Ugetam
Kriter > Söyleşi |

Erdoğan’ın Genel Başkan Olmadığı Dönemde AK Parti Öksüzdü


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal Kriter'e konuştu: "AK Parti bir millet hareketi olarak kuruldu ve on beş yıldır iktidarda olmasının sebebi burada yatıyor."

Erdoğan ın Genel Başkan Olmadığı Dönemde AK Parti Öksüzdü

Türk siyasi tarihine ilklerin partisi olarak geçen AK Parti dinamik bir süreç yaşıyor. 2019’da gerçekleşecek olan seçimler için şimdiden hummalı bir hazırlık var. Üç yıl aradan sonra yeniden genel başkan olarak partinin başına geçen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın heyecanı parti koridorlarında dolaşmaya başlamış. Yenilenme ve değişim süreci bir arada yürütülüyor. Kuşkusuz bir taraftan da muhalefetin PKK ve FETÖ gibi terör örgütlerine yarayan söylemleri yakından takip ediliyor. Tüm bu konuları AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Mahir Ünal ile konuştuk.

SÖYLEŞİ: YUSUF ÖZKIR

AK Parti şu an 16 yaşında ve on beş yılını iktidarda geçirmiş bir parti. Çok büyük bir başarı var ortada. Şu anda AK Parti kurumsal bir kimlik olarak kendini nasıl hissediyor ve nerede görüyor?

Her şeyden önce AK Parti partilerden bir parti değildir, bir millet hareketidir. On beş yıldır iktidarda olmasının sebebi bu. Geçmişte de Adnan Menderes ve Demokrat Parti milletten böyle bir teveccüh görmüştü. Bu millet hareketi daha sonra Adalet Partisi olarak karşımıza çıktı. Ama Süleyman Demirel’in gelgitleriyle hayal kırıklığına dönüştü. Daha sonra bu millet hareketi Turgut Özal ile Anavatan Partisi olarak karşımıza çıktı, 1995’te de Refah Partisi olarak birinci parti oldu.

Bu hareket nihayet 14 Ağustos 2001 tarihinde AK Parti olarak ortaya çıktı. Aslında tarihin içerisinden akıp gelen bir fikir, duygu, inanç ve değer birlikteliğinden bahsediyoruz. O yüzden Cumhurbaşkanı’mızın sürekli olarak değerler, ilkeler, dava şuuru, yerli ve milli olmaktan bahsetmesinin, son zamanda bu konuya daha fazla vurgu yapmasının temel sebeplerinden bir tanesi de budur.

Bu süreçte AK Parti’nin yaşadıklarına doğru bakmak gerekir. 2007’de bir kriz yaşadık, “Size Cumhurbaşkanı seçtirmeyeceğiz” dediler. Biz de Cumhurbaşkanı’mızı seçtik ve millete gittik dedik ki: “Ey millet Cumhurbaşkanını bundan sonra sen seçmek ister misin?” Millet de yüzde 68 ile “evet” dedi.

2007’de halkın “Cumhurbaşkanını ben seçeceğim” demesinin toplumsal ve siyasal sonuçları ortaya çıktı. Siyasal sonucu ne oldu? 2014’te bizim siyasi ve kurucu liderimiz Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi. Bunun toplumsal sonucu milletin lider olarak gördüğü kişiyi siyasetin zirvesine taşımasıdır.

Sistem olarak da bazı sonuçları oldu. Anayasa’nın cumhurbaşkanını bir siyasi kimlik olarak görmemesi bir sistem sorunu çıkardı. Seçilmiş bir kimsenin siyaset kurumu dışında seçilmesi mümkün değil. Seçilen kişi bir siyasetçi, toplumun kabul ettiği bir lider. Ama sistem farklı biri gibi davranmasını istedi.

Bu sisteme göre Erdoğan partisini bırakmak zorunda kaldı. Siyasetin merkezi siyasi partidir. Siyasetin merkezinden Cumhurbaşkanlığına gidince bir boşluk ortaya çıktı. Bu bir eksen kayması oldu aslında. Siyasetin merkezindeki bu üç yıllık eksen kayması hem AK Parti’de hem de Türk siyasetinde çok değişik komplikasyonlara neden oldu.

