Kriter > Söyleşi |

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistem Krizini Çözer


A&G Araştırma Başkanı Adil Gür Kriter'e konuştu: "Türkiye sistem değişikliğini başaramazsa kimi getirirseniz getirin günün birinde yine sorun yaşayacaktır."

Partili Cumhurbaşkanlığı Sistem Krizini Çözer
Yaz mevsiminin sıcaklığına rağmen Türkiye’de siyaset yoğun mesaide. Hem iç politikada hem dış politikada art arda gelişmeler oldu. İç politikada Ak Parti, Türkiye’nin içinde bulunduğu sistem tıkanıklığının aşılabilmesi için partili cumhurbaşkanlığı ve Türkiye tipi başkanlık gibi maddeler üzerinde çalışmaya devam ediyor. Bu partilerden yeni parti çıkma ihtimali Ankara kulislerindeki tartışma konularından biri. Türkiye’nin terörle mücadelesi ve toplum desteği de siyasetin temel konuları arasında.

Dış politika da bir hayli yoğun. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmaya evet demesinden sonra Türkiye’nin de AB ile müzakere sürecini referanduma sunabileceğini dillendirmeye başlaması; Türkiye-İsrail ilişkilerinde ‘anlaşma imzalanması’ ve yine Türkiye-Rusya ilişkilerinde ‘yeni sayfa’ açma yönünde adım atılması öne çıkan gündemden birkaçı.

Kuşkusuz bu konular sadece siyasetin değil aynı zamanda toplumun da gündeminde. Toplumun siyaset sahnesinde yaşananlara nasıl baktığı ve hangi olayı nasıl değerlendirdiğini A&G’nin sahibi Adil Gür’e sorduk. Esasta 1 Kasım 2015 seçimi olmak üzere birçok seçimde doğruya en yakın sonucu tahmin edebilmesiyle öne çıkan Gür, kamuoyunun nabzıyla ilgili sıcak bilgileri Kriter ile paylaştı.

İngilizlerin "AB’den çıkma" kararını ve bunun Türkiye-AB ilişkilerine etkisini nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye 50 yılı aşkın süredir AB kapısında. Ama her nedense AB her dönemde Türkiye’nin önüne çeşitli gerekçeler sunuyor ve onu almıyor. AB’ye en yaklaştığımız bu dönemde Suriyeli mültecilerle birlikte gündeme gelen vize muafiyetinde bile pürüz çıktığını görüyoruz. Çünkü burada AB ile ilgili en kritik madde Türklerin orada serbest dolaşmasıydı. Esasında dışarıdan bakıldığında şöyle bir durum var: Türkiye ekonomisiyle, genç nüfusuyla aslında tam da AB’nin ihtiyacı olan bir can simidi gibi görünüyor. Ama buna rağmen AB, Türkiye’yi bir türlü kabul etmek istemiyor. Pek çok uzmanın da söylediği gibi -ben de aynı kanaatteyim- AB, Müslüman Türkiye’yi istemiyor. Yarın bir gün biz tüm kriterleri yerine getirsek bile, AB’nin son dönemde istediği Terörle Mücadele Yasası’ndaki değişiklikleri yapsak bile, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 20 bin dolar olsa dahi, Avrupa Türkiye’yi içine almaktan her zaman imtina edecekmiş gibi görünüyor. Bunun temel nedeninin de din olduğunu düşünüyorum. AB her ne kadar bir ekonomik birlik gibi görünse de bir ‘’Hristiyan kulübü’’ demek yanlış olmaz.

Peki İngiltere neden AB’den çıkıyor?

