Dolar Spekülasyonu ve Ekonomik Gerçekler

The following two tabs change content below.
Mevlüt Tatlıyer

Mevlüt Tatlıyer

tatliyer@gmail.com

Türkiye ekonomisi 2000’li yıllarda çok önemli bir mesafe kaydetti. Bu süreçte kamu maliyesi ciddi şekilde güçlenirken finansal sistem de önemli oranda sağlamlaştı. Genel ekonomik görünüm de oldukça pozitif bir seyre kavuştu. Öte yandan 2008 yılında yaşanan küresel finansal kriz dünyada birçok ülkeyi epey olumsuz etkilerken bizi “teğet geçti.” Ülkemiz 2010 ve 2011 yıllarında sağladığı yıllık ortalama yüzde 9 ekonomik büyümeyle söz konusu finansal krizin yaralarını çok hızlı ve güçlü bir şekilde sarmayı başardı. Diğer taraftan 2012’den sonraki süreçte Avrupa ekonomisi aradan beş yıl geçmesine rağmen henüz içinden çıkamadığı önemli ekonomik sıkıntılarla boğuşmaya başladı. Daha sonraki süreçte ise bu sefer dünya ekonomisi ciddi yavaşlama belirtileri göstermeye başladı. Aşağı yukarı aynı süreçte FETÖ, PKK, DEAŞ ve DHKP-C gibi terör örgütlerinin saldırılarında bir artışın yaşandığını gördük.

Bu süreç 15 Temmuz’daki hain darbe girişimi ile birlikte zirveye ulaştı. Fakat Türkiye bütün bu badireleri oldukça başarılı bir şekilde aşmasını başardı. Bu süreçte Türkiye ekonomisi de önemli bir başarı hikayesi yazdı. İçerideki önemli sıkıntıların yanı sıra dünya ekonomisinin hiç de iyi bir görünüm sergilemediği ve Avrupa ekonomisinin ciddi problemler yaşadığı 2012-2016 döneminde Türkiye ekonomisi yılda ortalama yüzde 3,5 düzeyindeki ekonomik büyüme ile etkileyici bir performans gösterdi. 2016’nın üçüncü çeyreğindeki yüzde 1,8’lik daralma, gerçekte yaşananlarla değil TÜİK’in oldukça zamansız bir şekilde- GSYH hesaplamasında yeni bir yöntem benimsemesiyle ilişkilidir. Bu zamana kadar geçerli olan hesaplama yöntemine göre Türkiye ekonomisi 2016’nın üçüncü çeyreğinde yüzde 3,1 büyümüştür.

 

Yükseliş Trendi

FETÖ’nün 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünden sonra Türkiye ekonomisi ne kadar sağlam bir yapıya sahip olduğunu çok net ortaya koydu. Bu süreçte ne ekonomide bir sıkıntı baş gösterdi ne de finansal piyasalarda bir dalgalanma yaşandı. Yani bir ülkenin yaşayabileceği en ağır durumlardan birisinin akabinde ülke ekonomisi sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi yoluna devam edebildi. Örneğin 2016 Haziran ayını 2,90 TL düzeyinde kapatan dolar kuru, takip eden Temmuz sonunda ancak 3,02 TL düzeyini gördü, Ağustos sonunda da tekrar 2,95 TL düzeyine kadar düştü.

Öte yandan 2016’nın ilk on ayında ortalama 2,95 TL’lik düzeyiyle göreceli olarak istikrarlı bir görünüm sergileyen dolar kuru, Kasım ayında TL karşısında yüzde 10 düzeyinde değer kazandı. TL, dolar kuru karşısında Aralık ayında yüzde 4 daha değer kaybetti ve kur yılı 3,54 TL düzeyinde kapattı. Genel beklenti 2017’nin ilk günlerinde halihazırda oldukça yüksek bir düzeye gelen dolar kurunun değer yitireceği yönündeydi. Fakat yaşananlar bunun tam tersi oldu. Dolar kuru bu sefer görünürde hiçbir ekonomik gerekçe yokken Kasım 2016’daki yükselişini dahi gölgede bırakacak bir hızda TL karşısında yeni yılın ilk günlerinde yüzde 10 düzeyinde değer kazandı ve 3,90’lar düzeyine ulaştı. İlerleyen günlerde ise kur yine çok hızlı bir şekilde 3,70’ler düzeyine geri döndü. Daha sonraki süreçte ise kur 3,80’lerde dolaşmaya başladı. Bu tablo dolar kurunun hızlı yükselişinin nedenleri ve bulunması gereken seviyenin ne olduğu hususunda soru işaretleri oluşturdu.