16 Nisan’daki referandum ile birlikte lider partisine döndü, siyasette eksen yerine oturdu. Siyaset kendi merkezini buldu. On beş yılın sonunda AK Parti siyasal sistem değişikliği mücadelesini sonuçlandırdı. 2019’da AK Parti ikinci atılım dönemine başlıyor. Dolayısıyla siyasette, sistemde ve bunun sonuçları olarak da diğer alanlarda yeni bir faza geçiyoruz.

AK Parti kurulurken Tayyip Erdoğan, “Türkiye’de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demişti. Yeni dönemde artık Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çünkü sistem değişiyor. Artık Türkiye’de siyasi istikrarsızlıklar dönemi olmayacak. Siyasi istikrarsızlık olmadığı için ekonomi ve diğer alanlarda da istikrarsızlıklar olmayacak. Artık yeni sistemde seçim kazanmak yüzde 50+1’i gerektirdiği için çok ciddi bir siyasal mücadeleyi gerektiriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti Genel Başkanlığından ayrıldığı Ağustos 2014’ten partisinin başına döndüğü Mayıs 2017’ye kadar geçen süre içerisinde AK Parti nasıl bir travma yaşadı?

Bunu bir kişinin yaşadığı duygusal devinimden yola çıkarak anlatabiliriz. Ben ve milletvekillerimiz de dahil olmak üzere genel merkezde kime sorarsanız sorun Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduktan sonra kendisini öksüz gibi hissettiğini söyleyecektir. Yani partinin içi boşaldı adeta. Evet bir genel başkan seçimi yapıldı ama siyasi hareketlerde bir tane lider olur. Lideriniz başınızda yok. Yani siyaseten partide bir genel başkan var ama liderin yeri ayrıdır. Liderle ilişki kurmak istiyorsunuz fakat mevcut sistemden, Anayasa’dan kaynaklanan sebeplerden dolayı kendi siyasetiyle doğrudan temas sağlayamıyor. Bu arada oluşan boşlukta başka başka semptomlar ortaya çıkmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dönüşü İle Ak Parti Yeniden Siyaset Üretmeye Başladı

Mesela ne gibi semptomlar?

Bunu birçok şekilde anlatabiliriz. Eğer siyasete doğrudan dokunamazsanız bunun sonuçları olur. Mesela il başkanları kimi görmek istiyorlar? Liderlerini görmek istiyorlar, göremiyorlar. Milletvekili liderini görmek istiyor. Tabii ki genel başkan liderle istişareler ediyor ama bunun sonucunda ortaya çıkan başka sorunlarla karşı karşıya kalıyorsunuz.

Biz bu süreçte üç tane olağanüstü kongre yapmak zorunda kaldık. Bu travmanın sonuçlarını soruyorsunuz. Bunun sonucu üç tane olağanüstü kongredir. Mesela AK Parti’nin bütün kongreleri olağan kongre iken biz liderimizden ayrı olduğumuz üç yılda üç olağanüstü kongre yaşamak durumunda kaldık. Ama burada kıymetli olan şey, bu sorun ve krizlerin hepsini AK Parti’nin aşabilmesi ve yönetilebilmesi. Bu krizin aktörleri de AK Parti’nin ilke ve değerlerine uygun davranmayı bildi. Bence bu kıymetli bir şey.

Bir ev gibi düşünürsek baba üç yıl evden gidiyor ve döndüğünde doğal olarak bazı şeyleri elden geçiriyor. Bazı konularda uyarılar yapıyor. Yani lider partiden üç yıl ayrıldıktan sonra partiye döndüğünde aslında her şeyi elden geçiriyor. Şu anda teşkilatları, belediyeleri ve hükümeti elden geçiriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden genel başkan seçilmesinden sonra AK Parti içinde bir hareketliliğin başladığı görülüyor. Erdoğan’ın fiili olarak genel başkanlığa yeniden dönmesinin nasıl bir etkisi oldu, bu hareketliliğin boyutlarını detaylandırır mısınız? Mesela parti içinde bazı isimlerde metal yorgunluğu var dedi. Nedir metal yorgunluğu?

