Kriter > Dış Politika |

Trump, İsrail Lobisi ve Hristiyan Siyonizmi


Filistin meselesi uluslararası düzenin Milletler Cemiyeti’nden BM’ye uzanan tarihiyle neredeyse yaşıt. Bu çalkantılı yüzyıl boyunca uluslararası hukuk sisteminin meşruiyet temellerini en çok aşındıran konu Filistin meselesi oldu.

Trump İsrail Lobisi ve Hristiyan Siyonizmi

Filistin meselesi uluslararası düzenin Milletler Cemiyeti’nden BM’ye uzanan tarihiyle neredeyse yaşıt. Bu çalkantılı yüzyıl boyunca uluslararası hukuk sisteminin meşruiyet temellerini en çok aşındıran konu Filistin meselesi oldu. Milletler Cemiyeti ve BM kimi zaman temel ilkelerine açıkça aykırı kararlarıyla yahut aldıkları yerinde kararların uygulanışını sağlayamamaları sebebiyle, kimi zaman da etkisiz tutumlarıyla kendilerini var eden meşruiyet zemininin zehirlenişine seyirci kaldılar. Önce İngiltere daha sonraki dönemde ise ABD bu süreçte en büyük paya sahip aktörler olarak karşımıza çıkıyor. Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyıp ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den buraya taşıyacağını ilan edişi bu zincirin son halkasını teşkil ediyor.

Uluslararası Hukukun “Zora Yaslanan Realiteler”le Çürütülme Serüveni

Önce Kudüs ve işgal edilmiş toprakların serencamıyla ilgili bazı noktalara değinmek, ardından da Trump’ın attığı imza üzerinde durmak karşımızdaki resmin berraklaşmasını kolaylaştırabilir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru müttefiklerin “fetih hakkı”nı redden, “ilhak etmemezlik” ve “kendi kaderini tayin hakkı” esaslarına dayalı bir uluslararası düzen öngörmek durumunda kalmaları Milletler Cemiyeti adına geçici vesayetle yetkili manda yönetimlerini doğurmuştu. Mandater devletler hukuken yönettikleri toprakların egemeni değildiler. Görevleri idarelerindeki ülkeyi “kendi kaderini tayin” hakkının kullanımına hazırlamaktı. Ancak Filistin mandasıyla ilgili düzenlemeye Balfour Deklarasyonu’nun eklenmesi sistemi daha en baştan iç mantığıyla çelişkiye sokmuştu. “Kendi kaderini tayin” belli bir coğrafyada yaşayan nüfusun egemenlik hakkını haiz olduğu esasına dayanıyordu. Öyleyse bir ülkeye yerleşik halkının rızasına aykırı olarak dışardan nüfus taşımak söz konusu kadere müdahale değil miydi? Nitekim 1947’de Filistin Mandası’nın sona ermesi BM’de tartışılırken kurulan Özel Komite’nin raporu bu çelişkiyi vurgulamaktadır.

Ancak çelişkiler hiç tükenmez. BM’nin aldığı Filistin ve Kudüs’le ilgili uygulanmayan kararlar silsilesi her seferinde sistemin meşruiyetinden bir parça daha kopararak günümüze kadar gelir. Hukukun çizdiği sınırlar, sahadaki kuvvet dengesinin belirlediği “realite”ye göre düzenli fasılalarla geri çekilir. Tartışmanın üzerinden devam ettiği son çerçeve BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’den Doğu Kudüs dahil 1967 Savaşı’nda ele geçirdiği topraklardaki işgaline son vermesini isteyen kararıdır. Filistin Ulusal Konseyi’nin 15 Kasım 1988’de 242 sayılı kararı ve görüşmelerle ulaşılacak iki devletli bir çözümü kabulüyle, Filistin müzakerelerinin son yirmi yıldaki referans zemini oluşmuştur.

Fakat bu zemin de sahada üretilen “yeni realiteler”le adım adım çürütülür. Oslo Süreci’nin masada konuşulmasını öngördüğü tüm önemli meselelerde İsrail önce hedeflediği pozisyonu fiilen inşaya ardından da hukukileşmesini temine çalışır. İşgal altındaki bölgelerden geçen duvar ve sayıları sürekli artan yerleşimciler ilhakında ısrarcı olunacak sınırları tahkim eder. İsrail tarafından tüm Kudüs’ün başkent olarak ilanı üzerine BM Güvenlik Konseyi’nin 1980’de aldığı 478 sayılı şu karar da “çürütülecek” hedefler arasında sayılmıştır:

“İşgal gücü İsrail tarafından alınan, Kutsal Kudüs şehrinin karakter ve statüsünü değiştiren veya değiştirmeye niyetlenen yasamayla ve idareyle ilgili tüm tedbirler ve eylemler, özellikle de Kudüs’le ilgili son ‘temel yasa’, hükümsüzdür ve lağvedilmelidir. Kudüs’te diplomatik misyon kurmuş devletlerin bu misyonları Kutsal Şehir’den çekmelerine karar verilmiştir.”

İsrail bu karara kulak asmadan bir taraftan yerleşimcilerle Kudüs’ün demografik yapısını değiştirme gayretlerini sürdürürken diğer taraftan da yalnızlığını gidererek kendisini destekleyecek formüllerin peşine düşer. Oslo Süreci’nin ilk evresinde Amerikan Kongresi ünlü Kudüs yasasını (The Jerusalem Embassy Act) çıkarır. Ertesi gün İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin Washington’da şu konuşmayı yapar:

“İsrail’de biz (sol ve sağ) bir konuda hemfikiriz. Kudüs’ün İsrail devletinin başkenti olmayı sürdürmesi. Kudüs taviz konusu değildir, Kudüs’süz barış olmaz.”