Kurdaki Artışın Nedenleri

Burada öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Son aylarda dolar küresel ölçekte birçok para birimi karşısında değer kazandı. Kırklareli Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Arı’nın da belirttiği gibi doların tüm dünyada değer kazanmasının arka planında birçok faktör vardır: “Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin yarattığı belirsizlik, FED’in 2016 sonunda yaptığı 25 baz puanlık faiz artırımı ve 2017’de yapılacak (en az iki defa) faiz artışının ilanı, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) iki yıldır sürdürdüğü negatif nominal faiz politikası, Japonya’daki genişletici iktisadi politikaların devamı, Brexit, Suriye’de devam eden iç savaş vb. küresel unsurlar, doların TL ve diğer ulusal paralar karşısında değer kazanmasına neden olmaktadır.”

Bununla birlikte TL’nin son aylarda dolar karşısındaki değer kaybı küresel faktörlerle açıklanamayacak ölçüde büyük oldu. Bir döviz kurunun yükselişinin arka planında birçok sebep bulunabilir. Bu noktada küresel ve ülke içi faktörler önemli derecede etkilidir. Türkiye özelinde baktığımızda ise dolardaki söz konusu yükselişi ekonomik gerekçelerle izah etmek hiç de kolay değildir.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektör Vekili Prof. Dr. Ege Yazgan da son aylarda dolar kurundaki hızlı yükselişin spekülatif piyasa hareketlerinin yokluğunda açıklanamayacağını ifade etmektedir. Teorik olarak döviz kurunun bulunduğu seviyeyi belirleyen faktörleri “makroekonomik temeller”, “risk faktörü” ve “spekülatif piyasa hareketleri” olarak üç gruba ayıran Yazgan, son aylardaki yükselişte spekülatif piyasa hareketleri ve risk faktörünün rolüne vurgu yapmaktadır. Yazgan’a göre “Bütün olumsuzluklara rağmen yüksek büyüme oranları, son zamanlarda yavaşlayan ama dirençli bir ekonomi, düşük kamu borcu, sağlıklı bir bankacılık sektörü, cari işlemler açığının kamu değil özel sektör kaynaklı olması gibi olumlu faktörler düşünülecek olursa, yaşadığımız sertlikte bir döviz hareketini gerektirecek bir makroekonomik iç ve/veya dış temel yok. 15 Temmuz darbe girişimi ve onu takip eden bir dizi siyasi jeopolitik faktör belirsizliği artırarak Türkiye’nin risk primini yukarı çekti. Bunun üzerine ayrıca yakın zamandaki dış siyasi/ekonomik gelişmelerin, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere eklediği risk unsurunu da eklemek lazım. Ancak risk faktörünün de tek başına özelikle son ayda yaşanan sert hareketleri tek başına açıklaması beklenemez. Mevcut durumun piyasada döviz kıtlaştırması, satıcının ve hatta alıcının da az olduğu ‘sığ’ bir piyasa yapısına yol açtığı ortada. Bu sığ piyasa yapısında spekülasyon amaçlı alımların, miktar yüksek olmasa bile kurda sert yükselişlere yol açtığını gözlemliyoruz. Belirtmek gerekir ki bu spekülatif hareket tamamen kısa vadeli kazanç sağlamaya yönelik olabileceği gibi mevcut ortamın siyasi amaçlı manipülatif hareketlere de açık olduğu meydandadır.”

Gerçekten de dolar kurunun son birkaç aylık süreçteki seyrini ekonomik gerekçelerle izah etmeye pek olanak bulunmamaktadır. Bu durum özellikle kurun Ocak ayındaki seyri için geçerlidir. Şu halde kurdaki yükselişi büyük oranda ancak siyasi gerekçelerle izah edebiliriz. Görünen o ki son üç yılda çeşitli terör örgütleri kanalıyla Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya çalışan “belirli odaklar”, Cumhurbaşkanlığı sistemi için referanduma gitmeye hazırlandığımız şu süreçte ekonomik kriz algısı oluşturmaya çalışmaktadır. 1990’lı yıllarda devalüasyonlar ile ekonomik krizlerin birlikte yaşanmış olması da ekonomik kriz algısı oluşturma noktasında neden doların seçildiğini açıklayabilir.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fatih Yiğit de kurdaki yükselişin arkasında ekonomik gerekçelerin bulunmadığı noktasında kamuoyunda önemli oranda bir görüş birliği olduğunu belirterek “Konunun uzmanlarının üzerlerinde birleştiği nokta, Türkiye’nin makroekonomik göstergelerinde herhangi bir sorun olmadığı, gözlemlenen parite artışının bu göstergelere dayandırılamayacağı yönündedir” değerlendirmesinde bulunmaktadır.