Önce bunu gerekçelendirelim. Bu kaçınılmaz bir sonuç. Çünkü lider Türkiye’yi 2019 ve 2023’e hazırlıyor. 2019’da yüzde 50+1’i şart koşan zor bir seçim var. Teşkilatları buna hazırlıyor. Önümüzde bir belediye seçimi var. Dolayısıyla belediyelerle ilgili çok ciddi bir çalışma yapılıyor. Yani sadece AK Parti’li belediyeler değil Türkiye’de bütün yerel yönetimlerle ilgili yeni bir çerçeve oluşturulması gerekiyor. Çünkü Cumhurbaşkanı’mızın “Belediyelerden iyi haberler gelmiyor ve bu beni rahatsız ediyor” şeklinde bir ifadesi oldu. Bu konuda oraları elden geçirmek gerekiyor. Hükümetle ilgili 180 günlük bir plan istedi biliyorsunuz. O planlama çalışması yapılıyor.

Sayın Erdoğan siyasi hareketi istikamet üzere tutmak için de zaman zaman uyarılar yapıyor. Nedir bu uyarılar? Diyor ki, “Kardeşim ilk günkü aşkınızı, ilk günkü heyecanınızı kaybettiyseniz metal yorgunusunuz. AK Parti’nin ilkelerinden, değerlerinden uzaklaştıysanız siz artık yorulmuşunuz demektir.” Aynı şekilde, “Siz eğer önceliklerinizi kaybettiyseniz, ilk günkü öncelikleriniz bugün yoksa siz metal yorgunusunuz demektir.”

Eğer siz gücü kendinize bulaştırmamayı başarabilirseniz onu yönetebilirsiniz. Yani güç ile nefsiniz, arzu ve hevesleriniz arasında bir ilişki ortaya çıkarsa güç sizi dönüştürür ve kullanmaya başlar. Gücü kullanmanın temel matematiği kendi arzu ve isteklerinizden, heveslerinizden, önceliklerinizden ve yakınınızdan uzak tutmaktır. Bunu en iyi yapan kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Belediye başkanı eğer başkan olmanın gücünü kendi için kullanıyorsa, öncelikleri değişiyorsa burada sorun var demektir. İl başkanı gücünü öncelikleri için kullanıyorsa burada bir sorun var demektir. Şimdi bunların hepsine bakılıyor, değerlendiriliyor ve gözden geçiriliyor. Elden geçirme dediğimiz şey tam olarak bu. Şu anda ilçe teşkilatlarımızda değişiklikler gerçekleştiriliyor. Nihayetinde lider siyasetin aktörlerine doğrudan dokunuyor. Siyasetin aktörlerine doğrudan etki etmeye başladığı zaman kaçınılmaz olarak bunun iyileştirici sonuçları olacaktır.

AK Parti’de Heyecan ve Dinamizm Yeniden Oluştu

Parti içi dinamizm açısından baktığınızda Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti’nin başına döndükten sonra siz ne hissettiniz?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönüşü ile parti hızla ruhunu, iklimini, heyecan ve dinamizmini yeniden kazandı. Cumhurbaşkanlığında, Başbakanlıkta ve diğer bütün mekanizmalarda aslolan partidir. Çünkü sizin politikalarınızı, siyasetinizi ve siyasi vizyonunuzu oluşturan partidir. Mesela bugün ABD’nin son dört yıldan beri yaşadığı temel krizin nedeni bana sorarsanız siyasetsizliktir. Bugün Trump’la birlikte yoluna devam etmeye çalışan ABD’nin en büyük sorunu son dört yıldaki siyasetsizliktir.

