Kriter > Söyleşi |

TÜRKİYE PRANGALARINDAN KURTULUYOR


Ortadoğu Enstitüsü Müdürü Kemal İnat:"15 Temmuz’un ardından ABD’nin ordudaki nüfuzunun kaybolması Türkiye’yi kolay yönlendirilir olmaktan çıkardı."

TÜRKİYE PRANGALARINDAN KURTULUYOR

Türkiye’nin dış politikası en yoğun dönemlerinden birini yaşıyor. Türkiye-ABD arasında yaşanan karşılıklı vize krizi, IKBY referandumunun getirdiği yeni durum, Astana süreci bağlamında Türkiye’nin İdlib operasyonu ve Almanya ile yaşanan gerilim ilk sıralarda sayılabilir. Türkiye hem bölgesinde hem de küresel ölçekte cereyan eden meselelerle ilgilenirken bir yandan da kendi tezlerini savunuyor. Kuşkusuz bu bağlamda yeni meydan okumaları ile de karşılaşabiliyor. İş tüm bunların nedenlerini ve Türkiye’nin pozisyonunu Sakarya Üniversitesi ORMER Müdürü Prof. Dr. Kemal İnat ile konuştuk.

SÖYLEŞİ: YUSUF ÖZKIR

KEMAL İNAT KİMDİR?

Lisans eğitimini 1992 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. Doktorasını 2000 yılında Almanya’nın Siegen Üniversitesi’nde “21. Yüzyılın Başında Türkiye’nin Ortadoğu Politikası” başlıklı teziyle bitirdi. 2005 yılından beri yayınlanmakta olan Ortadoğu Yıllığı ve SETA tarafından 2009’dan beri yayınlanan Türk Dış Politikası Yıllığı isimli çalışmaların editörleri arasında yer alan İnat’ın Dünya Çatışmaları, Blaetter für Deutsche und International Politik, Bilgi, Demokrasi Platformu gibi birçok kitapta ve hakemli dergide makaleleri yayımlandı. Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Ortadoğu çalışmaları, Türk dış politikası ve uluslararası çatışmalar alanlarında dersler veren Prof. Dr. İnat aynı üniversitenin Ortadoğu Enstitüsü (ORMER) müdürlüğünü yürütmektedir. Halen SETA Avrupa Araştırmaları Direktörlüğü'nde kıdemli araştırmacıdır.

 

Dış politika gündemi çok yoğun fakat sıcak bir açıklama var onunla başlayalım isterseniz. NATO Askeri Komitesi Başkanı Petr Pavel, Türkiye’nin S-400 alma kararı hakkında, “Kararda bağımsızlar ama sonuçlarına da katlanacaklar” şeklinde bir açıklama yaptı. Ne tür sonuçlardan bahsediyor olabilir? Neden bu kadar öfkeleniyor Petr Pavel?

Kemal İnat: Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alma kararının NATO’da bazı çevreleri ciddi şekilde rahatsız etmesi bekleniyordu zaten. Zira bu kararın askeri olduğu kadar siyasi ve ekonomik boyutunun da olduğu görülüyor. Ankara belki Moskova ile bu konuda anlaşırken kendi güvenlik politikaları çerçevesinde teknoloji transferi meselesini düşünerek ve ekonomik açıdan Türkiye’ye en az yük getirecek silah sistemlerini tercih ederek bu kararı verdi. Ancak bu karardan rahatsız olan NATO’daki çevreler bunu “eksen kayması” yaşadığını düşündükleri Türkiye’nin Batı yörüngesinden çıkmasının yeni bir işareti olarak okudukları için rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Yani Türkiye’nin giderek ellerinden kaydığını fark ettikleri için bu şekilde “hırçın” davranıyorlar. Ancak Türkiye’nin kendilerinden uzaklaşmasına kendi politikalarının yol açtığının farkında değilmiş gibi hareket etmeye devam ediyorlar.