İngiltere’nin AB’den çıkması çok yadırganmamalı. Şundan dolayı: İngiltere ve AB arasında ekonomik ve sosyal birtakım ilişkiler vardı ama kendi başına vize uyguluyordu, AB para birimi avroya geçmedi, sterlin kullanmaya devam ediyordu. Yani hep kendini biraz AB’nin üstünde görüyordu. Buradan yola çıkarak ‘’İngiltere’nin ayrılması ile AB dağılır mı?’’ diye sorarsak; çok emin değilim. İngiltere AB’de hem vardı hem de yoktu. Ama AB’nin İngilizlerle olan birlikteliğinden daha çok başka problemleri var. Ciddi ekonomik problemler söz konusu. Yunanistan, İspanya ve İtalya’nın ekonomik durumları ortada. Bir de Avrupa’da nüfus yaşlanıyor. Bir emekliye pek çok kişi bakmak zorunda kalıyor. O nedenle orada bir genç nüfusa ihtiyaç var. Canlı bir ekonomiye ihtiyaç var. AB’nin önyargılarını bırakıp, yani kendini bir ‘Hristiyan kulübü’ olarak görmekten arınıp Türkiye’yi alması, Türkiye’nin hayrından daha çok Avrupa’nın hayrına olacaktır diye düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İngiltere’den hareketle yaptığı AB ile müzakereler konusundaki değerlendirmesine nasıl bakıyorsunuz?

Sanırım Ramazan ayında bunu söylemek yanlış olmaz: Tayyip Bey Kadir Gecesi doğmuş herhalde. Yani böyle şanslı bir siyasetçi... Bir gün önce ‘’Türkiye’de AB müzakerelerini referanduma götürebiliriz’’ derken, İngiltere’de ‘’AB’de kalalım’’ sonucu çıkacağını tahmin ediyordu. Buna rağmen ‘’referanduma gidebiliriz’’ diyordu. İngiltere’de çıkan yüzde 52’lik ‘’AB’den ayrılalım’’ sonucu Tayyip Bey’in de elini güçlendirdi doğal olarak ve haklılığını da ortaya koymuş oldu. Bu konuda bizim araştırmalarımız var.

İlk gözlemleriniz neler?

İngiltere’den kaynaklanan yeni trendden de bağımsız olarak bugün Türkiye’de AB ile ilgili bir referandum yapılsa bir süredir ‘’hayır’’ çıkardı zaten. Nedeni de şu: Suriyeli mülteciler üzerinden yapılan müzakereler sonucunda AB, Haziran ayında verilmesi gereken vize serbestisi kararına direndi.

Vize serbestisi verileceğine dair büyük bir gündem oluşmuştu. O dönemde Türkiye’de insanlar buna inanıyor muydu?

Hayır, inanmıyordu. Asıl başka ilginç bir şey var. O da şu: Suriyeli mülteciler ile beraber gündeme gelen vize serbestisi ve 6 milyar avroluk yardım anlaşmasını doğru bulup bulmadıklarını sorduk. Toplumun yarıdan fazlası doğru bulmadığını söylüyordu. Yani karşılığında bir şey alarak bile girmeyi doğru bulmuyordu. Bunun da altında başka bir neden vardı. ‘’Türkiye’nin en önemli problemi nedir?’’ diye sorduğumuzda yaklaşık bir yıldır çok ezici farkla birinci sırada terör çıkıyor. ‘’Terörün arkasında kim var’’ diye sorduğumuzda ise sayılan ülkeler arasında AB ülkeleri de var. Bu lojistik destek, para ya da gizli servisler şeklinde olabilir. Yani Türkiye’deki terörün sorumlusunun İsrail, ABD ve AB olduğu düşünülüyor. Topum PKK’yı sadece kendi aklıyla hareket eden bir terör örgütü olarak görmüyor, arkasında küresel birtakım güçler olduğunu düşünüyor. Bu güçlerden bir tanesini de AB olarak telakki ediyor. O nedenledir ki halkın AB’ye duruşu bir süredir mesafeli. Bir zamanlar ‘’AB’ye girelim’’ diyenler yüzde 70’lere kadar çıkmıştı. Özellikle de AK Parti’nin yoğun bir şekilde AB hedefleriyle ilgili açıklamalar yaptığı dönemlerde. Ama terör ve AB’nin oyalamalarıyla bu oran düştü. Bugün bir referandum yapılsa yüzde 40’lardan daha fazla ‘’Evet, AB’ye girelim’’ diyen çıkacağını sanmıyorum.

Vize Serbestisi Toplumun Büyük Çoğunluğunu İlgilendirmiyor

O zaman bu ‘’Müzakereleri bitirelim’’ anlamına mı gelir?

