Liberal Dünyanın Sonu

The following two tabs change content below.
Ali Aslan

Ali Aslan

aaslan@setav.org

Liberal modernliğin uluslararası ilişkiler için öngördüğü düzen hukuki açıdan birbirini eşit olarak gören ve karşılıklı olarak tanıyan egemen siyasi birimler arası ilişkilerdi. Tüm siyasi çatışmalara, ekonomik ve ideolojik rekabete ve hatta bazı devletlerin parçalanarak daha büyük güçler arasında pay edilmesine rağmen anarşik yapı ve egemen devlet aktörlüğü üzerine bina edilmiş Westfalyan (1648) düzen norm olarak kabul gördü ve sürdürüldü. Özgürlük, otonomi ve eşitlik gibi liberal değerler üzerine kurulu bu düzen sadece Avrupa’yı kapsamaktaydı.

Avrupa’nın dışında ise Avrupa ile “geri kalanlar” arasında hiyerarşik bir yapı bulunuyordu. Avrupalı güçler Avrupa dışı alanda liberal olmayan normlara tabiydi ve serbestçe her türlü şiddete başvurma hakkına sahipti. Bu alanda Avrupalı olmayan topluluk ve devletler liberal uluslararası düzenin sağladığı korumadan mahrumdu. Onların egemenlikleri tanınmıyor, sömürgeleşme veya iç işlerine müdahale norm olarak kabul görüyordu. Özetle, uluslararası sistem hukuki açıdan iki farklı dünyaya bölünmüştü.

 

Post-Kolonyal Dünyaya Geçiş

Bu çift yapılı uluslararası düzen ABD’nin 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’dan bağımsızlığını kazanması ve 19. yüzyılın sonlarında uluslararası alana açılmasıyla radikal bir dönüşüme uğradı. ABD’nin yükselişi Avrupa merkezli uluslararası düzene son verdi. Böylece ilk olarak Avrupa ve Avrupa dışı ayrımı ortadan kalktı. Liberal uluslararası düzen Avrupa dışını da kapsayacak şekilde yeniden düzenlendi. Liberal uluslararası düzen ABD’nin liderliğinde genişleyerek küreselleşti. Avrupa dışı topluluklar peyderpey eşit egemen birimler olarak kabul edildi ve siyasi bağımsızlıklarını elde etti. Kısaca, kolonyal bir dünyadan postkolonyal bir dünyaya geçiş yapıldı.

İkinci farklılık ise siyasetin mantığının ön planda olduğu bir dünyadan ekonominin mantığının önemli olduğu bir dünyaya geçilmesiydi. Uluslararası düzen bir bakıma “Avrupa devletler cumhuriyeti” ve imparatorluklar çağından, dünyayı tek bir çatı altında toplayan ve devletlerin birer şirket gibi görüldüğü “küresel devletler piyasası”na dönüştü. En çarpıcı tarafı ise ABD’nin ahlakçı bir perspektifle bu uluslararası düzenin bekçiliğine soyunmasıydı.

Böylece Avrupa merkezli uluslararası düzende Avrupa dışına yönelik otoriter müdahaleler, ABD merkezli uluslararası düzende liberal müdahaleler şeklini aldı ve Batı dışına müdahalelerin meşruiyet zemini dönüşmüş oldu. 19. yüzyılda “gayri medeni” ya da “devletsiz” olarak tanımlanan Batı dışı dünya, 1960’larda “modernleşmemiş,” 1980 sonrasında ise “demokratikleşmemiş” olarak kodlanarak müdahalelere açık hale getirildi. Batı dışı dünya, iç siyasi alanda liberal değerler temelinde bir kültürel ve siyasi modernleşmeye zorlanırken, dışarıya karşı ise sınırlarını açmak ve neoliberal küresel kapitalist sisteme uyum sağlamak için baskı gördü.

Tüm bu süreçlerde esas olan güce ve şiddete olabildiğince başvurmamaktı. Küresel yönetişimde ideal olarak görülen yönetimin kurumsallaşması ve diplomasinin ön planda olmasıydı. Hiyerarşi ve şiddete başvurmanın ağır bastığı siyaset öncesi bir özellik taşıyan anarşik uluslararası alan, eşitlik ve müzakereye dayalı siyasi yönetim özelliği gösteren bir şekle büründü. Elbette hukuki olarak eşitlikçi ve müzakereye dayalı bu siyasi yönetim, uluslararası düzeyde tipik cumhuriyetçi bir düzen özelliği göstermekten ziyade ABD’nin liderliğinde hiyerarşiye dayalı hegemonik bir düzendi. Liberalizmin rasyonalizmden beslenen hiyerarşi ve tahakküm kurmaya yatkın yüzü, kendisini bu sefer hukuki ve kültürel alanda değil siyaset ve ekonomi alanında gösteriyordu.