“Olması Gereken Seviye” Ne?

Dolar kurunun “olması gereken seviye” konusunda tarihsel seyir bize önemli fikirler verebilir. Dolar kuru 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca TL karşısında aşırı değerliydi. Özellikle 1980’li ve zaman zaman 1990’lı yıllarda ABD Merkez Bankası’nın (FED) sıkı para politikası uygulaması ve ülkemizde 1990’lı yıllarda ekonomik açıdan oldukça kırılgan bir yapının bulunması bu süreçte (1982-2002 dönemi) dolar kurunun ortalama 4,04 TL düzeyinde gerçekleşmesini sağladı.

2000’li yıllarda ise bambaşka bir tablo ile karşı karşıya kalındı. Bu sürecin genelinde FED’in oldukça gevşek bir para politikası uygulaması ve dünya ölçeğinde yaşanan likidite bolluğu küresel risk iştahının ciddi biçimde artmasına neden oldu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) bu sürecin önemli bir bölümünde sıkı para politikası uygulaması da bu trende katkıda bulundu. Sonuç olarak 2000’li yıllarda ülkemize ciddi miktarda sıcak para akışı yaşanırken dolar TL karşısında ciddi değer yitirdi. Böylece 1980 ve 1990’lı yıllardaki aşırı değersiz TL’nin yerini bu süreçte aşırı değerli TL aldı. 2003- 2014 sürecinde dolar kuru ortalama 2,52 TL düzeyinde gerçekleşti.

Öte yandan FED’in uzun yıllardır sıfır mesabesindeki politika faiz oranından oldukça rahatsız olduğunu biliyorduk. FED bu açıdan politika faiz oranını yükseltebilmek için ABD ekonomisinin toparlanmasını dört gözle bekliyordu. Her ne kadar parlak bir görüntü sergilemese de ABD ekonomisinin 2015-2016 sürecinde toparlanma emareleri göstermeye başlamasıyla birlikte FED politika faiz oranını artırma niyetini daha güçlü bir şekilde dillendirmeye başladı. Küresel risk iştahının da bu süreçte azaldığına şahitlik ettik. Böylece dolar kuru dünyada birçok para birimi karşısında değer kazanmaya başladı. Daha doğrusu aşırı değersiz dolar kuru normal seviyelerine doğru ilerlemeye başladı. Yani bizim 2000’li yıllarda alışkın olduğumuz ortalama 2,50 TL düzeyindeki dolar kuru aslında normal addedilebilecek bir düzeye karşılık gelmiyordu. Benim yaptığım hesaplamalara göre dolar kurunun 2016 sonu itibarıyla “normal seviyesi” 3,30 TL civarındadır. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Göksel Aşan da dolar kurunun normal seviyesi olarak 3,30’lar düzeyini işaret etmektedir. Şu halde dolar kurunun hızlı bir şekilde bu seviyelerin yukarısına çıkmasını ekonomik gerekçelerle izah etmek oldukça zor olduğu gibi bu seviyelerin üzerinde kalması da yine çok olası durmamaktadır.