Yani ‘’Bu haliyle girmeyelim’’ demektir. Elbette ki bu çok muğlak bir konu. Daha eşit şartlarda müzakere şansımız varsa elbette oturup müzakere edelim. Türkiye’de konu hep vize serbestisine getiriliyor. Türkiye’de kaç kişi var AB’ye seyahat eden, gidip gelen? Türkiye’de uçak biletlerine ve gümrükten girip çıkanlara bakarak bir rakam söyleniyor ama bu sayı içinde 3-5 kere girip çıkan kişiler var. Toplumun yüzde 90’ından fazlasını vize serbestisi ilgilendirmiyor. Yani buradan Ankara’ya gidecek parası olmayan adamın Berlin’e, Paris’e gidecek olmasını düşünmek fazla iyimserlik olur.

Şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: Böyle bir referandum yapılsa Cumhurbaşkanı Erdoğan da, AK Parti hükümeti de ‘’hayır’’ gibi bir pozisyon belirlerse sonuç ‘’hayır’’ çıkacak.

Hiç pozisyon belirlemese bile ‘’hayır’’ çıkar diyorum ben. AK Parti bu konuda bir pozisyon belirlerse ‘’hayır’’ oranları daha da artacaktır o zaman. Ama kaldı ki pratik olarak böyle bir referandumun bir manası da yok. ‘’Halkınıza bir sorun, istiyorlarsa sizi alalım’’ diyen de yok. Ama Türk halkı AB konusuna mesafeli. Bunun da iki nedeni var. Biri AB’nin Türkiye’yi yıllardır oyalayıp küçük gören tavrı, diğeri de teröre destek verdiğine dair toplumdaki düşünce.

Halk Sistem Değişikliğinin Gerekliliğine İnanıyor

AK Parti bir referandumda pozisyon alıp taraf belirlerse halkın tercihini çok fazla etkileyebilir dediniz. Bunu iç siyaset açısından değerlendirelim. Mesela son dönemde gündemde partili cumhurbaşkanı tartışmaları var. Bu anlamda siz partili cumhurbaşkanlığı ile ilgili yasal değişiklik zeminini veya başkanlık sistemiyle ilgili olası bir referandumda çıkabilecek sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de sistem değişikliği ile ilgili halkın ne diyeceğine ilişkin 6 aydır çalışmalar yapmaktayız. Gördüğümüz şey şu: Türkiye 2007’de bir anayasa değişikliği yaptı ve meselenin aslında yüzde 60’ını halletti. Bir 367 garabeti ile ‘’Cumhurbaşkanını halk seçsin’’ sonucu geldi. Bugün AK Parti suçlanıyor ama onun burada hiçbir suçu yok. Bu Anayasa Mahkemesi’nin 367 garabetinden dolayı ‘’Cumhurbaşkanını halk seçsin’’ denildi. O andan itibaren aslında Türkiye problemin yüzde 60’ını halletti. 2014’te seçilen bir cumhurbaşkanı ile birlikte fiili olarak bir sistem değişikliği oldu. Böylece meselenin yüzde 90’ı halledildi. Daha net anlaşılması için şu örneği verelim: Üçüncü Köprü’yü yapmışız, her şeyi tamam, yakında açılacak ama adını tartışıyoruz: Yavuz Sultan Selim köprüsü mü olsun, Kanuni Sultan Süleyman köprüsü mü olsun. Mevzu bu.

Yaptığımız araştırmalarda da şunu görüyoruz: ‘’Seçilmiş iki kişinin cumhurbaşkanı ve başbakanın olması bugün belki olmasa bile yarın Türkiye’de istikrarsızlığa neden olur mu?’’ diye sorduğumuzda halkın yüzde 60’ı ‘’Evet, iki başlılık bu ülkede istikrarsızlığa neden olur’’ diyor. Unutmayalım ki bu ülkede başbakan Twitter yasağını getirirken Cumhurbaşkanı tweet atıyordu. 4 Mayıs’ta AK Parti’de bir genel başkan değişimi yaşandı. Her ne kadar kol kırıldı yen içinde kaldı gibi görünse de sorun yine bu sistemin tıkanmasından kaynaklanıyor. Söylemeye çalıştığım şey şu: Aynı siyasi gelenekten gelen, etle tırnak gibi olduğu söylenen, hiçbir şekilde görüş ayrılıkları olmadığı ifade edilen siyasetçiler arasında bile sorunlar yaşanabiliyor. Çünkü sistemin kendisi sorun. Sayın Binali Yıldırım seçildiği günden itibaren ekranlarda söylediğim gibi, Türkiye sistem değişikliğini başaramazsa kimi getirirseniz getirin günün birinde yine sorunla karşılaşılacaktır. Çünkü sorunun kendisi sistem.