 

Amerikan Hegemonyasının Krizi

“Pax Americana” arayışları çerçevesinde yönetimi kurumsallaştırma ve şiddeti sınırlandırma çabalarına rağmen, güce ve şiddete başvurma her zaman gündemde oldu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Soğuk Savaş döneminde çevreleme politikası çerçevesinde gerçekleşen Kore, Vietnam ve Afganistan savaşları, 1990’lara damgasını vuran etnik ve bölgesel çatışmalarda bu durumun izlerine rastlanabilir.

Elbette her düzen arayışı, rıza kadar güç kullanımı opsiyonunu da masada tutar. Özellikle iktidarı gizleyen kurumlar aracılığıyla rızanın sağlanamadığı yani hegemonyanın zayıfladığı noktada güç ve şiddet kullanımı kaçınılmaz hale gelir. Ancak düzenin sağlıklı işlediğinin göstergesi güç ve şiddet kullanımının istisna olmasıdır. Güç ve şiddet kullanımı sıklaşır ve giderek norm haline gelirse düzen krizde demektir. Şiddetin sıradanlaşması ve aktörler arasında tek iletişim aracı haline gelmesi düzenin krizini derinleştirir.

Karşı hegemonik gücün ya da birden fazla gücün oluşturduğu bloğun direkt olarak düzeni değiştirmeye yönelik bir hamlesinin gelmesi ise krizi daha ileri bir noktaya taşıyarak düzen için hayati kırılma anını oluşturur. Modern uluslararası sistemde sırasıyla İspanya (16. yüzyıl), Hollanda (17. yüzyıl) , Fransa (18. yüzyıl), İngiltere (19. yüzyıl) ve ABD (20. yüzyıl) hegemonik güç oldular ve karşı hegemonik güç ve güçler bloğunun meydan okumasıyla karşılaştılar. İspanya Hollanda’ya, Hollanda Fransa’ya, Fransa İngiltere’ye ve İngiltere de ABD’ye hegemonik pozisyonunu devretmek zorunda kaldı. Günümüz uluslararası düzeni halen ABD hegemonyası altında şekillenmektedir. ABD hegemonyasının “derin” bir krizde olduğunu yani karşı hegemonik bir güç ya da güç bloğunun açık bir meydan okumasıyla karşı karşıya olduğunu söylemek bulunduğumuz noktada çok net değil.

Lakin Çin-Rusya hattının giderek ABD ile ekonomik ve askeri anlamda arayı kapaması, Batı dışı diğer aktörlerin modern liberal dünyaya adaptasyon kabiliyeti geliştirmesi ve liberal demokrat Batı bloğunun derinleşen siyasi toplumsal ve ekonomik sorunları, hegemonya değişimi noktasına doğru yol aldığımızı göstermektedir. Günümüzde Çin, ABD ile askeri anlamda karşı karşıya gelmekten kaçınarak gücünü artırma siyaseti izlerken, Rusya ise Batı ile askeri anlamda -direkt olarak olmasa bile- çatışarak güçlenme yoluna gitmektedir. Rusya ABD’nin George W. Bush döneminde aşırı güç ve şiddet kullanarak istikrarsızlaştırdığı, Barack H. Obama döneminde ise çekilme siyasetiyle güç boşluğu oluşturduğu bölgelere yönelerek nüfuz alanını genişletmeye çalışmaktadır. Gürcistan, Ukrayna ve Suriye krizleri buna birer örnek teşkil etmektedir.