Muhtemel Ekonomik Sonuçlar

Bir ekonomi için asıl problem döviz kurunda yaşanan volatilite yani oynaklıktır. Fakat döviz kurunda yaşanan volatilite ile sağlam temellere sahip bir ekonomide kriz çıkarmaya pek olanak yoktur. Bu durum bankalar ve firmaların açık pozisyonlarının düşük seviyede olduğu ve kur riskine karşı kendilerini korudukları mevcut durumda özellikle geçerlidir. Şu halde söz konusu ekonomik operasyonun başarıya ulaşabilme ihtimali çok düşüktür. Arkasında herhangi bir ekonomik temel bulunmadan TL’nin uzunca bir süre dolar karşısında yüzde 15-20 düzeyinde daha az değerli kalması pek muhtemel değildir. Bu açıdan dolar kurunun bundan sonraki süreçte ve özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemi referandumundan sonra normal seviyelerine doğru geri çekildiğini görebiliriz. Bununla birlikte birtakım ekonomik gerekçelerin oluşması durumunda dolar kuru uzunca bir süre TL karşısında aşırı değerli kalabilir. Fakat bu durum kendi başına iyidir veya kötüdür denilemez. Kırklareli Üniversitesi akademisyenlerinden Mevlüt Camgöz’ün de belirttiği gibi, “Ulusal bir para nın düşük değerlenmiş olmasının olumsuz bir olgu olarak değerlendirilmesi ezberci bir iktisat anlayışından öteye geçmez.” Zira her kur düzeyinin kendine göre avantajları ve dezavantajları bulunur. Bir para birimi değer kazandığında ithalat daha ucuz ve kolay hale gelir. Aşırı değerli para biriminin hüküm sürdüğü bir ülkede üretmek ve ihracat yapmak değil ithalat yapmak daha cazipleşir.

Diğer taraftan İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Araştırmacısı Nurullah Gür’e göre, “Ucuzlayan para birimi ihraç mallarının döviz cinsinden fiyatlarının göreceli olarak düşmesine, ithal mallarının fiyatlarının ise artmasına neden olarak ülkeye dış ticarette belli ölçüde bir rekabet avantajı sağlar. Bu açıdan bir para biriminin değer kaybetmesi oluşturduğu maliyetlerin yanı sıra fırsatlar da doğurmaktadır.”

 

Düşük Faiz-Yüksek Kur Politikası

Bu çerçevede “yüksek faiz-düşük kur” gibi “düşük faiz-yüksek kur” da bir politika tercihidir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde “düşük faiz-yüksek kur” politikasının daha anlamlı bir tercih olduğu söylenebilir. Camgöz’ün belirttiği gibi ülkenin üretim kapasitesi ve ihracat potansiyelini geliştirmek için para birimini bilinçli bir şekilde daha az değerli tutma politikası, Çin de dahil olmak üzere birçok gelişmekte olan ülke tarafından geçmişte uygulanmıştır. Son dönemin önemli örneklerinden olan Çin’in yakaladığı ekonomik büyümenin altında yatan önemli bir faktörün de Çin Merkez Bankası’nın (CBC) yuanı bir politika aracı olarak düşük değerli tutması olduğuna dikkati çeken Camgöz, son yıllarda çeşitli vesilelerle ABD ve Çin ilişkilerine yansıyan gerginliğin temel sebebinin de CBC’nin bu politikası olduğu yorumunu yapmaktadır.

Yine Gür’ün ifade ettiği gibi 2008 krizi sonrasında da düşük kur bir ihracat politikası olarak bazı ülkeler tarafından uygulanmıştır. Gür, özellikle Küresel Finans Krizi sonrası Çin ve Japonya gibi bazı ülkelerin bilinçli bir şekilde para birimlerini değersizleştirmeye yönelik politikalar uygulayarak ihracat kanalıyla ekonomik büyümeye destek vermeye çalıştıklarını dile getirmektedir. Bu açıdan Camgöz, diğer uyumlu makroekonomik ve parasal politikalarla birlikte dengeli sürdürülen “yüksek kur-düşük faiz politikası”nın Türkiye’ye önemli kazanımlar sağlayabileceğini ifade etmektedir. Gür, bu noktadan hareketle TL’nin son süreçte yaşadığı değer kaybının da aslında ülkemiz için bir fırsat anlamına geldiğini belirterek mevcut durumda atabileceğimiz adımları şu şekilde ortaya koymaktadır: “TL’nin başlıca büyük para birimleri karşısında son dönemde değer kaybetmesi de benzer bir fırsat sağlayarak ihracatın artmasına, ithalatın azalmasına neden olabilir. Ancak bazı faktörler ve gelişmelerden dolayı henüz bu olumlu etkiyi dış ticaret rakamlarında göremedik. Sanayi ihraç mallarımızda dış girdiye olan bağımlılığımız ve enerji ithalatımız yüksek kurun faydalarını sınırlandırmaktadır. En önemli ticaret ortağımız olan Avrupa Birliği ülkelerinde ekonomik büyümenin bir türlü ivme kazanamaması, görece ucuzlasa da Türk mallarına olan talebin beklenen ölçüde artmasını engelliyor. Yine bir diğer büyük dış pazarımız olan Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik gelişmeler ihracat artışını sınırlayan faktörlerin başında geliyor. Rusya ile ilişkilerin son aylarda normalleşmeye başlaması ihracat açısından olumlu bir gelişme. Henüz tüm mal ve hizmetler için uygulanan sınırlamalar tam anlamıyla kaldırılmasa da önümüzdeki aylarda yüksek kurun olumlu yansımalarını Rusya ile yaptığımız ihracatta görebiliriz. İhracatçılarımızın ve iş adamlarımızın yüksek kurun avantajlarını kullanarak ihracatı artırmak için yeni pazarlara yönelmeleri ve bu konuda hükümetin reel sektöre yol gösterici ve teşvik edici hamleler yapması kritik öneme sahiptir.”