Nasıl aşılacak bu? 

Türkiye’nin önünde iki yol var: ya başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığı, yarı-başkanlık gibi bir sisteme gidecek. Adının ne olduğu önemli değil. Halkın yüzde 60’ı ‘’Sistem değişikliği gerekli’’ diyor. Yüzde 58-59’u ‘’Sistem değişikliği bir referandumla önüme gelirse evet derim’’ diyor. ‘’Partili bir cumhurbaşkanına evet derim’’ diyenlerin oranı yüzde 55’ler civarında. Ama konu başkanlığa gelince başkanlıkla ilgili kamuoyunun kafasında tereddütler var. Nedeni de şu: Toplumun yüzde 30’u ‘’Başkanlık hakkında hiçbir bilgi sahibi değilim’’ diyor. Biz yıllardır bu ülkede sistemi tartışmıyoruz. Biz Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olup olmamasını tartışıyoruz. Yani biz otobüsü değil onu kullanacak şoförü tartışıyoruz. Bu otobüsün frenleri sağlam mı, lastikleri sağlam mı, güvenli olarak bizi götürür mü bunları tartışmıyoruz. Şoför uyur mu, kaza yapar mı bunu tartışıyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de tartışma farklı bir noktada. Türkiye’de sistem tartışılmıyor. Böyle olduğu için de başkanlık ve yarı-başkanlık sistemi ile ilgili kamuoyunda pek fazla bir bilgi yok.

Toparlayacak olursak halk bir sistem değişikliğinin gerekliliğine inanıyor. ‘’Bir sistem değişikliğine evet derim’’ diyor.’’Partili bir cumhurbaşkanına evet derim’’ diyor. Ama başkanlık ve yarı-başkanlık olduğunda iki tane temel mesele var: Birincisi bilmemek. İkincisi de örneğin geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile ‘’ABD tipi başkanlık istiyorsanız eyaleti de istiyor musunuz?’’ dedi. İşte toplumun bir kesiminin kafasında muhalefetin yarattığı bir bölünme paranoyası var. ‘’Başkanlık sistemi gelirse federasyon olur’’, ‘’Federasyon olursa bölünme olur’’ diye. Halbuki AK Parti’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üniter yapının değişmeyeceği konusunda net bir duruşları var.

Türk tipi başkanlık tartışmaları var bir de. 

Çok açık sözlü olarak, ben bu işin başkanlık adı altında çözüleceği kanaatinde değilim. Benim önerim partili cumhurbaşkanı olabilir, Türkiye tipi bir reisicumhur modeli olabilir. Bu iş nasıl çözülür? Aslında Anayasa’nın 101.maddesindeki ‘’Cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisiyle tüm bağları kopar’’ ifadesi değiştirilse problem kendiliğinden çözülecek. Onu değiştirdiğiniz anda Türkiye zaten yarı-başkanlık modeline geçmiş oluyor.

Partili cumhurbaşkanlığı modelinin halkta hiçbir sıkıntıya neden olmadan referandumla geçeceğini düşünüyorum. Ama iş o 330’u bulmakta Mecliste. Şayet AK Parti Mecliste 330’u bulabilirse zaten referanduma gitme şansı var. Yoksa böyle bir şans yok.

Erdoğan, AK Parti’nin Mutlak ve Doğal Lideridir

AK Parti’de bir genel başkanlık ve başbakanlık değişimi yaşandı. Yaptığınız araştırmalara göre oy oranlarında değişiklik oldu mu?

