Kriter > Siyaset |

New York’taki Senaryo Davadan Geriye Kalanlar


Saat nihayet 16.45’i gösteriyor ve herkes kendini binanın dışına atıyor.

New York taki Senaryo Davadan Geriye Kalanlar

Saat nihayet 16.45’i gösteriyor ve herkes kendini binanın dışına atıyor. Saatlerdir akıllı telefonlarından uzakta kalan gazeteciler günün gelişmelerini bildirmek için haber merkezlerini arıyor. Bir gazeteci haberi hızlıca geçmek için telefonda dikte ettiriyor. Gruplar halinde sigara içen muhabirler kendi aralarında aynı şeyi konuşuyor. Merkez sol tandanslı bir kanalın muhabiri, “Adeta bir tiyatro ya” diyor. Bir başkası soruyor “Sarraf sanki rol yapıyor?” Davayı takip etmek için küçük bir gazete tarafından New York’a gönderilen başka bir gazeteci ekliyor “Gördün mü, o şemayı nasıl tek hata olmadan çizdi?”

New York Güney Bölgesi Savcılığının açtığı İran yaptırımlarını ihlal davasının yıldız sanığı Türk-İranlı iş adamı Rıza Sarraf’ın yaklaşık bir buçuk yıldır anlaşmak için yollar aradığını biliyorduk. Bu yüzden az ceza alıp serbest kalmak için anlaşması kimseye sürpriz olmadı. Fakat Sarraf’ın tanık kürsüsündeki profesyonel aktörlere taş çıkaran performansı aynı zamanda Savcılığın da dersine çalışmış olduğunu gösteriyordu. İyi çalışılmış bir tiyatro sahneleniyordu. Sarraf FETÖ tarafından 2014’te İstanbul’a getirilerek yedirilip içirilen Hakim Richard Berman’a “Evet yargıcım”, “Evet efendim” diye hitap ederken savcıya da son derece saygılı cevaplar veriyordu. Çapraz sorgusunda karakter değiştiren Sarraf eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın avukatlarına kaplan kesilmiş, çoğu kez avukatların salak olduğunu ima edecek cevaplar vermişti. Mahkeme salonunda kendini o denli rahat hissediyordu ki bir defasında çevirmene “Şimdi bunu çevir” diyerek emir vermiş ve küstahça tavırlarıyla izleyiciler arasında da şaşkınlık yaratmıştı.

Fakat gözden kaçan nokta Sarraf’ın performansı değildi. Gözden kaçan nokta New York Güney Savcılığının Sarraf’ın ifadesi sırasında bilhassa zamanın Başbakanı olarak Tayyip Erdoğan ismini gereksiz yere mahkemede gündeme getirmesiydi. Bu elbette oldukça bilinçli bir çabaydı ve bunun emarelerini ilk gün savcılığın yaptığı açılış konuşmasında görmüştük. 17 Aralık darbe girişimine tamamen sahip çıkan Savcılık 17-25 Aralık kalkışmasının Türkiye’de FETÖ’cü polisler tarafından değil de “sıradan polis memurları” tarafından gerçekleştirildiğini öne sürmüştü. Böylelikle iddia makamının bu yargılamanın konusu olarak 17 Aralık’ı ele alacağını belli etmişti.

Zaten ilerleyen günlerde savcılık 17-25 Aralık dosyasına bakan ekibin amiri eski Komiser Yardımcısı Hüseyin Korkmaz’ı tanık olarak mahkemeye çıkarttı. Korkmaz’ın ifadeleri savcılık açısından şu yönden önemliydi: Korkmaz ifadesiyle Can Dündar’ın web sitesinden elde ettikleri 17 Aralık fezlekesi, 17 Aralık telefon dinlemeleri ve bunların dökümleri ve diğer dijital verilerin hakiki olduğunu hâkim gözünde ispatladı. Böylelikle bunlar delil olarak dosyaya girdi ve savcılığın ortada Atilla’yı da içeren bir suç örgütü olduğu iddiasının kanıtı olarak sunulan yasa dışı şekillerde elde edilerek montajlanmış kayıtların gerçekliği güya hem Sarraf hem de Korkmaz tarafından onaylanmış oldu.

Türkiye’den çaldığı devlet belgelerini de 2016 sonbaharında Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ajanlarına New York’ta havalimanında teslim eden Korkmaz karşılığında 50 bin dolar aldığı gibi ev kirası ödenen ve çalışma izni verilen bir ABD göçmeni haline geldi. Mahkemede sık sık İran yaptırımlarının delinmesi için kurulduğu iddia edilen suç örgütünün lideri olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sunan Korkmaz mahkeme boyunca da kendisini Atatürkçü ve vatansever bir Türkiye sevdalısı olarak tanıttı. Yemin altında Gülen grubuyla hiçbir zaman ilişkisi olmadığını belirterek alenen yalan söyleyen Korkmaz salonda bulunan her dünya görüşünden Türk gazeteciyi sinirlendirirken Adem Yavuz Arslan gibi FETÖ kaçaklarını ise memnun etti.

