuştur. Ortadoğu’da kartlar yeniden karılırken iç karartan tablo değişir mi bilinmez.

Yunanistan’ın ihlalleri meselesinde de Ankara’nın yakın zamana kadar siyasi pozisyonu “ABD yönetimi aman ha Atina’ya uyup NATO’da sorun çıkarmayın, Ruslar bunları kışkırtıyor küçük kayalıklar için olay çıkartıyorlar, siz büyütmeyin” olageldi. Böyle olageldi gelmesine ama sonrasında iş Batı Trakya’da Müslüman Türk azınlığın haklarının tanınmaması, Müslüman ibadethanelerinin kapatılması, cemaatin müftü seçiminin yasaklanması, Lozan’a göre silahlandırılması yasak Ege Adaları’nın askeri üsse dönüştürülmesi noktasına vardı. Yunanistan deyince Meriç Nehri’nde suyla sürüklenen kütük ve çalı çırpının oluşturduğu, debi arttığında yok olan adacıklara merasimle bayrak çeken bir ülkeden söz ediyoruz.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Lozan’ın revizyonu ve yenilenmesi”nden söz etmesini takiben homurdansa da hemen silkinip “Müslüman Türk azınlığın haklarının teslim edilmesi için çalışmalar yapılması gereği”nden söz etmeye başlayan Atina’daki tavır değişikliği akıl galip geldiğinden değil Ankara Erdoğan’ın görüşleri doğrultusunda uluslararası hakem/mahkeme dâhil hukuki yollara başvurduğu takdirde Yunanistan’ın muhtemelen Almanya tarafından bu işten zararlı çıkacağı konusunda uyarıldığından olsa gerektir.

Güney Sınırları

Lozan’ın yürek yakan başlıklarından biri de Türkiye’nin güney sınırlarıdır. Yani Irak ve Suriye hattı. Bölgede İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalinin hatta egemenliğinin manda idaresi olarak devam ettiği tabloda çizildi güney sınırlarımız.

Sınırların çizilmesinde ne coğrafi ve ekonomik ne de demografik bütünlük ve güvenlik kriterlerinin gözetildiğini söylemek zorundayız. Örneğin benim ilk gazetecilik yıllarımda Suriye sınırımızdaki tren hattı bir noktada Türkiye topraklarından çıkar biraz sonra yeniden girerdi. Ve tren makinisti bu coğrafyada yaşayan ailelerin Lozan’la parçalandığını bildiğinden Suriye toprağına girildiğinde oldukça yavaşlar insanların selamlaşıp kısa da olsa sohbet etmesine, ufak mal/ eşya değiş tokuşu yapmalarına fırsat tanırdı. Arazisinin yarısı Suriye ya da Irak’ta kalmış, bir kısmı Türkiye tarafına yerleşip diğer yarısı komşu ülkelerde yeni bir hayat kurmaya çalışmış binlerin, on binlerin varlığı sır değil. Hala Türkiye-Suriye arasında bayramlaşma için yılda iki kez sınırın aileler için serbest geçişe açılması bundandır.

Yüzlerce askerimizin PKK takibinde şehit düştüğü Irak sınırımızın coğrafi bütünlüğünün bilerek parçalandığından bu sıkıntıları yaşadığımızı fark etmek için allame olmaya gerek yok. Haritayı elinize alın ve Türk-Irak sınırına bakın ve şayet sınır çizme yetkisi size verilmiş olsaydı adil bir hattı nasıl çizerdiniz onu düşünün. Sonra bir de mevcut duruma bakın.

Ne nehir ne dağ silsilesinin açıldığı ova ne de tarihi yol güzergâhı gibi doğal/makul bir hat çıkar karşınıza. İki ülke oluşturalım ve aralarında güvenlik kaygısı, kavgası hiç bitmesin diye hassas bir el tarafından çizilmiş gibidir sınır. Bununla da kalınmamış aşiretler parçalanmış; Yezidisi, Süryanisi, Alevisi, Sünnisi, Türkmeni, Kürdü karmakarışık hale getirilmiştir.


Etiketler »