Gerçekten de Obama’nın geri çekilme siyaseti bölgesel krizlerin derinleşmesine ve istikrarsız coğrafyaların çoğalmasına neden oldu. Nitekim Obama’nın büyük oranda iç politikayla ilgilenmesi uluslararası arenada ABD’nin pozisyon kaybetmesine yol açtı ve güç erozyonunu hızlandırdı. Obama’nın ilk dönemini kapsayan bu zaman dilimi içerisinde dış politik konjonktür hızla değişti ve pek çok yeni aktör farklı coğrafyalarda alan kazanmaya başladı. Bu dönemde Obama, Bush’un gönderdiği askerleri Afganistan ve Irak’tan çekti. 2011’den sonra ise Obama, grand stratejisini “offshore balance” (kıyıdan dengeleme) üzerine kurdu. Burada amaç sadece ABD’nin varlığının ispatı değil aynı zamanda ABD’nin gücünü koruma isteğiydi. Obama “offshore balance” ile karadan askeri operasyonlardan kaçınarak hava ve deniz gücü destekli operasyonlara yöneldi ve çoğu zaman bu operasyonlarını yerel devlet dışı örgütlerle iş birliği içerisinde yürüttü.

 

 Liberal Değerler Alarm Veriyor

Ne var ki ABD’nin bu pasifizmi karşısında Çin ve Rusya’nın güçlenmesi, uluslararası alanı sarıp sarmalayan liberal demokratik kurumsal yönetişim yapısını sarsmaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde bu ikili her geçen gün daha fazla etkili hale gelmektedir. Ayrıca, Çin ve Rusya’nın siyasi ve ekonomik modelleri de Batı’nın ulusal düzeyde kendine has liberal demokratik değer ve kurumlarını sorguya açmaktadır. Muhafazakar milliyetçi Batılı siyasiler liberal demokratik kurumların Batı’yı Çin ve Rusya karşısında zafiyete düşürdüğünü dile getirerek yani bizzat Batı’yı Batı yapan değerleri ve kurumları eleştirerek ülke içindeki siyasi konumlarını güçlendirmekte ve her geçen gün siyasal sistemde etkilerini artırmaktadır.

Böylece birçok Batılı ülkede aşırı sağ popülist siyasi hareketler, ulusal düzeyde göçmen krizi gibi kimlik bazlı sorunlar ile işsizlik gibi ekonomik konuları da birbiriyle ilişkilendirip buna ekleyerek Batı’daki liberal demokratik siyasi merkezi daha da zayıflatmaktadır. Nigel Farage’ın Britanya’nın Brexit ile AB’den çıkışında oynadığı rolde ve Donald Trump’ın aşırı sağ söylemle ABD Başkanı seçilmesinde somutlaşmıştır. Avusturya, Almanya, Hollanda ve Fransa’da aşırı sağ partilerin; İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinde ise aşırı sol partilerin seçimlerde elde ettiği başarılar da buraya eklenmelidir.

Gerçekten de Batı’nın liberal kurumsal altyapısı alarm vermektedir. Sosyolog Hüsamettin Arslan’ın da ifade ettiği gibi liberal Batı’nın “minimal devlet”i derin bir kriz içerisindedir. Arslan bu krizi şöyle betimliyor: “Batılı modern değerler mülteciler, terör ve şiddet dolayısıyla değil günümüzün hibrit savaşlarını ve kitlesel ölümleri önleyemediği için de insanlığın tümüne hitap etme potansiyelini kaybediyor. Liberal değerler duvarlara karşıdır. Fakat şu günlerde tanık olduğumuz gibi Batılı devletler her yerde sınırlara duvarlar, tel örgüler inşa ediyorlar; beton duvarlar, gümrük duvarları, pasaport duvarları, seyahat duvarları, kültürel duvarlar… Ötekiler, barbarlar geliyor. Liberal değerler ‘sol’ değerlerdir. Ve bütün kapılar aşırı sağa açılıyor. Güvenlik sorunu özgürlük sorununu gündemden düşürüyor. Minimal devletin yerini ‘maksimal devlet’ alıyor; maksimal polis, ordu gücü ve yabancılara (Müslümanlara, zencilere, Doğululara) düşmanlık. Antisemitizmin yerini antipovertizm (yoksulluk karşıtlığı) alıyor. Yoksullar insan değildir, birey değildir, yurttaş da olamazlar.”

