Kriter > Çerçeve |

Mücadele Sertleşecek, Hazır mıyız?


Yeni bir dünyanın kapıları açılıyor önümüze. Şenlikli, barışçıl, müreffeh bir dünya değil bu.

Mücadele Sertleşecek Hazır mıyız

Yeni bir dünyanın kapıları açılıyor önümüze. Şenlikli, barışçıl, müreffeh bir dünya değil bu. Dünden daha kolay bir dünya da değil. Fakat yeni.

Yeni çünkü nevzuhur çatışma dinamiklerinin etki ettiği bir dünya bu. Yeni çünkü küresel düzlemde yeni ittifak imkanlarının gün yüzüne çıktığı bir dünya bu.

On dokuzuncu yüzyılın ilerlemeci pozitivistleri bugünleri görse ne derdi bilinmez ama dünyamız geçmiştekinden daha zor bir döneme doğru ilerliyor. Bütün dünya çok daha zorlu bir döneme merhaba diyor, demek zorunda bırakılıyor.

Karamsarlık değil bu. Gerçekçilik. Bizler “savaşların artık tarih olduğu” masalıyla büyütüldük. Büyüdük, bu kez de “tarihin son bulduğu” propagandasıyla uyutulmaya çalışıldık. Ardından “dünya küresel köy, biz de onun eşit yurttaşlarıyız” söylemiyle oyalandık.

Acı gerçek, tarihin de, savaşların da son bulmadığını bize gösterdi. Yaşadığımız  çağda neşeli küreselleşme şarkılarına yer olmadığını da.

Modern dünyanın kurucu öznesi Batı’ydı. Batı’nın motoru ise sömürgecilik. Batı dışı dünya bir bütün olarak Batı’nın sömürü politikasının nesnesi olageldi. Batı, kimliğini hem sömürerek hem de sömürdüğünü ötekileştirerek kurdu. Ne var ki Batı’nın öncülüğünü yaptığı modern dünya sistemi yirminci yüzyılın ilk yarısında büyük meydan okumalarla karşılaştı. Sömürge paylaşım kavgası Batılı ülkelerin birbirine düşmesine ve iki büyük savaşın gün yüzüne çıkmasına neden oldu. Bir yandan sömürge karşıtı hareketler yükselirken öte yandan Batı’da ırkçılık yükseldi ve iktidara geldi. Nasyonal sosyalizm ve faşizm formlarında tarih sahnesindeki yerini alan ırkçı siyaset, belki uzun süre iktidarda kalamadı. Ancak dünyanın kan gölüne dönmesine yol açtı.

Yeni Dünyanın Eski Düzeni

İkinci Dünya Savaşı son bulduktan sonra ABD öncülüğünde “yeni bir dünya”nın kurulduğu müjdelendi tüm dünyaya. O günden sonra Batı’nın soft sömürü dönemi başladı. Öldüresiye sömürüden, semirterek sömürü dönemine geçildi. On sekizinci yüzyılın ezberleri yeniden devreye sokuldu. Siyaseten doğruculuk bir kez daha zirve yaptı. Soğuk Savaş döneminde Rusya gibi bir ötekinin varlığı liberal öğretinin hükmettiği siyaseten doğruculuğun alanını daha da genişletti. Ekonomiden güvenliğe uluslararası sistem buna göre kurumsallaştı. İki dünya savaşıyla tarumar olan Avrupa, Almanya ve Fransa’nın öncülüğünde Avrupa Birliği (AB) çatısı altında bir araya geldi, Batı kimliğinin tamirine katkı sundu.

Yaşanan ekonomik krizler, enerji savaşları ve devasa terör saldırılarına rağmen İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ve 1990 sonrasında tahkim edilen “yeni dünya düzeni” bugüne dek ayakta kalabildi. Fakat bu kez öncekine benzemeyen, çok daha köklü bir tehditle karşı karşıya o “yeni dünya düzeni” ve Batılı müesses nizam.

Bizatihi Batı dünyasının içinden neşet eden bu tehdit, aşağıdan yukarıya doğru gelişen toplumsal bir tehdit. Batı dünyası bir kez daha ırkçılığı siyasetin merkezine taşıyan bir toplumsal dalga ile karşı karşıya. Ve bu da küresel alanda önümüze yeni bir siyasal gerçeklik koyuyor.