Son üç yılda liderimizin cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte siyasette ortaya çıkan eksen kayması bir siyasetsizlik oluşturdu. Kaçınılmaz bir siyasetsizlik ortaya çıktı. Çünkü eğer partinin lideri yoksa ürettiği siyasetin de etkisi yoktur. Yani lider topluma çarpacak, aktörlere çarpacak ve onlarla bir etkileşim içerisine girecek. O zaman siyaset dediğimiz şey üretilmeye başlanır.

Lider cumhurbaşkanı oldu. Aşağıda lider siyasete çarpmıyor, il başkanına, MKYK’ya, MYK’ya, belediye başkanına çarpmıyor. Buralara çarpmadığı zaman siyaset ortaya çıkmıyor. Evet iki genel başkanımız oldu ve onlar da çok yüksek bir çaba sarf ettiler. Ama bütün bunlar siyaset üretmeye yetmez. Çünkü işin doğası gereği lider, kendi partisiyle birlikte kendi kurullarıyla beraber üretir siyaseti. O yüzden bir siyasetsizlik ortaya çıktı. Şimdi parti tekrardan siyaset üreten, yeniden kendi iç denetimini, iç muhasebesini, durum muhasebesini gözden geçiren, atılımlar ve hamlelerle heyecan üreten, kendini hafızasını ve kimliğini yeniden hatırlayan ve yola koyulmak için hazırlanan bir sürece girdi.

Sağlık Alanında İkinci Faza Geçiyoruz

AK Parti toplumun geniş kesimleriyle ilişki kurabilmesini kendisinin en önemli özellikleri arasında sayıyor. Şu anki tabloda toplumun AK Parti’den beklentileri ile AK Parti’nin temel hedefleri arasında nasıl bir uyum var?

Siyaset toplumsal talep ve ihtiyaçları bir siyasi akla, bir politikaya dönüştürüp devlet önceliği haline getirme işidir. Bunu yapabildiğiniz oranda iktidarda kalırsınız. O yüzden siyaset güzeldir zaten. Sosyal alanda Türkiye ve AK Parti’nin politikaları incelendiğinde sosyalizmin ortaya koyduğu temel tez ve idealleri geçen yeni bir model ortaya çıktığını iddialı bir şekilde söylüyorum.

Sosyal devlet anlamında mı?

Evet. Özürlü ve hastalar için evde bakım hizmeti ve maaşına varıncaya kadar, işsizlik sigortasından tutun da bütün mağdur kesimlerin ihtiyaçlarına kadar yeni politikalar üreten bir AK Parti var. Mesela özellikle Aile Sosyal Destek Projesi dediğimiz ASDEP ile beraber aile hekimlerinin 2 bin-2 bin 500 ailenin doğrudan bütün sağlık ihtiyaçlarını takip ettiği gibi önümüzdeki süreçte her sosyal hizmet uzmanının takip ettiği aileler olacak. Yani biz devlet ve hükümet olarak hangi ailenin neye ihtiyacı olduğu konusunda geniş yelpazede hizmet sunacak bir çalışma içerisindeyiz.

2019 öncesi seçim sürecinde AK Parti’nin bu alanda yeni vaatleri olacak mı?

Tabii ki. Mesela biz sağlık alanında ikinci faza geçiyoruz. Bu alanda ikinci dönüşüm dönemi başlıyor. Eğitimde Cumhurbaşkanı’mızın açıklamasıyla birlikte artık Türkiye çocuğu bütün yönleriyle değerlendiren yeni bir sisteme geçecek.

Savunma sanayiinde Türkiye artık hava savunma sistemini kuran ve dolayısıyla güvenlik kaygılarından kurtulan bir ülke konumuna geliyor. Türkiye’nin ekonomisi ikinci çeyrekte 5,1 büyüdü. Diğer taraftan yatırım ortamının hızla iyileştirilerek önümüzdeki süreçte yabancı yatırımların önünün daha da açılmasıyla birlikte Türkiye’nin ekonomik entegrasyonunu sağlayacak bir atılım süreci söz konusu.