Diğer yandan yine Arslan’ın dikkat çektiği üzere Batı hegemonyasının baskısı altında Batı dışı topluluklar önemli bir değişim geçirmişlerdir. Arslan’a göre, “Uzun süre sadece kendi ‘yerel’ kültürleriyle yaşayan toplumlar, ‘herkesin herkesle savaşı’nın hüküm sürdüğü bir dünyada, egemenlerle, güçlülerle savaşmanın veya mücadele etmenin en doğru yolunun güçlülerin silahlarını (ekonomik, militer, kültürel, politik silahlarını) kullanmak olduğunu keşfettiler. Modernite süreci onlara, güçlülerin dilini kullanmak gerektiğini öğretti. Özgürlükse özgürlük, dijital teknoloji ise dijital teknoloji, enerji ise enerji, güçlü ordu ise güçlü ordu, kapitalist ekonomi ise kapitalist ekonomi, demokrasi ise demokrasi. Egemenlere de kafa tutulabilir, onlardan özgürlük talebinde bulunulabilir; refah ve insanca hayat onların da hakkıdır. ABD dünyadaki liberal kapitalizmin egemenliğidir. Sosyalizm ve sosyalist ekonomiler kaybetti. Batı dışındaki güçler, Batılı güçlerle artık aynı minderde savaşıyorlar. Yakında ABD dünyanın birçok yerindeki üslerinden bazılarını kapatmakla karşı karşıya kalabilir.”

 

Değerlerin Araçsallaşması

Dolayısıyla Batı hegemonyasını mümkün kılan liberal demokratik söylem uluslararası alanda değersizleşmekte ve oluşan söylem boşluğu da güç ve güvenliği merkeze alan realist siyaset tarafından doldurulmaktadır. Batı’nın bu söylemsel salınımını kolaylaştıran ana etken belki de gazeteci-yazar Serdar Karagöz’ün belirttiği gibi ABD’nin liberal değerlerle ilkesel değil araçsal bir ilişki kurmasıdır. ABD’nin en büyük özelliğinin siyasi ve iktisadi sisteminin hızla değişen durumlara kendini adapte eden esnekliği olduğunu ifade eden Karagöz, “ABD’yi hegemonik bir güç olarak tutacak şey ne ise ABD o yöne evrilir. Faşizm ve onun ekonomik uzantısı politikalar gerekiyorsa ABD faşist olur. O tıkandığında bir başka yol bulur. Hegemonyasını liberalizme borçlu olmayan fakat hegemonik devamlılığı için liberalizmi araçsallaştırmış ABD, liberalizmin inişte olduğu bir ortamda liberal değerler üzerinde ısrar etmeyecektir” değerlendirmesinde bulunuyor.

Tüm bunların uluslararası düzene yansıması ise en son Halep’te görüldüğü gibi şiddetin sıradanlaşması, terörist grupların ortaya çıkması ve etkinliklerini artırarak uluslararası sistemi istikrarsızlaştırması, belirsizliklerin tetiklediği güvenlik sorunlarına realist bir siyasetle cevap veren yerli siyasi aktörlerin Batı dışında da ön plana çıkmasıdır.

Sonuç olarak akademisyen Beril Dedeoğlu’nun da altını çizdiği gibi küreselleşme olgusunda tecessüm eden Batı dünyasının değer, yapı ve ilişki modellerinin sistemin bütününde benimsenmesi gerçekleşmedi. Böylece yıkılan uluslararası sistemin yerine tanımlanabilir yeni bir sistem oluşmadı. Uluslararası sistem çok sayıda ve farklı nitelikteki oyuncuların karmaşık karşılıklı bağımlılık oluşturmaları yerine karmaşık karşılıklı rekabet geliştirmelerine sahne oldu. Bu durum bir yandan küreselleşme beklentisi içindeki gelişmiş liberal dünyada politika değişikliklerini zorlarken öte yandan tehdit, tehlike ve risklere neden olan koşulları gri alanda bıraktı. Dolayısıyla tanımlı, bilinen, görünen rakip ve düşmanların yerini tanımsız düşmanlar aldı. Söz konusu koşulların Batılı ülkelerdeki ilk karşılığı diğer birçok değişkenle birlikte ekonomik kriz oldu. Ekonomik kriz ise ekonomi politikalarının değiştirilmesini değil krizin zararlı etkilerini azaltmaya dair hedeflere yönelmeye neden oldu. Bu hedef “aşımızı bizden olmayanla paylaşmama” diye özetlenebilecek bir eğilime karşılık geldi.