Merkez Bankası’nın Performansı

Son aylarda dolardaki yükseliş karşısında TCMB’nin oldukça soğukkanlı bir şekilde hareket ettiğini gördük. Uluslararası sermaye akışının ciddi biçimde hızlandığı son 30-40 yıllık süreçte merkez bankalarının kendilerinden ne kadar emin göründüğü gerçekten çok önemli bir noktadır. Çeşitli nedenlerle ürkek bir görüntü sergileyen merkez bankaları tarihsel süreçte birçok defa finansal piyasalar tarafından şiddetli bir şekilde cezalandırılmıştır. Ürkek bir merkez bankası tarafından yok yere veya gereğinden fazla yapılan faiz artırımları finansal piyasaları teskin etmek yerine birçok durumda daha çok faiz artırımı noktasında iştahlandırmıştır. Bu açıdan halihazırda 92 milyar dolar civarında döviz rezervine sahip olan TCMB’nin son aylardaki kendinden emin görüntüsü Türkiye ekonomisi için önemli bir artı olmuştur. TCMB dolar kurunda yaşanan yükseliş karşısında yapılan birçok çağrıya rağmen politika faiz oranını ciddi biçimde yükseltme yoluna gitmemiştir. Zira şu aşamada politika faiz oranını önemli oranda yükseltmek ekonomik aktivite üzerinde gayet olumsuz etkilere sahip olacaktır. Öte taraftan arkasında ekonomik gerekçeler bulunmayan bir kur yükselişine kuvvetli bir faiz artışıyla karşılık vermek hiçbir işe yaramayacağı gibi finansal piyasaların daha da karışmasına yol açabilecektir. TCMB bunun yerine kendinden emin bir görüntüyle çeşitli finansal enstrümanları kullanarak dolar kurunun reel sektör ile bağlantısını güçlendirmeye ve dolar kurunu “normal seviyeler”ine çekmeye çalışmıştır.

İstanbul Medipol Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kerem Alkin TCMB’nin bu süreçte sergilediği anlamlı duruşa ilişkin “Dolar kurunda son üç aydır gözlenen dalgalanma ve yükselişi bertaraf etmenin etkili yolu TL’nin reel değerini ve getirisini güçlendirmekten geçer. Bunu sağlamanın bir yolu TL’nin fiyatı olan faiz hadlerini yükseltmekten, bir yolu ise piyasada TL’ye ulaşmayı zorlaştırmaktan geçer. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomi politik süreç para politikası faiz oranlarına fazla dokunulmamasını gerektirdiğinden TCMB doğru bir taktikle TL’nin reel değerini ve getirisini piyasaya verdiği TL’nin miktarını kısarak ve/ veya piyasayı günlük TL fonlamasının maliyetini yükselterek gerçekleştirmeyi tercih etmiştir” tespitlerini yapmaktadır.

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Göksel Aşan ise TCMB’nin kurdaki yükselişin ileride yaşanacak gelişmelere bağlı olarak bir miktar geri gelebileceğini öngördüğüne işaret etmektedir. Aşan’a göre, “Özellikle Trump’ın ilk icraatları, içeride Anayasa referandumunun neticelenmesi, coğrafyamızdaki çatışmaların seyri, turizmde gelecek ilk sinyaller ve Avrupa ekonomisindeki gelişmeler olumlu yönde olursa bunların kurdaki etkisi çok hızlı ve şiddetli olabilir. İşte bu yüzden böyle bir tablo ortaya çıktığında tekrar geri almak zorunda kalacağı -ki bu artış kadar hızlı yapılamayabilir- bir faiz artışını tercih etmiyor. Bugün kullandığı yöntem TCMB’ye bu gelişmeleri görene kadar piyasaları nispeten kontrol altında tutarak zaman kazandıran bir uygulama. Neticede TCMB az da olsa riskleri olmakla beraber doğru bir para politikası uygulamaktadır.”