Fakat Askeri Komite Başkanı Pavel’in sözüne ettiğiniz açıklamasındaki “sonuçlarına katlanacaklar” ifadesiyle somut olarak ne kastedildiğinin de belli olmadığının altını çizmek gerekir. Türkiye’nin NATO üyeliğinin askeri olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğu düşünüldüğünde sadece Rusya’dan S-400’lerin alınmasının İttifak’ta Türkiye için ağır sonuçları olacak bir karar alınmasına yol açmayacağını gösterir. Ancak Türkiye ile ABD ve diğer Batılı ülkeler arasında yaşanacak siyasi bir kopuşun Ankara için önemli sonuçları doğuracak NATO kararlarına neden olacağı söylenebilir.

Batı Türkiye’ye Yön Verememekten Rahatsız

Böyle bir siyasi kopuştan bahsetmek mümkün mü peki? Son dönemde Türkiye ile ABD ve Almanya gibi Batılı ülkeler arasında ciddi krizlere şahit oluyoruz. Neden bu krizler yaşanıyor?

ABD ve Almanya gibi Batılı ülkelerin Türkiye ile ilişkilerinde yaşadığı sorunun nedenlerini doğru analiz edebilmek için Soğuk Savaş döneminin başlangıcında bu ülkelerin Ankara ile kurduğu güvenlik ilişkisinin mahiyetine bakmak gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomik ve askeri açıdan çok güçsüz olan Türkiye, Sovyetler Birliği’nin yoğun baskılarına maruz kalınca Batılı ülkelere yaklaşmak zorunda kalmıştı. Bu dönemde ABD ile Türkiye arasında kurulan ilişkinin karşılıklı egemenliğe saygı temelinde bir ilişki olmadığını biliyoruz. Soğuk Savaş dönemi boyunca yaşanan birçok olayda bu dengesiz bağımlılık ilişkisine şahit olduk. Türkiye’ye Sovyetler Birliği’nden gelen tehdide karşı koruma sağlayan Washington, bu desteğine karşılık Ankara’nın dış ve gerektiğinde iç politikasını yönlendirme hakkını kendinde görüyordu.

Bu yönlendirmelerin hangi şekillerde yapıldığını Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihinden biliyoruz. Medyanın, sivil-asker bürokratların ve yeri geldiğinde siyasetçilerin bile kullanıldığı müdahale ve manipülasyonlarla Türkiye siyaseti yönlendirilmeye ve demokrasiye “balans ayarı” verilmeye çalışıldı. Seçilmiş iktidarlara karşı medya üzerinden yürütülen karalama kampanyaları da, doğrudan ordunun kışkırtılması sonucu gerçekleştirilen darbeler de bu müdahalelerin aracı olarak çıktı karşımıza.

Soğuk Savaş boyunca ekonomik ve askeri açıdan Batı’ya olan bağımlılığı devam ettiği için Türkiye tarafından bu dengesiz karşılıklı bağımlılık ilişkisine karşı etkili bir sesin yükselmesi mümkün olmadı. Bu şekilde ABD ve diğer Batılı küresel güçler için Türkiye kolay yönlendirilebilecek, içişlerine istenildiğinde müdahale edilebilecek ve gerektiğinde son araç olarak darbe yoluyla yörüngede kalması sağlanacak bir ülke olarak kodlandı. Sınırlı ekonomik ve askeri destek karşısında Ankara’dan beklenen Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği tehdidine karşı NATO’nun güneydoğu kanadını savunduğu gibi Soğuk Savaş sonrasında da İttifak’ın varlığının devamı için yeni icat edilen İslami fundamentalizm, terörizm ve radikalizm tehditlerine karşı Ortadoğu’da Batı’nın güvenilir müttefiki olarak yola devam etmesiydi.

