Kriter > Siyaset |

“Postmodern” Darbenin Politik Ekonomisi


Türkiye’nin darbeler tarihinde “postmodern darbe” olarak müstesna yerini alan ve demokratik siyasi sistemin yakın tarihte yaşadığı en büyük yıkımlardan birini tetikleyen 28 Şubat tek seferlik bir kalkışmadan ziyade bir süreci ifade etmesiyle diğer darbelerden ayrışıyor. Çok partili dönemde yaşanan konvansiyonel askeri darbelerden farklı olarak silahlı kuvvetlerin yargı, medya, akademi, finans ve ekonomi dünyası ile eşgüdüm halinde başlattığı 28 Şubat sürecinin oluşturduğu derin maddi ve psikolojik tahribatın izlerini halen farklı kurumlar ve toplum kesimleri üzerinde görmek mümkün.

Postmodern Darbenin Politik Ekonomisi

Türkiye’nin darbeler tarihinde “postmodern darbe” olarak müstesna yerini alan ve demokratik siyasi sistemin yakın tarihte yaşadığı en büyük yıkımlardan birini tetikleyen 28 Şubat tek seferlik bir kalkışmadan ziyade bir süreci ifade etmesiyle diğer darbelerden ayrışıyor. Çok partili dönemde yaşanan konvansiyonel askeri darbelerden farklı olarak silahlı kuvvetlerin yargı, medya, akademi, finans ve ekonomi dünyası ile eşgüdüm halinde başlattığı 28 Şubat sürecinin oluşturduğu derin maddi ve psikolojik tahribatın izlerini halen farklı kurumlar ve toplum kesimleri üzerinde görmek mümkün. Söz konusu tahribat başörtüsü yasakları, katsayı ayrımcılığı ve mütedeyyin kesimler üzerinde “şeriat tehdidi” iddiasıyla köpürtülen ulusal güvenlik soslu kurumsal baskıların tetiklediği derin sosyo-psikolojik travmalar ile ortaya çıktı. 28 Şubat davaları günümüzde bir taraftan görülmeye devam ederken iş, eğitim ve kariyer imkanları otoriter baskılarla ellerinden alınan binlerce kişinin yaşadığı hayal kırıklığı, ailevi dramlar ve kaybedilen yıllara özlem dolu hissiyat hala taptaze. Diğer taraftan yasaklanan siyasiler, kapatılan partiler, hortumlanan bankalar ve tarumar edilen kamu maliyesi üzerinden ciddi siyasi ve ekonomik yıkımlara yol açıldığı da malum. Her askeri darbe gibi çok yönlü toplumsal yıkımlar ve kurumsal bozulmalar doğuran 28 Şubat’ın ekonomik ve finansal boyutunun da detaylı olarak masaya yatırılması büyük önem taşıyor.

Türkiye’nin İlk Liberalleşme Tecrübesi

Türkiye’nin 1980 sonrası liberalleşme tecrübesinde yaşanan kırılmaları ve sistem arızalarını 28 Şubat’ın ekonomik boyutunu iyi anlatabilmek adına hatırlamakta fayda var. Turgut Özal liderliğinde başlatılan Türkiye’nin ilk kuşak liberalleşme tecrübesi, “Washington Mutabakatı” bağlamında devletin küçültülmesi ve denetim alanlarının daraltılması (deregülasyon) prensipleri üzerinden ilerledi. Bu dönemde Anavatan Partisi ile IMF-Dünya Bankası liderliğindeki dış çıpaların değişim vizyonları arasındaki örtüşme, açık bir ekonomiye doğru nispeten hızla yol alınmasını kolaylaştırdı. Ancak serbest piyasa ekonomisi yaklaşımı söylem düzeyinde savunulduğu halde bu yaklaşımı kurumsal altyapı ile destekleyecek düzenleme ve denetleme mekanizmaları kurulamadığı için ekonomi dış şoklara daha açık hale geldi. 1991 yılında başlayan koalisyonlar döneminde siyasi istikrarın da kaybedilmesi ile birlikte politik belirsizlikler ve finansal krizlerin birbirlerini desteklediği on yıllık yıpratıcı bir istikrarsızlık dönemi başladı. Bu dönemde yüksek enflasyon, kontrolsüz biçimde artan kamu borç yükü ve uluslararası borçlanma ihtiyacı ekonomi yönetimini borçların yeni borçlarla karşılandığı kısır bir döngüye mahkum etti. Kısa süre sonra patlak veren 1994 finansal kriziyle birlikte 1989’da alınan finansal liberalizasyon kararından sonraki ilk sistemik sarsıntı yaşanmış oldu.

