Kriter > Ekonomi |

Yeniden Asya, Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Vizyon 2050


Dünyada ekonomik eksen baş döndürücü bir hızla Asya’ya kayıyor. Batı’nın nispi gücü ciddi biçimde eriyor.

Yeniden Asya Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Vizyon 2050

Dünyada ekonomik eksen baş döndürücü bir hızla Asya’ya kayıyor. Batı’nın nispi gücü ciddi biçimde eriyor. PwC’nin tahminlerine göre Çin 2050 yılında dünya ekonomisinin yüzde 20’sine tek başına sahip olacak. Bugün dünya ekonomisinde yüzde 7 paya sahip olan Hindistan ise 2050’de payını yüzde 15’e çıkararak en büyük ikinci ekonomi haline gelecek. Günümüzde yüzde 16 olan ABD’nin payı ise yüzde 12’ye gerileyecek. Eğer varlığını sürdürebilirse AB’nin payı da yüzde 15’ten yüzde 9’a düşecek. 1950’de ABD yüzde 25 pay ile dünyanın tartışmasız ekonomik hegemonuydu. Arkasından ise Batı Avrupa geliyordu. 2050 yılında ekonomik eksen Avrupa merkezli 250 yıllık aradan sonra her zamanki yerine yani Asya’ya dönüyor. Evet bize anlatılan Avrupa merkezci dünya ekonomi tarihinin aksine 1800’lere kadar dünya sisteminde ekonomik merkez Asya idi ve burada üç büyük medeniyet vardı: Çin, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu. Adam Smith 1776’da yazdığı Milletlerin Zenginliği isimli kitabında bu durumu çok net bir şekilde gözler önüne sermiştir: “Çin Avrupa’nın herhangi bir bölgesinden çok daha zengin bir ülkedir.”

Türkiye’nin Yeniden Yükselişi

Bütün olumsuz şartlara rağmen 1950’den bu yana Türkiye olarak epey mesafe kat ettik. 1950’den bugüne ekonomik büyüklüğümüzü on dokuz, kişi başı milli gelirimizi de beş katına çıkardık. O zamandan bu yana ekonomik büyümemiz yılda ortalama yüzde 4,8 oldu. Türkiye 1950’de dünya ekonomisinde oldukça küçük bir yere sahipti. Zaman içinde sanayileşmiş ülkelere göre olan konumumuzda önemli bir iyileşme yaşandı. Eskiden ülkemizi sanayileşmiş ülkelerle karşılaştıramıyorduk bile. Bugün artık bunu yapabiliyoruz. Türkiye ekonomisi son on beş yıldaki kazanımlarının da büyük katkısıyla Fransa ve İngiltere ekonomilerinin üçte ikisi mesabesinde bir büyüklüğe ulaştı. Kişi başı milli gelirimiz ise bu ülkelerdekinin yarısı seviyesine geldi.

Ülke olarak yaklaşık 200 yıllık aradan sonra yavaş yavaş kendimize gelmeye başlıyoruz. Son dört yılda yaşananları da küllerinden yeniden doğmaya başlayan milletimize diz çöktürme hamleleri olarak rahatlıkla okuyabiliriz. Erdoğan’ın liderliğinde mücessem hale gelen bu yükseliş son olarak 15 Temmuz’daki hain darbe girişimiyle dizginlenmek istendi. 15 Temmuz basit bir darbe girişimi değil yükselen Türkiye’yi yok etme hamlesiydi.

Çok önemli bir tarihi kavşakta bulunuyoruz. Yaşananlar çok net bir şekilde gösterdi ki dünyanın merkezi konumunda bulunan bu topraklarda dünya ölçeğinde büyük bir ekonomik güç olmaktan başka bir çaremiz bulunmuyor. Yani sadece bizi zengin yapacağı için değil aynı zamanda varlığımızı sürdürebilmemiz için de ekonomik olarak kalkınmak ve tam anlamıyla sanayileşmiş bir ülke haline gelmek zorundayız. Sanayileşmek ve kalkınmak Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olan Türkiye için varoluşsal bir mücadeledir. Ekonomik ve teknolojik anlamda bir dünya devi olmaktan başka bir çaremiz yok.