Türkiye’nin ekonomik ve askeri kapasitesinin sınırlı olması Batı ile ilişkilerindeki bu dengesizliği fazla sorgulayamamasına yol açıyordu. Çıkar çatışmaları durumunda Batı’dan gelen dayatmalara göre hareket etmek zorunda olması bazı kesimlerde ciddi bir rahatsızlığa yol açıyordu belki. Ancak bu konularda ısrar etmenin bedelinin ağır olacağı düşüncesi Türkiye’yi ABD ve Avrupa ülkeleriyle uyumlu hareket etmeye zorluyordu. Bu yüzden Soğuk Savaş döneminde ve 1990’lı yıllarda Türkiye’nin Batı’ya rağmen adım atması örnekleri çok azdır ve bunların yaptırımları ağır olmuştur.

AK Parti iktidarı döneminde Türkiye’nin ekonomik ve askeri kapasitesinin hızlı bir şekilde artmasıyla Ankara’nın Batı’ya olan bağımlılığını azaltması Türkiye ile ABD ve bazı Avrupa ülkeleri arasında gerginliği kaçınılmaz kıldı. Bu ülkelerin ekonomik ve askeri desteklerine bağımlılığı azalan Türkiye’nin daha bağımsız bir dış politikaya yönelmesi başta Washington olmak üzere Batılı başkentleri rahatsız etmeye başladı. Ankara’nın 2000’li yılların ikinci yarısında Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslarda etkin bir rol oynama arayışı ve bu çerçevede bir yandan İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirirken diğer yandan İsrail ile Mavi Marmara olayıyla birlikte ciddi bir krize sürüklenmesi ABD ve Avrupa’daki bazı çevrelerde “eksen kayması” tartışmalarının başladığı döneme işaret ediyor. Türkiye’nin “ekseninin kaydığı”nı ileri süren bu çevreler Washington, Berlin, Londra ve Paris’teki yöneticileri Ankara’nın tekrar alışılagelmiş yörüngesine oturtulması konusunda gerekli adımları atmaya çağırmışlardır.

Giderek etkinliği artan bu Türkiye karşıtı lobinin Batı’daki hükümetleri ikna çabalarında kısmen başarılı olduklarını, bu ülkelerin son dört-beş yıllık dönemdeki politikalarında görüyoruz. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Türkiye’deki hükümete karşı başlatılan karalama kampanyaları, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerinin arkasındaki FETÖ’nün Washington ve Berlin’den gördüğü destek ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Batılı ülkelerin Ankara’ya karşı artan baskısı bu ülkelerde oldukça etkili çevrelerin Türkiye’deki iktidarı devirmeye çalıştıklarının açık göstergesidir.

Bu noktada özellikle şu konunun altını çizmek istiyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olmasıyla birlikte ABD ve diğer Batılı ülkelerdeki “müdahaleciler” Türkiye’yi yönlendirme konusundaki en etkili araçlarını yitirmiş oldular. Bu onları çok hırçınlaştırıyor. Önceden “işler yolunda gitmezse son çare olarak orduyu kullanarak Türkiye’yi yola sokarız” düşüncesi bu kesimleri rahatlatıyordu. Ancak 15 Temmuz sonrasında yaşanan tasfiyelerle birlikte ordu üzerindeki ABD nüfuzunun kaybolması Türkiye’yi kolay yönlendirilebilir bir ülke olmaktan çıkardı.

Türkiye ile ABD arasındaki güç farkını düşündüğümüzde kuşkusuz Washington’ın elinde başka müdahale ve manipülasyon araçları olduğunu görürüz. Ancak bunlar arasında en etkili müdahale aracı olan ordunun kullanılarak darbe yapılması imkanının ortadan kalkması Batı’daki müdahaleci çevrelerdeki büyük rahatsızlığın temel nedenidir.