1990’lı yılların ortalarında bölünmüş siyasi yapı ve ekonomideki yönetim zaaflarından beslenen rantiye düzeni iyice konsolide oldu. Kamu maliyesi kontrolsüz büyüyen iç borçlar üzerinden finans sektörüne ödenen yüksek faiz ödemeleri ile büyük bir bozulmaya uğradı. Görev zararı adı altında sistematik biçimde zarar eden kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT) verdikleri devasa açıklar, özel bankalardan alınan yüksek faizli kredilerle kapatılarak büyük sermaye sahiplerine önemli bir kazanç kapısı oluşturuldu. Yurt dışından aldıkları kredileri yüksek faizlerle devlet kurumlarına borç verip iç borç sarmalından yararlanan ve bu sayede koalisyon hükümetlerini kurup yıkacak derecede siyasi güç elde eden yapay bir burjuvazi şekillendi. Bankalar gibi TÜSİAD çevresindeki büyük sanayi kuruluşları da faaliyet dışı kar olarak gösterdikleri iç borç kazançlarıyla büyük sermaye birikimi elde ettiler. Ülkede sanayi, yatırım ve üretim kavramları giderek gündemden düştü.

Refah Partisi’nin Havuz Sistemi

Bu şartlarda 1994 yerel mahalli seçimlerinde temiz siyaset üzerinden gösterdiği başarıyı 1995 genel seçimlerinde birinci parti olarak taçlandıran ve Doğru Yol Partisi ile birlikte Refah-Yol hükümetini kuran merhum Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi, makroekonomi yönetimini derinden dönüştürecek “havuz sistemi”ni uygulamakta kararlıydı.

1996’da devreye alınan sistemle KİT’ler arasında bir havuz oluşturularak mali performansı görece iyi olan kuruluşların düşük faiz oranlarıyla borçlanmaları sağlandı. Dönemin şartlarında oldukça yenilikçi sayılabilecek bir yaklaşım olan havuz sistemi kamu maliyesinin KİT’lerden kaynaklanan zayıflığını sınırladı ve toplam kamu borcu gerileme sürecine girdi. Ancak Türkiye siyasi tarihinde birçok defalar görüldüğü gibi büyük çaplı burjuvazi grupsal çıkarlarını korumak adına antidemokratik taktiklere de göz kırparak bu duruma karşı çıktı. Yeni kamu maliyesi düzeni bankacılık sistemi üzerinden devlet açıklarını yüksek faizlerle fonlamaya alışan finansal aktörleri büyük gelir kaybına uğratmıştı. Kolay kazançlarını bir çırpıda yitirmek istemeyen finansal burjuvazi Refah-Yol hükümetinin havuz sisteminden vazgeçmeye bir şekilde ikna edilmesi ya da görevden -isteyerek ya da zorla- uzaklaştırılması yönünde devreye girdi. Refah Partisi’nin İslami söylemlerinden ideolojik rahatsızlık duyan askeri-sivil bürokrasi ile büyük sermaye grupları ve onların medyadaki uzantıları arasında bu yönde bir uzlaşma oluştu. Ancak 28 Şubat’a uzanan sürecin altyapısını oluşturan ekonomik kaygı ve hesapların stratejik davranmak adına dikkatle gizleneceği, bazı Refah Partisi mensuplarının dikkatsiz demeçlerinin ise “şeriat tehlikesi”ne işaret olarak provokatif biçimde kullanılacağı psikolojik bir savaş başlatıldı.

“İrtica” Söylemi Arkasına Gizlenen Finansal Operasyon

Bundan sonrası herkesin malumudur. “Demokrasiye balans ayarı vermek” sözüyle tarihe geçen 28 Şubat süreci diğer darbelerden farklı olarak silahlı kuvvetlerin bir defada harekete geçip yönetime el koyması yerine, “Laik rejim elden gidiyor” yaygarası altında yürütülen kapsamlı bir kampanya ile siyasi iktidarı değiştirmeyi hedefleyen postmodern bir darbe türünü ortaya çıkardı. “Bin yıl süreceği” iddia edilen bu süreç sonunda Türkiye’de sadece siyasi değil ekonomik ve sosyal iktidar sahiplerinin de değişeceği, İslami kimliğe vurgu yapan siyasi hareketlerin önünün kapanacağı, MÜSİAD ve ASKON gibi muhafazakar iş dünyası temsilcilerinin önünün kesileceği hesap edilmişti.