Bu dalgaya uygun siyasi liderler bir bir iktidara taşınıyor. ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesi tam da bu nedenle önemli bir kırılma olarak okunmalı. Avrupa’da bir süredir yükselen aşırı sağ önce siyasetin sınırlarını yeniden çizdi, şimdi de iktidara taşınıyor. İngiltere’nin AB’den çıkma kararının ardından Fransa ve Almanya’da da AB karşıtı aşırı sağ siyasetin alanı genişledi. Öyle görünüyor ki önümüzdeki dönemde Fransa ve Almanya’da aşırı sağ siyasetçilerin ya kendileri ya da fikirleri iktidara gelecek. Fransa’da aşırı sağcı Le Pen’le onun kopyası konumundaki sağcı François Fillon yarışacak. İslami Totaliterliğin Doğuşu adlı kitabın yazarı Fillon, daha şimdiden “beyaz ırkın anavatanı” diye nitelediği Fransa’nın “Hristiyan kökenlerine sahip çıkma” vaadinde bulunuyor.

Hristiyan kökenlerine sahip çıkmayı vadeden ve kendi ülkesini beyaz ırkın anavatanı haline getirmek isteyenler sadece Fransızlar değil. Bu siyasi eğilim tüm Avrupa ülkelerine sirayet etmiş durumda. Hal böyle olunca da “yabancı” olarak niteledikleri Türkiye’ye yaklaşımları da bir o kadar ötekileştirici, bir o kadar dışlayıcı oluyor.

Türkiye'yi Ötekileştiren Avrupa

George Friedman Flashpoints: The Emerging Crisis in Europe isimli kitabında Avrupalıların Türkleri “yabancı” addetmesinin arkasında iki ana neden olduğunu belirtir: Birincisi, Türkler kahir ekseriyetle Hristiyan değil Müslümandır ve bunun için de Avrupalı görülmezler. Avrupalıların Türkleri öteki olarak görmelerinin arkasında yatan ikinci nedense tarihseldir. Osmanlı İmparatorluğu Doğu Roma İmparatorluğu mirası olan Bizans’ı (Byzantium) yıkması Avrupalıların Türkleri “kendi medeniyetlerine bir tehdit” olarak algılamalarına neden olmuştur. Tarih boyunca Türkler Avrupa’nın kapısındaki en büyük tehlike olarak görülmüştür.

Gelgelelim Batı’da önemli oranda zemin kaybetmeye başlayan liberal elitler de bugünün Türkiye’sini ötekileştirmekten geri durmuyorlar. Bir yandan yükselen sağ siyasetin etkisiyle Türkiye’den uzak duruyorlar öte yandan da yaşadıkları siyasal sıkışıklığa bahane ararken Rusya ve Çin’le birlikte Türkiye’yi de ötekileştiriyorlar. Rusya ve Çin’in, her ikisinin de farklı bağlamı, üzerinde konuşulması gereken farklı nitelikleri var. Fakat Türkiye’nin Batı’daki trendle uyumlu bir süreç yaşadığı, Türkiye’de etnik milliyetçiliğin yükseldiği iddiası büyük bir yanılgıya işaret ediyor.

Evet, yeni bir dünyanın kapıları açılıyor ve bu yeni dünyada farklı aktörler arasındaki siyasal mücadeleler çok daha sert geçecek. Türkiye’nin de kendisini bu yeni döneme uyarlaması, onu siyaseten doğruculuğu esas alan, naif liberal söylemlerle çevrelemeye çalışanlara müsaade etmemesi gerekiyor.

Türkiye hem Batı dünyası hem de Batı dışı dünyadaki gelişmelerden etkileniyor. Bugün sadece Batı dünyasında değil Batı dışı dünyada da büyük yarılmalar meydana geliyor. Parçalanmış devletler, farklı dini ve mezhebi gruplar arasında yaşanan çatışmalar, terörizm ve fanatizmin yükselişi içinde yaşadığımız coğrafyayı da etkisi altına alıyor. Ortadoğu coğrafyasındaki parçalanma ve şiddet sarmalı önümüzdeki dönemde de Türkiye için önemli bir meydan okuma olarak kalmaya devam edecek.

Kaos Çağı

Bazı sosyologlar yeni milenyumu “risk çağı” kavramıyla nitelemişlerdi. Bu tanımlama artık yetersiz. Yeni dönemi “kaos çağı” olarak nitelemek daha doğru. Bir çöküş tezi öne sürmüyorum. Fakat çok ciddi bir başkalaşım ve kabuk değiştirme dönemine giriyoruz.

Bütün kuşatma, yıpratma ve çökertme çabalarına rağmen Türkiye bu yeni döneme hazır hale gelmek için çabalıyor. Daha da çabalamak zorunda. Zaaflarımızı ve imkansızlıklarımızı görelim. Ancak imkan ve fırsatlarımızı da görmezden gelmeyelim.


Etiketler »