Batı Türkiye’nin Egemenliğine Saygı Duymalı

“Türkiye’nin ekonomik ve askeri kapasitesinin artması Ankara’yı daha bağımsızlıkçı politikalara yöneltti ve bu da Batı ile yaşanan gerginliklere yol açtı” dediniz. Peki Batı’nın farklı bir reaksiyon vermesi söz konusu olamaz mıydı? Taraflar arasında farklı bir düzlemde yeni bir ilişki kurulması mümkün değil mi?

Aslında Türkiye’nin beklentisi tam da bu. Cumhurbaşkanı ve AK Parti yönetimi Batı’ya sırtını dönmek istemiyor, tam tersine çok boyutlu politikasını devam ettirmeye çalışıyor. Bu çerçevede Rusya ya da Batı dışındaki başka ülkelerle geliştirdiği ilişkilerin ABD ve Avrupa ülkeleriyle münasebetlerine alternatif olmasını istemiyor. Aynı anda hem Batılı ülkeler hem Rusya hem de Ortadoğu ülkeleri ve Çin ile başta ekonomik alanda olmak üzere iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Uluslararası ilişkilerde rasyonel olan da budur zaten. Hiçbir ülke sırtını aşırı bir şekilde başka bir ülkeye yaslamak istemez. Zira sırtınızı yasladığınız o ülke ufak bir çıkar çatışmasında arkanızdan çekildiğinde düşersiniz.

İşte Türkiye tam da bu yaklaşımla dış politikasını çeşitlendirmek ve bu şekilde hareket alanını artırmak istiyor. Ancak Ankara’nın hareket alanını artırması durumunda Türkiye üzerindeki nüfuzunu kaybedeceğini düşünen ABD ve diğer Batılı ülkeler buna aşırı tepki veriyor. Tepkilerinin aşırı sert olması ve bağımsız politikalara yönelen Erdoğan ve AK Parti iktidarını devirmeyi amaçlayan adımlara kadar varması Batı açısından daha büyük bir riski beraberinde getiriyor: Türkiye’nin Batı’dan tamamen kopması. Az önce söylediğim gibi Türkiye’deki iktidar belki çok boyutlu dış politika yaklaşımı çerçevesinde böyle bir kopuşu arzulamıyor ancak Washington ve Avrupa başkentlerinden gelen baskının artması buna yol açabilir.

ABD ve Avrupa ülkelerinin Türkiye ile eski dengesiz bağımlılık ilişkisini yeniden inşa etmeye çalışmalarının gerginliğin artmasına yol açtığını ve Ankara’nın Batı’dan iyice uzaklaşmasına neden olduğunu görüp Türkiye ile farklı bir düzlemde yeni bir ilişki kurmaya yönelmesi taraflar arasındaki ilişkinin rasyonel bir zemine çekilmesini sağlayabilir.

Bunun için Batılı ülkelerin Türkiye’nin egemenliğine saygı duymaları, içişlerine karışmaktan vazgeçmeleri, özellikle de Türkiye’deki darbecileri teşvik etmek ve desteklemekten uzak durmaları gerekiyor. Ankara’nın kendi çıkarları doğrultusunda gerektiğinde Batı’dan farklı politikalara yönelebileceğini de kabullenmeleri gerekiyor.

ABD ve Almanya’da Türkiye Karşıtı Lobi Etkin

Bu noktada şu soruyu sormak istiyorum. Yaşadığımız vize krizi çerçevesinde yürütülen tartışmalara baktığımızda bu söylediğiniz yeni Türkiye’yi kabullenme konusunda ABD’de farklı kesimlerin varlığından bahsediliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Amerikan yönetiminde Türkiye konusunda bir ayrılık söz konusu mu?