Bundan Sonra Ne Olur?

Peki dolarda bundan sonraki süreçte nasıl bir seyir görülebilir? Dolar kurunun “normal seviye”sinin 3,30’lar düzeyinde olduğu düşünülürse, doların mevcut durumda yüzde 15 civarında aşırı değerli olduğu görülür. Doların mevcut aşırı değerliliği herhangi bir ekonomik temele sahip olmadığından, “kendi haline” bırakıldığında kurun normal seviyelerine dönmesi beklenir. Öte taraftan dolar kurunu mevcut düzeyinin de ötesinde daha da yukarılara taşımak, kurun ekonomik realite ile bağının daha da kopması anlamına gelecektir ve bunu gerçekleştirmek de gerçekten çok zor olacaktır. Şu halde özellikle “spekülatif ataklar”ın sona ermesiyle birlikte kurun normal seviyelerine doğru hızla geri çekileceğini söyleyebiliriz.

Bunun yanı sıra dünyada yaşanacak gelişmeler de yine finansal piyasalar üzerinde önemli oranda etkili olacaktır. 2016 gerek Türkiye gerekse dünya için oldukça zorlu bir yıl oldu. Küresel ölçekte 2017 yılının 2016’dan daha iyi olacağına dönük de çok fazla bir emare bulunmuyor. Avrupa ekonomisi iyi durumda değil. Dünya ekonomisi kırılganlığını koruyor. ABD’de yeni başlayan Trump döneminin ne getireceği henüz belirsiz. Bu açıdan bundan sonraki süreçte bu faktörlerin yanı sıra Destek Yatırım Araştırma Müdürü Murat Tufan’ın ifade ettiği gibi, “Uluslararası siyasette artan popülist söylemler ülke ekonomilerinin yerelleşmesine ve dolayısıyla dünya ticaret hacminin de gittikçe daralmasına neden olabilir.” ABD özelinde bir taraftan Trump’ın uygulamayı planladığı mali politikalar sonrasında FED’in daha agresif bir şekilde faiz artıracağı beklentisi diğer taraftan Trump’ın “Güçlü dolar Amerika ekonomisine zarar veriyor” açıklamaları, dolar kurunun bundan sonraki süreçte küresel ölçekte nasıl bir yönelim sergileyeceğiyle ilgili belirsizliği artırıyor.

İçinde bulunduğumuz şu süreçte kredi derecelendirme kuruluşlarının da gerçek anlamda şirazelerinin kaydığına şahitlik ediyoruz. Piyasanın yüzde 95’ini ellerinde tutan bu kuruluşlar Moody’s, Standard&Poor’s ve Fitchbirbiri ardına Türkiye ile ilgili inanılmaz derecede anlamsız kararlar vermeye başladı. Son yaşanan olaylar serisi neredeyse herkesi “Artık bu kadarı da olmaz” şeklinde isyan ettirdi. 27 Ocak Cuma günü Fitch, Türkiye’nin kredi notuna dönük değerlendirmesini açıklayacaktı. Fakat, bu açıklamadan birkaç saat evvel, 15 Temmuz’daki alçak darbe girişiminden 5 gün sonraki takvim dışı açıklamasıyla Türkiye’nin notunu düşüren Standard&Poor’s, “yine” Türkiye ile ilgili değerlendirme yapmasına daha aylar varken, takvim dışı açıklamasıyla Türkiye’nin not görünümünü negatife çevirdi. Prof. Dr. Kerem Alkin bu durumu “eşine az rastlanır bir vahşilik” olarak değerlendirmektedir. Daha sonraki saatlerde de Fitch, çeşitli siyasi gerekçelerle kamu borcu son derece düşük olan, güçlü bir ekonomik ve finansal temele sahip olan Türkiye’nin notunu bir basamak düşürdü. Şu durumda görülmektedir ki kredi derecelendirme kuruluşları artık objektif bile görünmeye çalışmamakta, çok açık bir şekilde “tetikçilik” yapmaktadır.

 


DİĞER YAZILARI