Korkmaz’ın ifadesinde sık sık kendisinin doğrudan bilgisi olmadığı konularla ilgili bilgi vermeye kalkması, Türkiye’den getirdiği deliller üzerinde tahribat yaptığını ve kendisine bu delilleri teslim eden soruşturma savcısı ve bilirkişinin de değişiklikler yaptığını kabul etmesi Hâkim Berman’ı hiç etkilemedi.

Huysuz İhtiyar Berman

Berman hakkında benim beklentim hiç yüksek olmadı. Sadece 2014’te İstanbul’da yaptığı konuşmada 17-25 Aralık süreciyle ilgili fikirlerini ortaya koyarak şu anda New York’ta yürüttüğü dava hakkında da ihsas-ı rey yapmıştı. Fakat mahkemenin kendisi için bir “objektiflik” sınavı ve duruşunun odak noktası haline gelecek olması belki kararlarını etkiler diye düşünüyordum. Hiç öyle olmadı. Öncelikle savunma avukatlarının gayet yerinde olan delillerin güvenirliliği itirazlarının hiçbirini dikkate almadığı gibi mahkeme salonunda dedikodu kabilinden iddiaların seslendirilmesine de izin verdi. Özellikle Korkmaz’ın 17-25 Aralık dosyasında New York’taki davayla ilgili uzaktan yakından ilgisi bulunmayan detayları geniş geniş saatlerce anlatmasına göz yumdu. Korkmaz bir ara aynen Sarraf gibi kendisini salonda o kadar rahat hissetti ki Hakim Berman’a sorulan bir soruyu üzerine alındı ve cevap verdi. Daha sonra bu yüzden özür de diledi. Berman’ın tüm bu süreç içerisinde yalnızca bir kez Savcılığa “tüm bunlarla nereye gidiyorsunuz?” sorusu sorduğunu ve 17-25 Aralık fezlekesinin anlatımının uzamasından hoşnutsuzluk belirttiğini gördük.

Tüm bunlar olurken savunma avukatlarından Todd Harisson sık sık Hakim Berman’a itiraz ediyor, anlatılan şeylerin dedikodu olduğunu, ifadeleri içeren maddi kanıtların bulunmadığını vurguluyor ve özellikle de kanıtların hukuksuz bir şekilde elde edildiğini söylüyordu. Hakim her defasında bu itirazları reddettiği gibi azarlar bir ton takınarak adeta huysuz ihtiyar moduna büründü. Duruşma sırasındaki ses tonu ve tavırları cidden mahkeme salonunda hep bir gerginlik unsuru olarak yerini korudu.

Harisson çapraz sorgu sırasında ikili taktik uyguladı. Önce Korkmaz’ın FETÖ’cülüğünü kanıtlayan bilgi ve belgeleri mahkemeye sunarak tanık olarak jüri karşısındaki güvenilirliğini azaltmaya çalıştı. İkinci olarak da Korkmaz’ın ağzından Mehmet Hakan Atilla lehine ifadeler aldı. Mesela Atilla’nın hiçbir zaman rüşvet almadığı ve Türkiye’de hiçbir suçla suçlanmadığı Korkmaz tarafından da onaylandı.

Fakat Hakim Berman’ın daha sonra Korkmaz’ın tanıklığının geçerliliği ve mahkemenin kaderiyle ilgili verdiği karardaki sözleri New York’ta nasıl gerçeküstü bir senaryoya dayalı yargılama yapıldığının kanıtı oldu.

Yemin Altında Yalan İfade

Öncelikle Berman, Korkmaz’ın “Ben Gülenci değilim” inkârını son derece ciddiye alarak savunmayı komplo teorilerine inanmakla suçladı. Yemin altında alenen yalan söyleyen Korkmaz’ın FETÖ’cülüğünü anlamak için STV’nin Korkmaz özel bölümünü izlemek yeterli. Fakat kendisi hayal âleminde yaşayan Berman bununla da kalmadı. Berman mahkeme kayıtlarına aynen şunları geçirdi:

“Aynı zamanda şunu not etmek isterim ki savunmanın en iyi anlamda mantık dışı yabancı komplo teorisinin kayıtlarda hiçbir temeli yoktur, ikna edici değildir ve hastalık derecesinde profesyonellikten uzaktır.”

Berman’ın yeminliyken yalan söyleyen bu şahsın ifadelerini kabul etmesi tek başına yargılamanın hatalı yapıldığını göstermeye yeterli.

Davadaki diğer handikaplardan biri Savcılık iddianamesine göre tüm suçun ana işleyicisi ve uygulayıcısı olan Sarraf’ın iş birliği yapmasından sonra yargılamanın seyrinin Atilla’yı ana suçlu olarak gösterecek şekilde değiştirilmesiydi. Tüm bu olaylar içerisinde oldukça yan bir rolü olan Atilla yaptırımları delme konularında bir anda Sarraf’ın akıl hocası gibi gösterilmeye başlandı.