Sürecin yarattığı en temel çelişki liberalizmin küresel düzeyde yaygınlaşması amacıyla atılan adımların tam da buna engel olacak ekonomiler ve toplumlar arasına duvarlar çekilmesine yol açması oldu. Bu aynı zamanda insan hak ve özgürlüklerinden güvenlik, ekonomik rekabet ve toplumsal istikrar adına vazgeçilmesi anlamına geldi. Daha fazla ulus devlet milliyetçiliğini pompalayan bu atmosfer, insani değerlerin “bizim değerlerimiz” için terk edilmesine yol açtı. Dolayısıyla tüm bu süreç liberal dünyanın ciddi bir bunalımla yüz yüze olduğu şeklinde değerlendirilebilir.

 

Türkiye’nin Otonomi Arayışı

Türkiye AK Parti iktidarı döneminde ilk yıllarda Batı ittifakına -elbette neo-con kadro güdümündeki Bush yönetiminden ziyade AB’ye- yaklaşarak iç politikada bürokratik vesayete karşı liberal demokratik bir dönüşüm gerçekleştirmeye çalıştı. Arap Baharı’nın başladığı 2010 ve sonrasında ise Türkiye, Batı ittifakından kopmadan daha otonom bir dış politika izlemeye başladı. Keza iç politikada muhafazakar demokrat bir düzen kurmak için dış alanda liberal demokrat Batı ile ilişkilere belli bir mesafe koymak kaçınılmazdı. Ancak bu süreçte hedeflenen bölgesel dönüşümün gerçekleşmemesi, içerdeki toplumsal açılımların sekteye uğraması ve üstüne bir de PYD, PKK, DEAŞ ve FETÖ gibi terör örgütlerinin hedefi haline gelmesi Türkiye’nin hareket alanını daralttı. Rusya ile yaşanan uçak krizi ise işleri iyice rayından çıkardı. Ülke içerisinde ve dışarıda yaşanan daralmayı aşmak için Türkiye, Rusya ile yakınlaşarak ve stratejik hedeflerini küçülterek yeni bir dış politikaya geçti. Böylece 15 Temmuz sonrasında içerde muhafazakar bir siyasi blok şekillenirken dışarıda ise buna uygun bir şekilde Avrasya bloğuna yakınlaşma gerçekleşti.

Türkiye’nin Batı ittifakıyla arasına mesafe koyabilmiş olması önemli bir durumdur. Keza daha önce Türkiye’nin yönünü Avrasya’ya çevirmek isteyen Kemalist blok içerisindeki Avrasyacı ekip Batı tarafından etkisizleştirilmiş ve tasfiye edilmişti. AK Parti iktidarının uluslararası alanda otonomi arayışı ve bağımsız hareket etmeye başlaması da Batı tarafından bir tehdit olarak algılandı. Batı, 2010’dan itibaren AK Parti iktidarı üzerinde farklı şekillerde -toplumsal ayaklanmalar ve terör örgütlerine verilen destek gibi- baskı kurma yoluna gitti. Bu baskıyı aşmanın bir yolu her geçen gün biraz daha güçlenen ve ABD hegemonyasına Sosyolog Hüsamettin Arslan’a göre liberal Batı’nın “minimal devlet”i derin bir kriz içerisindedir. karşı ciddi bir rakip haline gelen Avrasya bloğuna yaklaşmaktı. Neticede günümüzde Türkiye, Suriye meselesinde somutlaştığı şekliyle Avrasya bloğuna daha yakın durmaktadır.

Yakında işbaşı yapacak Trump yönetiminin Obama döneminde iplerin gerildiği Avrasya bloğuna yönelik nasıl bir tavır sergileyeceği, uluslararası alanda Obama’nın uyguladığı izolasyonist dış politikaya devam edip etmeyeceği ve AK Parti iktidarına nasıl yaklaşacağına bağlı olarak Türkiye’nin dış politikası da değişiklik gösterecektir. ABD’nin yeniden uluslararası alana aktif bir şekilde dönmesi özellikle Ortadoğu’da mevcut güç dengelerini değiştirecektir.