Olmadı. Çünkü patron aynı patron. Holdingin patronu aynı, holdinge bir CEO, genel müdür atanmış ya da değişmiş. Patron değişmediği için, holdingte genel müdür değişti diye holdingin müşterileri holdingten neden ayrılsın? Çünkü sadece bugün değil, yıllardır yaptığımız araştırmalarda şunu görüyoruz: Her ne kadar -muhalefet tarafından böyle iddia edilse de- partisi olmayan, tarafsız olması gereken Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bu partinin mutlak ve doğal lideridir. Hatta bugün ‘’Kime oy vereceksiniz’’ diye sorduğumuzda ‘’AK Parti’’ diyenler kadar ‘’Erdoğan’’ diyen bir halk var. Bunu aslında üzülerek de söylüyorum ama 14 yıldır iktidarda olan bir parti bu manada tam kurumsal bir kimliğe de sahip değil. Yani o partinin doğal ve mutlak lideri Erdoğan’dır. Erdoğan varsa bu parti var.

AK Parti seçmeni değişikliği nasıl karşıladı?

Aslında ben Sayın Binali Yıldırım’ın AK Parti için bir şans olduğunu düşünüyorum. Çünkü zaten siyaseti bu partinin doğal lideri yürütüyor. Bu partiye icracı bir başbakan lazımdı. Ben Sayın Binali Yıldırım’ın bu manada AK Parti için bir sinerji yaratacağını düşünüyorum. Yarın başka bir değişiklik olsa AK Parti’nin oyları değişir mi? Çok da değişiklik olacakmış gibi görünmüyor. Çünkü patron aynı.

Nihai Hedef Başkanlık Sistemi Olmalı

Yeniden 330 meselesine dönelim. AK Parti’nin partili cumhurbaşkanlığını referanduma götürebilmesi için 330 vekile ihtiyacı var. Böyle bir ortamda ona en yakın oy verebilecek parti MHP görünüyor açıkçası. Ama MHP’nin böyle karışık olduğu bir ortamda MHP’den bu desteğin gelme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?

Şimdi Türkiye’de şu konuşuluyor. AK Parti mini bir anayasa değişikliğini Meclise getirecek, Mecliste kabul edilmezse halka gidecek. Şayet Türkiye’de bugün erken bir genel seçim yapılırsa Mecliste özellikle baraj problemi olduğu söylenen partilerden, ilk defa seçilen vekillerden yeniden seçilememe endişesiyle ‘’evet’’ oylarıyla destek gelebilir. MHP ile bir ideolojik yakınlık var, doğru. Sadece tavanda değil tabanda da böyle. Yani AK Parti seçmenin ikinci tercihinde en başta MHP var; MHP seçmeninin ikinci tercihinde ilk sırada AK Parti var. Bu destek bulunabilir.

Dolayısıyla AK Parti, partili cumhurbaşkanlığı ile ilgili yasal bir düzenleme yapıp TBMM’ye getirdiğinde 330’u bulabilir ve buna sadece MHP’den değil diğer muhalefet partilerinden de destekler gelebilir diye düşünüyorum. Bu manada partili cumhurbaşkanlığı çok makul bir teklif. Aslına bakılırsa partili cumhurbaşkanlığı olması da şart değil diyorum ben. Anayasa’nın 101.maddesini değiştiren bir düzenleme de olabilir. Yani adının yarı başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığı olması çok önemli değil.

Ben şu an başkanlıkla ilgili çok daha geniş, kapsamlı ve topyekun bir sistem değişikliğine ne TBMM’nin yapısı ne de Türkiye’deki siyasi konjonktürün çok uygun olduğu kanaatinde değilim. Nihai hedef o olmalı, Türkiye’de bir başkanlık sistemi olmalı. Ama sistem tıkanıklığını bugün siz partili cumhurbaşkanlığı modeliyle de aşabilirsiniz. Kalp krizi geçirmiş bir hasta düşünelim. Partili bir cumhurbaşkanı modeli ona anjiyo yapmak, stent takmak olacaktır. Ama hastanın bypass olabilmesi için biraz dinlenmesi lazım diye düşünüyorum.