Atilla kendisi de savunmanın tanığı olarak çıktığı mahkemede tüm bu iddiaları oldukça iyi bir şekilde çürüttü. Öncelikle FETÖ’nün elde ettiği ses kayıtlarından birinde kendisi gibi gösterilen kişinin bir başka çalışanı olduğunu kanıtladı. İkincisi Sarraf’ın İran yaptırımlarını delmek için gıda ihracatını kullandığı bir dönemde, bu işe yanaşmayan Atilla’yı zorlamak için patronu Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı araya soktuğu iddiasını da maddi kanıtla yerle bir etti. Sarraf 10 Nisan 2013’te Aslan’ın ofisine giderek Atilla’yı şikâyet ettiğini, Aslan’ın da yanında Atilla’yı telefonla arayarak gıda ihracatına başlamasını istediğini söylüyor ve bunu FETÖ’cülerin elde ettiği bir ses kaydıyla destekliyordu. Atilla ve avukatları bunun mümkün olamayacağını çünkü Atilla’nın o tarih ve saatte Türk Hava Yolları uçağıyla Barcelona’ya uçtuğunu kanıtladılar.

Siyasi Müdahale Var mı?

Davada ABD tarafını zorlayan diğer meseleler de zamanın ABD Hazine Bakan Yardımcısı David Cohen ve Yabancı Varlıklar Kontrolü Ofisi (OFAC) Direktörü Adam Szubin’in tanıklıklarındaki çelişkilerdi. Cohen ve Szubin’in ikisi de Rıza Sarraf hakkında bir soruşturma yürüttüklerini ya da Halkbank’ın bu şahısla ticaret yapmaması gerektiğini bir kez olsun kendi muhataplarına söylemediklerini itiraf ettiler. İki eski ABD yetkilisi de Halkbank’ın İran yaptırımlarını ihlal ettiğini düşündüklerini bir kez bile muhataplarına söylemediklerini ve Halkbank’ın bu ihlaller dolayısıyla ABD’de ceza soruşturmasına uğrayabileceğini spesifik olarak anlatmadıklarını da kabul ettiler.

Davadaki en ilginç ayrıntı 17-25 Aralık 2013 kalkışmasından sonra bile ABD’nin hiçbir zaman Sarraf’ı kara listeye almamış olmasıydı. Sarraf tutuklandıktan sonra bile OFAC’ın kara listesine girmedi. Bu iki yetkili de konuyla ilgili doyurucu açıklama yapamadı. Hatta Atilla’nın 2014 sonbaharında Washington’daki bir toplantıda Cohen’den Sarraf’ın kara listeye alınmasını talep ettiği bile ortaya çıktı.

Son olarak ifadeler sırasında en önemli delil olarak Szubin’in Türkiye’ye 2013’te yaptığı bir ziyaret sırasında Atilla ile ayrıca görüşerek onu sert bir dille İran yaptırımları konusunda uyardığı iddiası öne sürülüyor. Szubin bu özel görüşmede Atilla’nın oldukça gerildiğini ve terlediğini iddia etti. Fakat ne ABD Hazine Bakanlığı notları ne de ABD Dışişleri Bakanlığı görüşme kriptoları bu ayrıntıyı içeriyor. Szubin’in hem kendi notları hem de Savcılık ile yaptığı ön görüşmede de azarladığı kişi olarak Atilla yerine eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı not etmesi Atilla lehine bir gelişme olarak görüldü.

Bu makale yazılırken on iki kişilik jüri dört hafta süren yargılamanın ardından karar almak için müzakere aşamasına gelmişti. Üç gün görüşüldükten sonra 3 Ocak’a kadar tatile çıkan jürinin altı suçtan her biri için ayrı ayrı Atilla’nın suçlu olup olmadığına oy birliğiyle karar vermesi gerekiyor. Fakat jürinin zaten karmaşık olan bu davadan ve Atilla’nın ifadelerinden ötürü iyice kafasının karıştığını söylemek mümkün.

Ne olursa olsun son söz olarak şunu söylemek lazım. Geçen ay Politico’nun gerçekleştirdiği bir araştırma eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde Hizbullah’ın uyuşturucu ticareti ağını soruşturan ABD Hazine Bakanlığı FBI ve New York Güney Bölgesi Savcılığının Beyaz Saray’ın müdahalesiyle işlevsiz bırakıldığını gösteriyor. İran ile yapılan nükleer anlaşmanın akamete uğramasını istemeyen Obama yönetimi iddianameler yazılmadan soruşturmaları engellemiş. İşin en ilginç yanı Obama yönetiminin Sarraf dosyasına bakan New York Güney Bölgesi Savcılığını bir milyar dolarlık uyuşturucu ticareti konusunda engellerken Türkiye’de devletin sahip olduğu Halkbank ile ilgili böylesine bir sürece izin vermiş olmasıdır. Tek başına bu olay bile ABD’de bu tür soruşturmaların Beyaz Saray onayı ve müdahalesine açık olduğunu yani siyasi olduğunu göstermek açısından yeterli. Elbette Amerikalılar bu dosyanın Türkiye için ne manaya geldiğini, işin içinde FETÖ olduğunu biliyorlardı. Buna rağmen bu dosyanın açılmasına izin verdiler.


Etiketler »