OKUNAN

Almanya Türkiye’den Ne İstiyor?

Almanya Türkiye’den Ne İstiyor?

The following two tabs change content below.
Enes Bayraklı

Enes Bayraklı

bayrakli@tau.edu.tr

Son dönemde Almanya’nın Türkiye ile ilgili politikalarını takip eden hemen herkesin zihnini bu soru meşgul ediyor. Almanya ekonomik, kültürel, insani ilişkiler göz önüne alındığında her ne kadar Türkiye ile özel bir ilişkiye sahip olsa da uzun zamandır Avrupa’da Türkiye karşıtı negatif tutum ve muhalefetin merkezi haline gelmiş durumda. Son yıllarda bu muhalefet, Türkçe eğitime karşı olan Der Spiegel dergisinin iki defa Türkçe kapak yapması, Böhmerman adlı komedyenin Cumhurbaşkanımıza iğrenç hakaretleri, Alman medyasının büyük bir kesiminin artık takıntı olarak nitelendirebileceğimiz şekilde Türkiye karşıtı dezenformasyon kampanyaları yürütmesi ve Ermeni soykırımı yasası çıkarılmasıyla birlikte artık şirazesinden çıkmış bir görüntüye dönüştü. Örneğin Alman medyasının Die Zeit gibi saygın bir temsilcisi bile söz konusu Türkiye’yi karalamak olunca, bütün soğukkanlılığını bir kenara bırakarak, işi Türkiye’nin nükleer silah ürettiğini iddia etmeye kadar vardırdı. Peki Almanya’da siyasete hakim olan ve basına da açıkça yansıyan Türkiye karşıtı bu havayı ve mevcut iktidarın politikalarını nasıl anlamalıyız?

Kimlik Siyaseti

Her ne kadar bazı çevreler bu muhalefetin temel sebebi olarak Gezi Parkı darbe girişimi sonrasında meydana gelen iç siyasi gelişmelere işaret etseler de Türkiye karşıtı siyasetin Almanya’da köklü ve uzun bir geçmişi olduğu açıktır. Burada karşımıza çıkan en önemli soru, Türkiye söz konusu olunca Almanya’nın çıkarlarını nasıl tanımladığıdır. Devletlerin çıkarlarına göre hareket ettikleri ve bu çıkarların ekonomik ve rasyonel temelleri olduğu iddia edilir. Halbuki devletlerin çıkarlarını tanımlarken en temel dayanakları kimlikleridir. Kimliklerin çıkarları belirlediği noktada, Türkiye ile Almanya arasında olduğu gibi, ekonomik gereklilikler sıkı bir ilişkiyi mecbur kılsa da siyasi ilişkilerin gergin olması kaçınılmazdır.

Almanya’nın Türkiye siyasetinde partiler üstü bir konsensüsün hakim olduğunu ve bu konsensüsün Türkiye’nin Batı’ya yöneliminin devam etmesi temelinde bir hedefe sahip olduğunu iddia edebiliriz. Bu siyaset uyarınca Türk toplumunun mümkün olduğunca sekülerleşerek Batılılaşması öngörülmektedir. Türkiye’nin önünde sonunda Avrupa’yı rahatsız etmeyecek derecede Batılılılaşarak ve sekülerleşerek Avrupa Birliği’ne üye olup olamayacağı sorusu Alman siyasetini uzun dönemdir ikiye bölmüştü. Bu noktada Sosyal Demokratlar (SDP), Yeşiller (Grünen), Sol Parti (Die Linke) ve Liberal Parti’nin (FDP) yer aldığı kanat Türkiye’nin bunu başarabileceğini düşünürken, Hristiyan Demokratlar (CDU-CSU) ise Türkiye’nin Müslüman kimliğinden dolayı bunun hiçbir zaman mümkün olmayacağını savunmaktadır. Hristiyan Demokratların bu düşüncesinden dolayı Merkel, zaten iktidarının en başından beri Türkiye’ye karşı menfi bir tutum takınıyor. Bundan dolayıdır ki Merkel henüz ortada Gezi Parkı gibi tartışmalar yokken formüle ettiği ve iktidara geldiği günden beri ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde sürdürdüğü imtiyazlı ortaklık politikası ile Türkiye’nin AB üyeliği önündeki en büyük engel haline geldi. Böylece Türkiye adına çok da talihsiz bir şekilde, AB ile üyelik müzakerelerinin başladığı 2005 yılında AB’nin çekinik lideri olarak tanımlanan Almanya’da Merkel iktidarı başladı.