MHP’de Değişimi Paralelciler ve PKK’lılar İstiyor

Araştırmalarınız sonucunda seçim sonuçlarını en iyi bilen şirketsiniz. ‘’Beşinci parti muhalefet arasından çıkacak’’ demiştiniz. Şu an MHP ve HDP’de iç tartışmalar var. Belki siz CHP’yi de ekleyebilirsiniz. Önümüzdeki dönem TBMM’de kaç parti görebileceğiz?

Ben 1 Kasım akşamı sandıklar açıldığında, ‘’Şayet muhalefet partileri 7 Haziran ile 1 Kasım arasını iyi analiz edemezse, bundan bir ders çıkaramazsa, Türkiye’de beşinci parti ortaya çıkacaktır ve bu da muhalefetin içinden olacaktır’’ dedim. Herkes beşinci partiyi AK Parti’den bekliyordu. O olmadı, AK Parti yüzde 49,5 ile güçlü bir şekilde geldi. Her ne kadar bugün TBMM’de beşinci bir parti olmasa da resmi bir şekilde olmasa da gayriresmi olarak, fiili olarak altıncı ve yedinci parti bile var. Sayın Altan Tan ile zaman zaman kamuoyunun gündemine geliyor olsa da aslında ondan başka isimlerin de olduğunu biliyoruz. Orada da ideolojik ve sosyolojik bir ayrışma var. Sur’da, Cizre’de yoksullar ölüyor, zenginlere bir şey olmuyor. Sur yıkılıyor, Kayapınar’da bir daire 2-3 milyon lira. Bu yüzden HDP’de de Kürt siyaseti yolunda birtakım ayrışmalar olacaktır.

Sahada bunu görebildiniz mi?

Sahada bunu şöyle görebiliyoruz: HDP oyları 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giderken yüzde 20-25 azaldı. 1 Kasım’dan bugüne baktığımızda ise yüzde 10-15 azalmış durumda. Yani HDP, 7 Haziran’daki oyların yüzde 35-40’ını kaybetmiş durumda. Bu zaten başlı başına bir gösterge. CHP’de de her ne kadar bugün kamuoyunda çok yüksek sesle tartışılmasa da kavga verilmese de CHP içerisinde, tabanında CHP’nin HDP ile yakınlaştığı ve bir mezhep partisine dönüştüğü yolunda yaygın bir kanaat var. Yıllardır şunu söylüyoruz: CHP, kendisini bir sol parti olarak tarif ediyor. Tabanının da tamamını sol olarak telakki ediyor. Halbuki CHP’ye oy veren seçmenlerin önemli bir bölümü merkez sağ seçmen. CHP bugün Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş, Aydın, Muğla ve Akdeniz sahillerinde iktidarsa buralar merkez sağın kaleleriydi. İstanbul’da Ümraniye ve Zeytinburnu eskiden solun kaleleriydi. 12 Eylül’den önce sağcılar giremezdi buralara. Önce Refah Partisi’nin sonra AK Parti’nin kaleleri oldu. Özellikle bu seçim meselesini muhalefet partileri gündeme getiriyor. Bunun partiyi diri tutmak için, çatlak seslerin önüne geçmek için yapıldığını zannediyorum. AK Parti ısrarla ‘’Seçim yok’’ diyor, muhalefet ‘’Seçim var’’ diyor.

Yedinci Parti Gelebilir

MHP’de ne yapılmak isteniyor?

7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki süreçte MHP’nin ve Sayın Bahçeli’nin tutumu nedeniyle bir hükümet kurulamadı. 7 Haziran’da HDP’ye bel bağlayanlar, HDP’nin güçlenmesi ile AK Parti’nin önünün kesileceğini düşünenler bugün MHP’nin hızla yükselmesiyle AK Parti’nin önünün kesilebileceğini düşünüyorlar. ‘’Tüm adaylar böyledir’’ anlamında söylemiyorum. Kimseye de haksızlık etmek istemem. ‘’MHP’de aday olan, Devlet Bahçeli’ye karşı olan, eleştiren herkes Paralelcidir’’ demek de o kişilere haksızlık olur. Ama tablo şu: Bu ülkede Paralelciler ve PKK’lılar, bugün MHP’de bir değişiklik istiyor. Adaylar Paralelci vesaire olduğu için değil, AK Parti’yi ancak böyle zayıflatacaklarını düşündükleri için.