ABD’de grand stratejilerin bir ucunda “fortress ABD” ve diğer ucunda “emperyal ABD”nin bulunduğu iki kutup arasında şekillendiğini söylemek mümkündür. Bush dönemi ne kadar “emperyal ABD” ise Obama dönemi o kadar “fortress ABD” stratejisine yakındır. Her iki uç strateji de ABD’yi güçlü kılmak için geliştirilmiştir. Göze çarpan önemli nokta ise “fortress ABD” stratejisine yaklaştığı dönemlerinde Hazinesi güçlenen ABD’nin “emperyal ABD” stratejilerine yaklaştığı dönemlerde maddi olarak gerilemeye başlamasıdır. Bu anlamda Bush’dan Obama’ya geçiş, “emperyal ABD-fortress ABD” geçişidir. Obama’nın içeride ne kadar toparlama gerçekleştirdiği ise tartışmaya açıktır.

Bu noktada temel soru Obama’dan sonra seçilen Trump’ın hangi uca yakın strateji geliştireceği ve nasıl uygulayacağı konusunda ortaya çıkmaktadır. Trump’ın retoriklerine ve kabine üyeleri seçimine bakıldığında bugün itibarıyla görünen grand strateji de “emperyal ABD”ye doğru bir kayış olacağıdır. Bu anlamda kabinesinde ulusal güvenlik ve savunma konularını emekli generallere emanet eden Trump, ekonomi alanında ticaret kökenli CEO’lardan bir ekip kurmuştur. Kabinenin her iki kanadının da sert önlemler alacağı ve sadece ABD’nin içerideki durumu değil uluslararası arenadaki gücünü de artırmaya çalışacağını ifade etmek mümkündür. Nihayetinde Trump’ın çok yönlü olarak ABD’nin hegemonyasını her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışacağını vurgulamak gerekmektedir. Trump bunun ilk sınavını ise Ortadoğu’da verecektir.

 

Türkiye Kendi Güç Bloğunu Oluşturmalı

Türkiye’nin gerçek anlamda otonomisini sağlaması en nihayet Atlantik ve Avrasya arasındaki gerilimleri kullanmaktan ziyade kendisinin bir güç bloğu oluşturmasından geçmektedir. Gerçekten de Arslan’ın da dikkat çektiği üzere, “Ekonomik, politik ve askeri bakımdan güçlendikçe Türkiye’nin ABD’ye ve başka küresel güçlere rağmen tarihsel, coğrafi ve kültürel kodlarını hatırlaması kaçınılmazdır. Bu Osmanlı kodudur. Osmanlı coğrafyasında nüfuzunu artırmak, bu coğrafyada Osmanlı gibi bir politik, askeri ve ekonomik eksen olabilir, giderek daha fazla kendisine dönebilir, giderek daha fazla kendisi olabilir.” Arap Baharı sürecinde bölgede gerçekleştirmek istediği demokratik dönüşümün hedefinde bu amacın olduğunun altını kalın harflerle çizmek gerekir. Ancak bu dönüşümün şimdilik sağlanamamış olması Türkiye’yi Atlantik ve Avrasya blokları arasındaki gerilimlere bağlı olarak hareket etmek zorunda bırakmıştır. Atlantik bloğu karşısında Avrasya bloğunun güçlenmesi ve liberal uluslararası düzenin sarsılması Türkiye’nin hareket alanını genişletecektir. Lakin gerçek manada otonom olmasını ve bağımsız hareket etmesini sağlamayacaktır. Türkiye’nin kısa vadede bu bloklar arası gerilimden en iyi şekilde yararlanması en gerçekçi yoldur. Karagöz’ün belirttiği gibi Türkiye “ideallerini gerçekleştirmek için ayakta kalmak zorunda olduğunun bilincinde” bir ülkedir. Uzun vadede ise stratejisini güç depolamaya ve ayrı bir blok oluşturmaya odaklaması gerekmektedir.

Bu aynı zamanda Türkiye’nin ulusal alandaki dönüşümü için de elzemdir. Atlantik bloğunun aşırı etkili olması Türkiye içindeki Batıcıların, Avrasya bloğunun çok fazla güçlenmesi ise Avrasyacıların etkisini artırması anlamına gelecektir. Her iki grubun da AK Parti karşısında Türkiye’nin demokratik bir dönüşüm gerçekleştirmesine karşı olduğu aşikardır. Keza her iki blok da AK Parti iktidarını ve dolayısıyla yerli ve milli bir siyaseti daha güçlü bir zemine oturtacak “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ne karşıdır. Önümüzdeki süreç Türkiye açısından önemli bir kader anı olacaktır.


aaslan@setav.org

DİĞER YAZILARI