Bütün bunları hayata geçirebilmemiz için önce bunların hayalini kurmamız gerekiyor. Evet Türkiye gerçekten de ekonomik anlamda küresel bir güç haline gelebilir.2050 yılına kadar yılda ortalama yüzde 5,8’lik bir ekonomik büyüme oranını yakalayabilirsek dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olabiliriz. İlk üç ekonomi? Çin, Hindistan ve ABD. Osmanlı bakiyesi olan Türkiye işte böyle bir performans sergileyebilirse yeniden dünyanın büyük güçleri arasında yerini alabilir. Bu iş vizyon meselesidir. Bu vizyonu ortaya koyabilirsek ve tüm ülkeyi etrafında birleştirebilirsek bunu başarabiliriz. Bu zamana kadar yüzde 4,8’i gerçekleştirdik. Nüfus artış hızı yavaşladığı ve artık yatay büyümenin sınırlarına ulaştığımızdan bundan sonraki süreçte dikey büyümeyi gerçekleştirmek zorundayız. Yani bundan sonra büyümenin motoru verimlilik artışı olacak. Bu zor işi başarmamız gerekiyor.

2050’ye kadar yılda ortalama yüzde 5,8 büyüyen bir Türkiye ekonomisi küresel bir güç haline gelerek bütün Avrupa ülkelerini net bir şekilde geçiyor. Ekonomik olarak Almanya, Fransa ve İngiltere’den daha büyük bir ekonomiye kavuşuyoruz. Kişi başı milli gelirde de bu ülkeleri geçiyoruz.

Dünyada bütün taşların bir şekilde yerinden oynadığı, ekonomik eksenin asıl yeri olan Asya’ya çok hızlı bir şekilde kaydığı, bizim de ülke olarak kendimizi varoluşsal bir mücadelenin içinde bulduğumuz bu muazzam derecedeki “ilginç” çağda nasıl ayakta kalacak ve küresel bir ekonomik güç haline geleceğiz? Günümüzde anlatılan neoliberal hikayenin aksine sanayileşmiş ülkelerin neredeyse tamamı devlet eliyle sanayileşebilmiştir. Bunu İngiltere, Almanya, ABD ve (özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra) Fransa gibi ülkelerde gördüğümüz gibi, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler için de söyleyebiliriz. Bu ülkelerde devlet adeta ekonomik kalkınmanın direksiyonuna oturarak ülkeyi “sanayileşmiş ve kalkınmış bir ülke” haline getirmiştir. Ülke olarak 2050 yılına kadar yılda ortalama yüzde 5,8’lik bir ekonomik büyüme oranı yakalayabilirsek dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olabiliriz.

Güçlü Yürütme, Güçlü Türkiye

Türkiye’nin tam manasıyla kalkınmış ve sanayileşmiş bir ülke olabilmesi için yürütme mekanizması ve bürokrasinin kendini kalkınmaya adaması şarttır. Bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey çok etkin ve verimli bir şekilde çalışan bir yürütme mekanizması ve bürokrasidir. Mevcut sistemde meclis hem yasama hem de yürütmeyi gerçekleştirmeye çalışıyor. Meclis yasama ile yürütme arasında sıkışıyor ve ne yasama ne de yürütmeyi hakkıyla gerçekleştirebiliyor. Sonuçta ortaya çıkan boşluk da bürokratik vesayet doğuruyor.

Cumhurbaşkanlığı sisteminde artık yasama ile yürütme net bir şekilde birbirinden ayrılacak ve yürütmeye hak ettiği önem verilecek. Bürokrasi de artık kendi başına bir krallık olmaktan çıkacak ve milletin oylarıyla seçilen cumhurbaşkanına karşı doğrudan sorumlu hale gelecek. Böylece artık millet seçimler vasıtasıyla bürokrasiye direkt olarak nüfuz etmeye başlayacak. Bürokrasi artık halkın efendisi değil hizmetkarı haline gelecek. Sonuçta da ortaya kendini ekonomik kalkınmaya adamış bir bürokrasi çıkabilecek.

Türkiye olarak Vizyon 2050 çerçevesinde kenetlenmek ve tam anlamıyla sanayileşmiş bir ülke haline gelmek zorundayız. Bunun için Cumhurbaşkanlığı sistemi bizim için olmazsa olmazdır. Bu yolda güçlü bir yürütme sistemi bizim en büyük dostumuz olacaktır. Bürokrasi bize ayak bağı olmayı bırakacak aksine kalkınma hamlesinin arkasındaki itici güç haline gelecektir. Vizyon 2050 çerçevesinde millet ve bürokrasi ekonomik büyümeyi ana hedef olarak belirleyip bu yolda elinden geleni ortaya koymaya çalışırsa yıllık ortalama yüzde 5,8 büyüme oranını yakalayabilir ve dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi haline gelebiliriz. Unutmayın bir şeylerin gerçekleşebilmesi için önce onu hayal etmek gerekir.


Etiketler »