Evet bu çok dile getiriliyor. Sayın Cumhurbaşkanı’mızın bu kriz sırasında Amerikan Büyükelçisini krizin sorumlusu olarak öne çıkaran sözleri de aslında ABD’deki Türkiye karşıtı lobiyi Trump yönetiminden ayrıştırmak istemesinin bir göstergesi olarak okunabilir. Gerçekten de George W. Bush döneminden beri ABD’de etkin bir Türkiye karşıtı lobinin şekillendiği, Obama döneminde etkinliğini çok artırdığı ve Türkiye’de görev yapmış eski Amerikan büyükelçilerinin çoğunun da dahil olduğu bu lobinin Erdoğan hükümetinin devrilmesi konusunda Amerikan yönetimlerine açıktan çağrı yaptıkları biliniyor. Obama döneminde Erdoğan ve AK Parti karşıtlığını iyice tırmandıran bu lobinin FETÖ ile de sıkı bir iş birliği içerisinde olduğu, bu örgütün Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı yürüttüğü karalama kampanyalarına büyük destek verdiği de biliniyor. 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerinin istedikleri gibi sonuçlanmamasının en çok bu lobi mensuplarını hayal kırıklığına uğrattığı da açık bir gerçek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yönetimini devirme konusundaki adımlarında sürekli başarısız olan bu lobinin en büyük korkusu ise bu adımlarıyla Türkiye’yi giderek ABD ve Batı’dan daha fazla uzaklaştırmalarının hesabını bir gün vermek zorunda kalacaklarını düşünmeleri. ABD’de birilerinin çıkıp “Sorumsuz Türkiye politikanız bu ülkeyi Rusya’ya yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramadı” diye bu lobiden hesap sorması en azından Türk-Amerikan ilişkilerinin normalleşmesi açısından kaçınılmaz görünüyor. Türkiye’nin ABD için Ortadoğu’da önemli bir müttefik olduğunu düşünen Amerikan siyasetçilerin bu hesabı söz konusu Türkiye karşıtı lobiden sormaları gerekiyor.

Batı ile ilişkilerin bir de Avrupa ayağı var. Siz yukarıdaki analizinizde yeri geldiğinde Avrupa ülkelerine de değindiniz. Ancak Avrupa ülkeleriyle son dönemde yaşanan krizlerde de bazı ülkelerin daha fazla öne çıktığı görülüyor. Almanya ile yaşadığımız sorunlar da ABD ile yaşadıklarımıza benzer nedenlerden mi kaynaklanıyor? Avrupa’da neden Almanya sorun olarak daha fazla öne çıkıyor?

Aslında Almanya ile ABD’nin Türkiye politikasında önemli benzerlikler olduğunu söylemek gerek. Almanya’da da ABD’de olduğu gibi etkin bir Türkiye karşıtı lobi mevcut. Ayrıca Berlin de Washington gibi Türkiye’yi bir tür arka bahçesi olarak görüyor. Tek fark Washington’da Türkiye’ye dair bu algı Soğuk Savaş döneminde oluşmuşken Berlin’de biraz daha eskiye gidiyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Sovyetler Birliği karşısında zor duruma düştüğü İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yardımına müracaat etmesi gibi, Osmanlı devleti de Rusya ve Avusturya-Macaristan karşısında zor duruma düştüğünde İngiltere ve Fransa desteğini kesince Almanya’nın yardımına müracaat etmişti. Aynı ABD ile daha sonradan kurulan güvenlik ortaklığına benzer şekilde 19. yüzyıl sonunda Almanya ile kurulan güvenlik ortaklığı da dengesiz bir bağımlılık ilişkisine neden olmuştu. Osmanlı devletinin destek arayışını onun üzerinde nüfuz oluşturmak için bir fırsat olarak gören Berlin’in bu ortaklığın Birinci Dünya Savaşı’nda kötü bir şekilde neticelenmesine rağmen Türkiye’nin peşini bırakmadığı ve hep aynı dengesiz bağımlılık ilişkisini yeniden inşa etmeye çalıştığı görüldü. Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin ekonomik ve askeri desteğe duyduğu ihtiyaç Berlin’in Ankara üzerinde nüfuz oluşturmasını kolaylaştırmıştı.