Dostlarımız Bizimle Medya Üzerinden Konuşmazlar

AK Parti içinden bir muhalif hareket çıkabileceğine dair köşe yazıları çıktı bazı gazetelerde. Aslında bu yeni değil birkaç yıldır bu tür iddialar bazı yazar veya danışmanlar tarafından dile getiriliyor. Nedense aktörler yok sahnede, daha çok kamuoyu oluşturucular öne çıkıyor. Hem “siyasi etik” olarak bu tavrı hem de meselenin AK Parti boyutunu değerlendirir misiniz?

Bizimle medya üzerinden konuşan herkes gazetecidir. Yani biz efendim AK Parti’ye yakın birisi bunu yazdı diye değerlendirmeyiz. Eğer birileri bizimle medya üzerinden konuşuyorsa biz de onlarla medya üzerinden konuşuruz. Çünkü bizim dostlarımız bizimle medya üzerinden konuşmazlar. Birileri eğer öz eleştiri ve iç muhasebesinden bahsediyorsa Cumhurbaşkanı’mız yüksek bir özgüvenle yaptı, yapıyor. Ama takdir edersiniz ki her siyasi parti kendi iç muhasebesini kendi içinde yapar.

Türkiye şu anda çok çeşitli saldırılarla karşı karşıya. Bir yandan uluslararası alanda hak etmediği şekilde saldırıya uğrayan diğer yandan güneydoğusunda Suriye ve Irak krizlerinden ötürü çok yüksek güvenlik riskiyle mücadele eden bir Türkiye var. Aynı anda dört terör örgütü ile mücadele eden, 15 Temmuz işgal girişimi gibi bir saldırıyı bertaraf edip sonuçlarını yönetmeye çalışan Türkiye on binlerce FETÖ üyesinin yargı süreçlerini yürütmekte.

Bütün bu mücadele sürecinde bikarar arkadaşların yaptığı açıklamaları açıkçası ben iyi niyetli bulmuyorum. Gazeteciler köşelerinde tabii ki eleştirilerini dile getirirler, bu gazeteci olmanın gereğidir. Ama bizim dostlarımız bizimle medya üzerinden konuşmazlar.

Yani biraz daha netleştirmek için şöyle söyleyeyim. AK Parti kendisiyle ilgili medyada dile getirilen, “Kuvveden fiile çıkması an meselesi olan bir tepki var” söylemine nasıl bakıyor?

Böyle bir şey söz konusu değil. Böyle bir şey de görmüyoruz. Dediğim gibi eğer birilerinin böyle bir düşüncesi varsa bizim onlara herhangi bir şekilde “yapmayın, etmeyin” diyecek halimiz de yok. Yani biz bugüne kadar on beş yıl boyunca vesayet ile de darbeciler ile de her alanda göğüs göğüse mücadele ederek geldik. Bizim kim olduğumuz, nerede durduğumuz, Türkiye için ne yaptığımız belli. Cumhurbaşkanı’mız bir ifade kullandı hatırlarsınız, dedi ki: “Bu partiden ayrılan hiç kimse iflah olmadı.” Biz birilerinin ne söylediğiyle ilgilenmiyoruz. Daha çok ne yapmamız gerektiğiyle ilgileniyoruz. Kendi gündemimizle ilgileniyoruz ve böyle devam edeceğiz.