Türkiye’de toplumunun şuuraltına marjinal kişilikler ve imgeler üzerinden irtica paranoyası zerk edilirken aslında esaslı bir ekonomik ve finansal operasyon yapıldığı gözden kaçırılmak isteniyordu. Nitekim 28 Şubat 1997’den 2001 finansal krizine kadar geçen kritik dört yıl kamu maliyesinde disiplinin tamamen kaybedilmesiyle Türkiye ekonomi politiğinin tarihsel olarak en yoğun ardışık krizler dönemine şahitlik etti. Haziran 1997’de göreve gelen AnaSol-D hükümetinin havuz sistemini kaldırıp iç borçlanma döngüsünün önünü tekrar açmasıyla birlikte faiz harcamalarının milli gelire oranı dört yıl içinde yüzde 5 seviyesinden yüzde 17’ye çıktı. İç borçlanma üzerinden finansal burjuvaziye hızlı rant aktarımı sağlayan bu sistem 2000-2001 ikiz krizleri ile duvara toslarken devletin vergi gelirlerinin tamamı faiz ödemelerine aktarılıyor ancak yine de yeterli olamıyordu.

28 Şubat’ın Kamuya Maliyeti 50 Milyar Dolardan Fazla

28 Şubat sürecinin kamu maliyesinin yanı sıra en ciddi hasarı verdiği alanlardan biri de finansal denetim ve düzenleme mimarisi oldu. İş başına gelen zayıf koalisyon hükümetleri askeri-sivil bürokrasi ve finansal burjuvazideki müttefikleri ile birlikte bol miktarda banka lisansı tahsis ederek finansal denetim sistemini zayıflattılar. Kamu bankalarının denetimsiz biçimde özel sermayeye devredilmesi, kolayca yeni banka açma izinleri verilmesi, bankaların içi boşaltılarak yapılan hortumlamalar, kamu kurumlarına yüksek faizle borç vermek üzere alınan yüksek hacimli uluslararası borçlar ve denetici kurumların zayıflığı yapısal bir bankacılık krizini tetikledi. 28 Şubat sürecinde tam yirmi özel banka iflas ederek Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kontrolüne devredildi. El konan bankaların devlete getirdiği yükler, bunların faizleri ve görev zararı veren kamu bankalarının yükleri ile 28 Şubat sürecinin kamuya maliyeti 50 milyar doları aştı.

Dönemin siyaset-ekonomi ilişkileri açısından trajik özelliklerinden biri de hortumlanan bankalar ile büyük çaplı birçok özel şirket ve holdingin yönetim kurullarında emekli generallere görev verilmesiydi. Askeri vesayet ortamında büyük sermaye grupları kendilerini koruma kalkanı altına almak ve kıdemli askerlerin nüfuzlarını ticari amaçlarla devreye sokmaktan hiç çekinmediler. Hilmi Özkök’ün genelkurmay başkanlığı döneminde etik gerekçelerle açıktan tavır alması sonucu tam bir üçüncü dünya uygulaması olan emekli generallerin büyük şirketlerde yönetim kurulu üyesi olmaları geleneği sona erdi. Ancak askeri aktörler ile finansal burjuvazi arasındaki gizemli ilişkiler 28 Şubat döneminin karanlıkta kalan boyutlarından biri olarak halen ortada duruyor. Ayrıca demokrasi ve Batılılaşma gündemlerini her dönem savunduğunu iddia eden TÜSİAD yönetiminin de 28 Şubat döneminde muhafazakar siyasi hareketler, toplumsal kesimler ve girişimci gruplara yapılan haksızlıklara karşı sessiz kaldığını, hatta önde gelen holdinglerin bu haksızlıklardan önemli ekonomik avantajlar elde ettiklerini hatırda tutmak gerekir.

15 Temmuz darbe girişiminin de acı bir şekilde hatırlattığı gibi kurumsal ve demokratik kazanımlar ne kadar ilerlerse ilerlesin bu topraklarda darbe tehlikesi hiçbir zaman kesin olarak yok olmuyor. O yüzden darbe girişimlerini başarısız kılacak demokratik konsolidasyon, sosyal dayanışma ve ekonomik kurumsallaşma adımlarının hızla atılması ve darbe karşıtı toplumsal duyarlılığın her dem canlı tutulması büyük önem taşıyor.


Etiketler »