Sayın Bahçeli’nin "MHP’ye darbe yapılıyor" açıklaması olmuştu. Darbeyi kim yapıyor?

Ak Parti’yi normal zeminlerde siyasi mücadelelerle kendi arenalarında yenemeyenler yapıyor. Az önce "AK Parti ile MHP’nin tabanları benzeşiyor’’ dedik, AK Parti’lilerin ikinci tercihi MHP dedik. Yani bir AK Parti’linin kolay kolay CHP’ye, bir CHP’linin kolay kolay AK Parti’ye oy vermesi mümkün değil bu kutuplaşma ortamında. Ama AK Parti ile MHP arasında bu geçişkenlik daha kolay gibi gözüküyor. Öyle düşünenler diyor ki ‘’MHP’de bir değişim olursa AK Parti’den büyük oranda bir oy alır.’’ Halbuki şunu unutuyorlar: CHP’lilerin de yüksek oranda ikinci tercihi MHP. Yani bugün MHP’de bir değişim olursa o değişim -altını çizerek söylüyorum- AK Parti’den çok CHP’ye zarar verecektir. Çünkü AK Parti seçmeninin büyük çoğunluğu hala oyunun arkasında duruyor, hükümet icraatlarından memnun olduğunu söylüyor. Dolayısıyla gitmesi için neden yok. Halbuki muhalefet partilerine oy veren seçmenler partilerinin icraatlarından ve tutumlarından memnun değil. Bahçeli’yi 7 Haziran’daki tavrından dolayı eleştirenler şunu düşünmüyorlar: MHP belki bir koalisyona girmedi, oyları yüzde 16’dan bir iki puan geriledi. Ama MHP, HDP ile koalisyon kursaydı bugün değil yüzde 5, yüzde 1 olurdu. O nedenle Devlet Bahçeli’yi bir muhalefet bloku içinde yer almadı diye eleştirmenin de haksızlık olduğunu düşünüyorum. MHP’de bir lider değişimi kolay kolay olacak gibi görünmüyor. Ben ilk günden itibaren MHP’de bir lider değişimi yaşanacağı kanaatinde değildim. O düşüncemi hala muhafaza ediyorum. 10 Temmuz’da da MHP’de bir lider değişiminin zor olduğunu düşünüyorum.

Şimdi mahkeme de 10 Temmuz’daki kongreyi iptal etti.  

Ben üç-dört aydır her fırsatta dile getiriyorum zaten. MHP’de genel başkana ve yönetime rağmen bir lider değişikliği çok zor. Sadece MHP’de değil, Türkiye’de bir lider ‘’Ben gidiyorum’’ demedikçe onu değiştirmek kolay değil. Beşinci parti tartışmalarından buraya gelmiştik. MHP’de bir lider değişimi olmazsa, böyle bir kongre yapılamazsa, bir yeni parti doğabilir. Bu yeni parti ne olur? Bu yeni parti MHP’nin, CHP’nin, HDP’nin muhaliflerinin yer alacağı bir parti mi olur? Yoksa sadece MHP’den kopan bir parti mi olur? Sadece MHP’den kopan bir parti olur ise yarın bir gün bunların benzerleri CHP’de ve HDP’de de çıkabilir. 1 Kasım akşamı, ‘’Beşinci parti geliyor’’ demiştim. Bu geldiğimiz noktada ‘’2019 seçimlerine kadar beşinci değil, altıncı ve yedinci partiler de gelebilir’’ diyorum. Çıtayı biraz daha yükseltiyorum ve ‘’Yedinci parti olabilir’’ diyorum. ‘’TBMM’de olabilir’’ demiyorum. Elbette ki seçime kadar olabilir. Grup olmayabilir ama bir tane, iki tane vekilli partiler olabilir. Yani CHP’den ulusalcılar ayrılabilir. MHP’de ciddi bir ayrışma oluyor. Muhaliflere yakın üç-beş de olsa milletvekili var. Yarın bir gün orada kalmayabilir bunlar.

CHP’deki Kavga MHP’den Daha Keskin

MHP’de çok net bir tablo var zaten. CHP için de benzer bir tablo görebiliyor musunuz?