AK Parti iktidarıyla birlikte ekonomik ve askeri kapasitesi artan Türkiye’nin daha bağımsız politikalara yönelmesi ABD ile birlikte Almanya’yı da ciddi şekilde rahatsız etti ve Avrupa’da nüfuzu altındaki Avusturya ve Hollanda gibi ülkelerle birlikte Türkiye üzerinde ağır bir baskı oluşturmaya çalışmasına neden oldu. Almanya’nın Avrupa Birliği (AB) içerisindeki etkinliğini de bu politika çerçevesinde araçsallaştırması Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan gerginliklerin temel nedeni olmuştur. Gerhard Schröder’in Almanya başbakanı olduğu 1998- 2005 döneminde AB’nin Türkiye’ye yönelik çok olumlu adımlarında Berlin’in ne kadar etkin olduğu hatırlanırsa Almanya’nın Türkiye-AB ilişkilerindeki rolünün büyüklüğü daha iyi anlaşılır.

Schröder’in ardından başbakan olan Angela Merkel döneminde Türkiye’nin hem Almanya hem de AB ilişkilerinin giderek bozulmasında Hristiyan Demokratların Berlin’in Ankara üzerindeki eski nüfuz politikalarına geri dönmek istemesinin etkisi büyük oldu. 2013 yılından itibaren Alman medyasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’ye karşı başlatılan karalama kampanyaları, Almanya’nın 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerine destek olarak yorumlanan tutumu, FETÖ ve PKK gibi terörist örgütlere destek niteliğindeki tavırları ve 16 Nisan referandumu sırasında açıkça Ankara’nın içişlerine müdahale anlamına gelen politikası Türkiye’nin sert tepkisine neden olarak iki ülke ilişkilerinin ciddi şekilde bozulmasına yol açtı.

ABD’den farklı olarak Almanya’nın Türkiye politikasını olumsuz şekilde etkileyen Türkiye karşıtı lobide bu ülkede yaşayan Türkiye kökenli bazı kesimlerin olduğunu da ifade etmek gerekir. Özellikle Sol Parti ve Yeşiller gibi sol spektrumda yer alan partilerde ve medyada geniş temsil imkanı bulan bu kesimlerin bir kısmının PKK gibi ayrılıkçı terör örgütlerinin sempatizanı veya üyesi olduğu diğer bir kısmının ise AK Parti muhaliflerinden oluştukları görülüyor. Bu Türkiye karşıtı diasporanın özellikle Sol Parti’yi (Die Linke) bir tür Türkiye muhalif partisi olarak kullandıklarına da şahit oluyoruz.

Almanya ile ilişkilerimizin normalleşmesi için de bu Türkiye karşıtı lobinin Berlin üzerindeki etkinliğinin sona ermesi ve Almanya’nın Türkiye’yi içişlerine karışılmaması gereken egemen ve eşit bir ortak olarak kabul etmesi gerekiyor.

Obama Yönetimi Türkiye’yi Yalnız Bıraktı

Batı ile ilişkilerimizin çok yakından etkilediği bir alan da Ortadoğu. Özellikle ABD’nin bir müttefik gibi davranmaması Türkiye’nin Suriye ve Irak politikalarını nasıl etkiledi?

Çok olumsuz bir şekilde etkilediği açıkça görülüyor. Özellikle Obama yönetimi altında ABD’nin izlediği Suriye politikası Ankara’ya hem Ortadoğu’da barış, demokrasi ve istikrarın inşa edilmesi konusunda Washington’a güvenemeyeceğini hem de Amerikan yönetiminin Türkiye açısından ciddi güvenlik riskleri oluşturacak politikalara yönelebileceğini gösterdi. Mısır’da Mursi’ye karşı yapılan askeri darbeye destek vererek söylemlerinin aksine Ortadoğu’da demokrasi ve özgürlükten yana bir tavır almayacağını gösteren Obama yönetimi Suriye’de de Baas yönetimine karşı özgürlük arayışı içerisinde olan muhaliflere destek vermedi ve Ankara’yı bu konuda yalnız bıraktı.