Bu konuşmadan on gün sonra Rabin politikalarını aşırı tavizkar bulan bir Yahudi öğrenci tarafından katledilecektir. Bill Clinton’ın imzalamayı reddettiği yasanın uygulanması ise içinde yer alan istisna hükmünü gerekçe gösteren başkanlar tarafından sürekli ertelenir. Ta ki Trump imzasıyla Amerikan diplomatik tarihindeki en büyük prestij kayıplarından biriyle sonuçlanacak süreci başlatana kadar.

ABD’li Beyaz Hristiyanların Önemli Bir Kısmı İsrail’i Destekliyor

Trump’ın kararını birbiriyle bağlantılı iki ana hat üzerinden incelemek mümkün. Meselenin ABD’ye bakan çehresi derin tarihi köklere sahip inançlar ve sosyolojik dinamiklerle Washington’daki sıcak güncel mücadelenin kesiştiği noktada karşımıza çıkıyor. Beyaz Amerika’nın geniş muhafazakar Protestan kitlelerini tesiri altına alan “Hristiyan Siyonizmi” Kudüs ve işgal edilmiş topraklar konusunda siyasetçilere İsrail lehine baskı yapacak güçlü bir taban desteği sunuyor. Hristiyan siyonizmi Kitab-ı Mukaddes’teki kıyamete ilişkin kısımların özel bir yorumuna dayanıyor. Uzun asırlar boyunca Yahudilerin Kudüs’ten sürgününe “ilahi ceza” olarak bakıp Filistin’e geri dönüşlerine itiraz eden Hristiyan bakış açısını ters yüz ediyor. Hz. İsa’nın ikinci gelişinden önce Yahudilerin Filistin’de toplanmaları gerektiğine inanıyorlar. Hristiyan siyonistlere göre bu süreç tüm dünyanın parçası olacağı büyük bir savaşı tetikleyecek. Savaşın sonlarına doğru Hz. İsa tekrar zuhur edecek. Ardından bin yıllık “Tanrı’nın Krallığı” dönemi başlayacak. Sonra da Kıyamet gelecek.

PEW tarafından 2016’da yapılan önemli bir anket bu inanışın değişik versiyonlarının siyaset üzerindeki tesirini ölçmemize yardımcı olabilecek ipuçları içeriyor. Buna göre “İsrail, Yahudilere Tanrı tarafından verilmiştir” cümlesine Amerikan Yahudilerinin yüzde 40’ı, Beyaz Evanjelik Hristiyanların ise yüzde 82’si inanıyor. Aynı ankete göre Beyaz Evanjelikler Amerikan seçmenlerinin yüzde 26’sını oluşturuyor. Son seçimlerde de yüzde 81 nisbetinde Trump için oy kullanmışlar. Trump’ın İsrail’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının ardından John Hagee’nin (Hristiyan siyonizminin örgütü Christians United for Israil'in kurucusu) yaptığı açıklama bu resmi tamamlıyor:

“Trump’a Tanrı’nın herşeyi 50 yıllık birimlerle ölçtüğünü söyledim. 1917, 1967, 2017. Bu yıl İncil'in zamanlaması bakımından büyükelçiliğin taşınması için tam zamanı. O da tam olarak bunu yaptı.”

İsrail Lobisinin Etkisi

Denklemin diğer önemli parçası meşhur İsrail lobisi. Siyaset bilimi çalışmalarının iki ünlü ismi tarafından yazılan İsrail Lobisi isimli kitapla komplo teorilerinin sislerinden uzak, berrak bir resmine kavuştuğumuz lobi seçim döneminden itibaren bu meselenin peşini bırakmamış. Cumhuriyetçi Parti’ye yüklü bağışlar yapan Sheldon G. Adelson’ın Trump’tan İsrail’deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması hususunda söz aldığı ve Zionist Organization of America’nın başkanı Morton A. Klein’i durumdan haberdar ettiği biliniyor. Trump seçim kampanyası sırasında Rusya ile kurduğu iddia edilen ilişkiler sebebiyle başkanlığının akıbeti bakımından hayli kritik bir dönemden geçiyor. İsrail lobisinin en güçlü olduğu yerler arasında ABD Kongresi ön sıralarda yer alıyor. Muhtemel bir impeachment/görevden azil sürecinde başrolü Kongre oynayacak.

Kudüs kararı tahlil edilirken dikkate alınması gereken ikinci önemli hatta karşımıza Ortadoğu’daki yeni saflaşma emareleri çıkıyor. Başta İsrail ve Suudi Arabistan olmak üzere İran’ın bölgesel istikrarsızlık kuşağındaki kazanımlarını doğrudan tehdit sayan ülkelerin birbirlerine yakınlaştıkları biliniyor. Bölgedeki bu yeni iklim sebebiyle Kudüs konusundaki reflekslerin zayıf kalacağı umulmuş yahut doğrudan bazı pazarlıklar yapılmış olabilir. Ancak dönem başkanı Türkiye’nin çağrısıyla İstanbul’da olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Arap liderlere inisiyatif almadan kenarda beklemenin ağır siyasi maliyetini düşünme fırsatı vermiş gözüküyor. Alınan kararın niteliği ve benimsenen diplomasi tarzı sebebiyle şimdiye kadar hep İsrail’in tartıldığı kantara doğrudan ABD’yi çıkaran BM Genel Kurulundaki oylama bölgenin geleceğiyle ilgili ana hatları seçilmeye başlayan plan ve hazırlıkları nasıl etkileyecek? Önümüzdeki günlerde bunun Ortadoğu’ya ilişkin cevabı en çok merak edilen sorular arasında yer alacağına kesin gözüyle bakabiliriz.


Etiketler »