Gezi Parkı ile birlikte Türkiye’de ardı ardına gelen darbe girişimleri sonucunda emellerine ulaşamayanların uluslararası alanda Türkiye aleyhine estirdiği “Türkiye muhafazakarlaşıyor, DAEŞ’i destekliyor, otoriterleşiyor” gibi karalama kampanyaları sonucunda Almanya’da Türkiye’ye göreceli olarak olumlu bakan diğer kanat da Türkiye aleyhtarı bir tutum takınmaya başladı. Sonuçta Almanya’da hemen hemen bütün partilerin “Türkiye muhafazakarlaşıyor” söylemini satın aldıklarını ve “Türkiye istediğimiz yöne gitmiyor” kanısına vardıklarını gördük. Bu durumun sonucunda Almanya’da gittikçe hırçınlaşan keskin bir Türkiye karşıtlığı ortaya çıktı. Almanya’nın Türkiye’ye yönelik politikalarını büyük oranda belirleyen muhafazakarlık karşıtı ve sekülerlik yanlısı kimlik politikası birçok açıdan sorunludur. Öncelikli olarak Türkiye’nin kültürel ve dini aidiyetlerini ötekileştirerek Türkiye’deki muhafazakar kitlenin siyasetin merkezine yürüyüşünü göz ardı eden böyle bir siyasetin, Almanya’yı doğrudan Türkiye’nin sosyolojisi ile kavgalı hale getirdiği ve uzun vadede sürdürülebilir olmadığı açıktır. Daha da ötesi Almanya bu politikasından dolayı ülkesinde yaşayan Türkiye kökenli muhafazakar göçmenlerin Alman siyasetinde temsil edilmesini sistematik bir biçimde engellemektedir.

Güven Bunalımı

Bu tavırla bağlantılı olarak Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerde iki ülkenin birbirlerinin politikalarına karşı duydukları derin şüpheden kaynaklanan ciddi bir güven bunalımının olduğu açıkça gözlemlenmektedir. Özellikle Türkiye’nin AK Parti iktidarı döneminde aktif dış politikası çerçevesinde yurt dışında yaşayan Türklere yönelik kapsamlı diaspora politikalarını gündeme getirmesinin, ülkesinde yaşayan Türkleri açıkça asimile etmeyi politika haline getirmiş olan Almanya tarafından hoş karşılanmadığı ortadadır. Diğer taraftan Türkiye’nin özellikle Balkanlar’da Almanya ile rekabet edebilecek seviyede olmasa dahi tekrardan görünür hale gelmesinin Almanya tarafından uzun vadeli bir sorun olarak algılandığı görülmektedir. Bütün bunların ötesinde esas sorun ekonomik olarak eskisine nazaran çok daha güçlü ve özgüveni yerine gelmiş olan Türkiye’nin Türk-Alman ilişkilerinde eskiden beri Almanya lehine var olan asimetrik ilişkiyi karşılıklı saygıya dayalı eşit ortaklığa dönüştürmeye yönelik hamleleridir. Diğer taraftan Türkiye de Alman medyasının ve siyasetçilerinin Gezi Parkı sonrasında takındığı tutumdan bağımsız olarak, Almanya’nın kimi politikalarına karşı derin şüphelere sahiptir. Örneğin Almanya’nın Aleviliği İslamiyet’ten bağımsız bir din olarak inşa etme çabalarını, kerhen terör örgütü olarak tanımlasa bile PKK’nın Almanya’daki faaliyetlerine göz yummasını, Suriye’nin kuzeyinde PYD terör örgütünü açıktan desteklemesini Türkiye’nin hoş karşılamadığı bir sır değildir.

Bütün bu resme baktığımızda Almanya’nın AK Parti’nin 2002 sonrasında toplumun büyük bir kesiminin desteğini alarak inşa etmeye çalıştığı yeni Türkiye ile kavgalı olduğu ortaya çıkmaktadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz Almanya lehine yerleşmiş olan asimetrik ilişki biçiminin eşit ortaklığa dayalı hale getirilmesi ile ilgili Türkiye’nin attığı adımlar Almanya’nın direnişiyle karşılaşmaktadır. Bundan dolayı Almanya, vakıfları, medyası ve diğer kurumları ile Türkiye’nin iç siyasetinin tam göbeğinde olmasına rağmen Türkiye’nin diasporaya yönelik destekleri yahut Erdoğan’ın Almanya’da seçim kampanyaları yapmasını kabullenememektedir.

 


DİĞER YAZILARI