Aslında CHP’deki kavga, MHP’den daha keskin. MHP’de aslında liderler arasında görüş farkı var ama tabanda bir görüş farkı yok. Orada Meral Akşener’i destekleyenler ile Devlet Bahçeli’yi destekleyen ülkücüler toplumsal yaşayışı ve dünya görüşü olarak birbirinden farklı değil. Destekleyenler farklı ama. Az önce dediğim gibi AK Parti’yi zayıflatmak için PKK da var, Paralel de var. Ama partinin tabanında bir farklılık yok. Bu farklılık CHP’de var. CHP ve HDP’de tabanda bir farklılık var. HDP’de dindar ve muhafazakar Kürtler var, bu sosyolojik ayrışmadan etkilenenler var, ‘’Yoksullar neden ölüyor’’ diye düşünenler var. CHP’de ise ‘Ne oluyoruz?’’ ‘’Bu parti Atatürk’ün partisi’’ diyenler var. CHP tabanında öyle bir kitle var ki MHP tabanından daha milliyetçi. Bakın ulusalcıları kastetmiyorum sadece. Kendini ulusalcı diye tarif eden çok az seçmen var. Bence CHP’deki bu ayrılığı ulusalcılık diye nitelendirmek doğru değil. Bu ülkede toplam ulusalcı sayısı çok değildir. CHP’de de çok yok. Ama CHP’deki milliyetçi sayısı MHP ve AK Parti’de de var.

Toplumun terörle mücadele konusundaki desteği şu anda hangi düzeyde?

Türkiye’de devletin terörle mücadelesini destekleyenlerin oranı yüzde 73,5’e yükseldi. Yüzde 50’lerde, 60’larda başladık, yüzde 73,5’e geldi. Bunun temel nedeni de şu: birincisi iyi gidiyor, devlet mücadelede başarılı. İkincisi terör örgütlerinin sivilleri hedef alan eylemleri halkı devletin yanında saf almaya yöneltiyor. ‘’Kökünü kazısın’’ diyorlar. Bombalar Kızılay’da, Vezneciler’de, Sultanahmet’te patlayıp da sivil kayıpları arttıkça vatandaş devletin terörle mücadelesini daha çok destekliyor.

Üç Kişiden İkisi İsrail’le İyi İlişkileri Onaylıyor

İç siyasetten dış siyasete geçiş yapalım tekrar. Türkiye ile İsrail arasında yeniden bir anlaşmaya varıldı. Bunun toplumdaki karşılığını siz nasıl görüyorsunuz?

Geçen hafta yaptığımız araştırmada ‘’Türkiye, İsrail ile ilişkilerinde ne yapmalı?’’ diye topluma sorduk. Gördük ki ‘’Türkiye asla İsrail’le ilişki kurmamalı’’ diyenlerin oranı sadece yüzde 37. Yüzde 17-18 ‘’Türkiye İsrail’le iyi ilişkiler yürütmeli’’ diyor. Kalan büyük kitle ise ‘’Türkiye’nin çıkarı ve menfaatine ise İsrail ile iyi ilişkiler kurulmalı’’ diyor. Yani en sevmediğiniz, mesela ‘’Terörün arkasında kim var’’ veya ‘’Türkiye’nin düşmanları kimler’’ diye sorduğunuzda birinci sırada sayılan İsrail için aynı Türkiye kamuoyunun büyük çoğunluğu "Türkiye’nin hayrına ve çıkarına ise İsrail ile iyi ilişkiler kurulmalıdır’’ diyor. Net olarak karşı çıkan yüzde 37 sadece.

Yani üç kişiden ikisi İsrail’le iyi ilişkileri onaylıyor. Bu manada Türkiye’nin yaptığı da doğru. Küreselleşen dünyada yalnız kalmak mümkün değil. Biz Ortadoğu’daki satranç oyununda yer almak istiyorsak, İsrail’le iyi ilişkiler kurmalıyız zaten. Çünkü İsrail nüfusu az olsa da çok önemli bir aktör. Dünya da bunun farkında. Türkiye’de bunun farkında.


Etiketler »