CHP Meşruiyet Zeminine Saldırıyor

CHP’nin politik söylemine bakıldığında Türkiye karşıtı bir tutum öne çıkıyor. 15 Temmuz ile ilgili kontrollü darbe söylemi, MİT tırlarındaki tutumu, sivil dikta söylemi, FETÖ argümanlarının kullanılması vesaire… CHP ne yapmak istiyor, neden yapıyor?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasıyla birlikte Türk siyasetinde ilginç bir gelenek değişimi oldu. Kılıçdaroğlu’na kadar Türk siyasetinin kendine ait bir akışı vardı. Yani ana damarları belliydi. Deniz Baykal’ın temsil ettiği gelenek ile öncesinde var olan hatta Bülent Ecevit’i de içine katabileceğimiz gelenek devleti, toplumsal mutabakatın zemini olan meşruiyet alanlarını korurdu. Fakat Kemal Kılıçdaroğlu ve partisinin dilinde, söyleminde, siyaset yapma biçiminde, devletle kurduğu ilişkide, toplumsal mutabakat ve devletin meşruiyeti gibi temel alanlarda çok kritik makas değişmeleri olduğunu görüyoruz. İlk günden itibaren dikkat çeken husus şuydu: kriz çıkarmak. 2011’de Meclis açıldı, CHP yemin krizi çıkardı. “Biz yemin etmeyeceğiz” dediler. Gerekçe olarak Meclisin meşru olmadığını öne sürdüler.

“Siyasetin muhafaza etmesi gereken en temel alan nedir?” diye bana sorarsanız, siyasetin gözü gibi koruması gereken alanın yüzlerce yıl içerisinde oluşmuş meşruiyet alanları olduğunu söylerim. Çünkü toplumsal mutabakatın zemini meşruiyettir. Bu zaman içerisinde oluşur. Bunun içerisinde teamüller vardır. Hukukun bir devlete dönüşmüş büyük organizasyonunun altında meşruiyet vardır.

Meşruiyet zeminini yok ettiğiniz zaman toplumun düzen fikrini ve devlet ile kurduğu ilişkideki kabullerini yok edersiniz. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin ilk saldırdığı yer meşruiyet zemini, ilk hedefi de Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) oldu. Yani düşünebiliyor musunuz “yargı süreçlerinde bir sorun çıkarsa tabii ki aday göstermeyiz” dediği insanları yargı “bunlar milletvekili olamaz” demesine rağmen aday gösterdi. Sonra da bu kişiler tutukluluk halini hukuka dayatan bir dille serbest bırakılmalarını istedi. Serbest bırakılmayınca önce yargının meşruiyetini sorgulamaya başladı. Yani “benim istediğim gibi davranmayan bir yargı, benim istediğim gibi karar vermeyen bir meclis başkanı gayrimeşrudur” diyerek yemin krizi çıkardı. Meclisi ve istediği kararları vermeyen yargıyı gayrimeşru ilan etti.

Sonraki süreçte sistematik olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun dilini takip ederseniz yeri geldiğinde emniyeti, jandarmayı, askeri ve hatta genelkurmay başkanını dahi gayrimeşru ilan eden bir genel başkan ve devletin bütün kurumları ile kurduğu ilişkide meşruiyet krizi üzerinden söylem üreten bir CHP görürsünüz.

Tabii son tahlilde Kılıçdaroğlu 9 Temmuz günü “Devlet çökmüştür, adalet yoktur, mahkemeler iktidardan talimat almaktadır” diyerek bir bütün olarak devletin meşruiyetini tartışmaya açmış ve CHP’nin başına geldiği günden beri sürdürdüğü söylemi finalize etmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan olduktan sonra Türkiye karşıtı odakların söylemleri ile hep aynı frekansta olmuştur. Mesela bir dergi ya da gazetede “Türkiye DEAŞ’a destek oluyor” diye bir makale çıkıyor. Bunu önce FETÖ’cüler sonra içeride Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve etrafında kümelenmiş paydaşları kullanıyorlar. Bir merkezden üretilen Türkiye karşıtı söylemin ülke içerisindeki taşıyıcıları, sözcüleri kimler diye baktığınızda her frekansın içerisinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve etrafında kümelenmiş medyayı, Sözcü’yü, Birgün’ü, Yeniçağ’ı, Cumhuriyet’i görüyorsunuz. Hele 2014 ve 2015’te bunu o kadar rahat ve açık yaptılar ki Zaman gazetesi ile Cumhuriyet defalarca aynı manşetle çıktı.

Bütün terör örgütlerinin söylemini farklı yollarla da olsa bir şekilde yansıtan bir CHP görüyoruz. Bu terör örgütleri ve uzantıları ile CHP arasında nasıl bir ilişki var?