Ancak Obama yönetiminin, birilerinin ileri sürdüğü gibi Suriye konusunda pasif bir politika izlediğini düşünmüyorum. PYD’ye destek vermek suretiyle sahada bir silahlı kara gücüne sahip olmaya çalışan ABD, Türkiye’nin bu örgütün PKK’nın Suriye kolu olduğu yönündeki uyarılarını dikkate almadı ve herkesin bildiği gibi YPG’ye yüklü silah yardımında bulundu. DEAŞ’a karşı savaşın son evresinde de PYD/YPG’nin kontrol ettiği alanı genişletme kaygısı içerisinde hareket eden ve bu konuda Rusya ve Esed yönetimiyle çatışmayı bile göze alacağı izlenimi uyandıran Amerikan yönetiminin, bu tutumuyla söz konusu örgütü ne kadar önemsediği ve gelecekteki Ortadoğu politikasının temel araçlarından biri olarak kullanmayı istediği anlaşılır.

Rusya ve İran ile İş Birliği

Peki bu durumda Türkiye ne yapmalı?

Türkiye geçen yıldan beri Rusya ve İran ile Suriye sorununa ortak bir çözüm bulunması için ciddi bir çaba içerisinde. Aslında ABD’nin yukarıda ifade ettiğim tutumunun anlaşılmasının ardından Rusya ve İran ile yürütülen bu çözüm çabalarının daha önceden başlatılması gerekiyordu. Ancak 2015 Kasım’ında Rus savaş uçağının düşürülmesi ve sonrasında yaşanan kriz bu konuda Moskova ile iş birliği yapılmasını imkansız kıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen yılın ilk yarısında Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi konusundaki gayretinin temel nedeni de Ankara ile Moskova arasında oluşturulacak bir iş birliği sayesinde Türkiye’nin Suriye üzerindeki hareket alanının genişletilmesiydi. Rusya ile yaşanan krizden ötürü Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edememesi nedeniyle ABD desteğindeki PYD’nin kontrol ettiği alanları hızla genişlettiğini hatırlayın. İşte Rusya ile sağlanan normalleşme ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan tasfiyelerle ordunun milli hale gelmesi Fırat Kalkanı Harekatı’nın yapılmasını mümkün kıldı.

Bu noktada sorunuzu da göz önünde bulundurarak şu basit tespiti yapmak mümkündür: Ankara’nın Moskova ile yakınlaşması, Rusya ve İran ile iş birliği yaparak Suriye sorununa çözüm araması Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını artırıyor ve PKK/PYD’ye karşı tedbir almasına imkan tanıyorsa bu yolda devam etmelidir. ABD ile ortak hareket etmek istediği dönemlerde Suriye’deki hedeflerine ulaşma konusunda başarılı olamayan Türkiye’nin Rusya ve İran ile ortak hareket ettiği dönemlerde hem Suriye sorununun çözümü hem de kendi güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması konusunda yol aldığı görülüyor. Bu durumda Moskova ve Tahran ile ortak hareket edilmesinin bir sakıncası yoktur. Ancak bu ülkelerle iş birliği yaparken onların PKK/PYD örgütü konusunda Ankara ile iş birliğine ne kadar hazır oldukları her zaman göz önünde bulundurulmalı ve bu ülke yönetimlerine onlarla iş birliğinin Türkiye’nin bu alandaki kaygılarının anlaşılması durumunda sürekli olacağı mesajının verilmesi önemlidir.

Yani Türkiye’nin askeri ve ekonomik imkanları ABD veya Rusya kadar geniş bir devlet olmadığı için kendi halkının ve Ortadoğu halklarının çıkarları doğrultusunda gerektiğinde Rusya ve İran’la gerektiğinde de ABD ve diğer Batılı ülkelerle iş birliği yapabilecek esnekliğe sahip olması çok önemlidir.


Etiketler »