Bunlar asla doğrudan DHKP-C, PKK ya da FETÖ ile bağlantılı gibi bir görüntü vermiyorlar. Bunu o kadar sistematik ve manipülatif şekilde yapıyorlar ki... Mesela DHKP-C ile ilgili durumlarını ele alalım. Bu ülkede özellikle belli medya organları Savcı Selim Kiraz’ı şehit eden DHKP-C’li teröristlere karşı adeta toplumu empati yapmaya sevk ettiren bir yayın gerçekleştirmediler mi? Yani sanki Savcı Selim Kiraz katledilmeyi hak etmiş gibi bir algı oluşturdular. Bunu da çok rahat, özgür ve kendilerinden emin bir şekilde yaptılar. Yetmedi CHP’nin siyasi desteğiyle milletvekilleri Adliye Sarayı’na gidip adalete müdahale ettiler. Peki bunu ne adına yaptılar? Sadece bu değil. Daha önce gözaltına alınan ve sonrasında canlı bomba olan bir DHKP-C üyesinin serbest kalması için bizzat Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’liler seferber olmuştu. Kemal Kılıçdaroğlu korudu, kolladı sonra da canlı bomba oldu. Bunlar bakış açısını ele vermesi açısından önemli.

CHP Artık Dışarıya Konuşuyor

CHP terörle mücadelede etkin rol oynayan SİHA konusunda Türkiye’nin terörle mücadelesini zora sokmaya çalışan böylesine bir yolu neden takip ediyor?

Karşı karşıya olduğumuz tablo aslında Kemal Kılıçdaroğlu’na “bu öldürdüğünüz insanların terör örgütü üyesi olduğunu ispatlayın” dedirtecek bir akıl tutulması değil. Bilinçli ve sistematik olarak yapılan bir şey var. Yani birileri Kemal Kılıçdaroğlu CHP’sinin yaptığı bu tür şeyleri “siyasetsizlik” ve “akıl tutulması” olarak algılıyor. Tam tersine bunların hepsi son derece bilinçli ve sistematik olarak yapılıyor. Yani PKK, DHKP-C ve FETÖ ile olan ilişkide de nasıl bir dil kullanacaklarının ve bu illegal yapılara nereden meşruiyet oluşturacaklarının hesabını güdüyorlar. Kritik olan şu, devletin meşruiyetini sorgulayan bu iletişim biçimi diğer taraftan siyasi dil üzerinden terör örgütlerini meşruiyet zeminine çekmeye çalışıyor.

CHP’nin FETÖ’ye de alan açtığı görülüyor. Özellikle yurt dışındaki FETÖ üyeleri CHP iddiaları üzerinden söylem geliştiriyorlar. CHP nasıl böyle bir hataya düşüyor?

CHP içeriye konuşmuyor. Bakın bu da çok önemli. CHP dışarıya konuşuyor artık. Yani uzun süre, 15 Temmuz öncesine kadar dışarıdan içeriye konuştular. Şimdi içeriden dışarıya konuşuyorlar. Yani meşru bir ana muhalefet partisinin söylediği sözler doğal olarak Belçika, Almanya, ABD hasılı dünyanın her ülkesinde kıymetlidir öyle değil mi? Peki CHP kimin değirmenine su taşıyor? İçeride kullandığı dil ile 165 ülkede Türkiye aleyhine kara propaganda üreten FETÖ’nün değirmenine su taşıyor. Çünkü “adalet yok”, “devlet çöktü”, “bunlar diktatör” diyor. Ondan sonra “hukuk yok” diyor. Bu söylemler FETÖ’nün de değirmenine su taşıyor. Çünkü 165 ülkedeki FETÖ’cüler içeride CHP’nin kullandığı dili alıp “bakın ana muhalefet partisi ne söylüyor” diyerek Türkiye’nin imajını yıkmak için kullanıyor.

Bir örnekle pekiştirirsek MİT tırlarının durdurulması kumpasında FETÖ’cülerin argümanı Sayın Cumhurbaşkanı’nın Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanması bağlamındaydı. Aynısını Enis Berberoğlu tutuklandığında CHP’liler de söyledi...

Daha öncesinde TBMM’de CHP’liler “yargılanacaksınız!” diye bize bağırıyorlardı. Yani FETÖ’cülerin bu iddialarını TBMM Genel Kuruluna taşıyıp orada “Recep Tayyip Erdoğan yargılanacak, sizler yargılanacaksınız” diye bizi tehdit ediyorlardı. Bakın bu arada kritik bir nokta daha var. Bütün bunlarla Türkiye’de devam eden Akıncılar, Çatı, Marmaris ve Silivri darbe davalarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürülerek yargılanmalarının yeniden görülmesi ya da tazminatla sonuçlanması için zemin hazırlıyorlar.

İçeride bakıyorsunuz köşelerinden yazan büyük büyük köşe yazarları bize diyorlar ki, “Neden CHP’nin ‘Türkiye’de adalet yok, Türkiye’de mahkemeler iktidardan talimat alıyor’ açıklamalarına kızıyorsunuz, siz bu durumu düzeltseniz ya!”

Onlara soruyorum: Şu an da gerçek darbeciler yargılanıyor mu? 15 Temmuz gecesi suçüstü yakalandılar ve yargılanıyorlar öyle değil mi? Peki bunlar adil bir şekilde yargılanıyor mu? Evet adil bir şekilde yargılanıyorlar, savunma hakları veriliyor, avukat hakları var. Savunma haklarını sonuna kadar kullanıyorlar. İçeride yeni iç hukuk yolları açılıyor.

TBMM’de OHAL izleme komisyonu kurulmuş, mağduriyetlerin giderilmesi için valiliklerde yapılan çalışmalar var. Türkiye insan hakları sözleşmesini askıya almamış, uluslararası hukuk kurallarını yerine getiriyor ve daha önemlisi yargı FETÖ’den temizlenmiş ve şu anda bütün hakim ve savcılar bu milletin evladı. Siz nasıl olur da bu kadar utanmaz bir biçimde FETÖ’den temizlenmiş yargıya bu iftiraları edersiniz. Yaptığınız kurultayın sonucunda yayımladığınız bildirge yarın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde altlık olarak kullanılacak.

Bütün bunları görmediğimizi mi düşünüyorlar? Milletin görmediğini mi düşünüyorlar? Millet bunları görüyor. Bunları ne adına yapıyorlar? Çünkü AK Parti ve Erdoğan düşmanlığının konsolide edici bir özelliği olduğunu görüyorlar. Yani Erdoğan karşıtlığı ve düşmanlığı öyle bir noktaya geldi ki artık Merkel’in seçim tartışmasında da ana eksen Erdoğan ve Türkiye.

Kuzey Irak’ta bir “bağımsızlık” referandumu yapılıyor. Türkiye bu meseleye hangi açılardan yaklaşıyor? Temel kaygıları neler oluşturuyor?

Türkiye yapılacak olan referandumu sonucuna bakmaksızın yok hükmünde görmektedir. Bu referandum bölgenin gerilim merkezlerini değiştirecek, yıllardır tartışılan İsrail’in bölgedeki varlığı bir gerilim alanı olmaktan çıkacak. Bu yüzden bu adımı İsrail heyecanla destekliyor. Arapların, bir kısım Kürtlerin, Türkmenlerin, İran ve Türkiye’nin hasılı bölgede yaşayan tüm halkların yeni bir gerilim ve çatışma alanı ile karşılaşması anlamına geliyor. Bunun Kürtlükle, Kürt düşmanlığı ile bir ilgisi yok. Biz bölgenin tepeden inme kararla bir oldubittiye getirilmesine karşıyız. Biz meseleyi dostluk-düşmanlık çerçevesinde değil milli güvenlik meselesi, sınır güvenliği, bölgenin barışı, ülkemizin bölünmez bütünlüğü ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız çerçevesinde ele alıyoruz.


Etiketler »