Sistem İnşası ve Yeni Ekonomik Model

The following two tabs change content below.

15 Temmuz sonrası Türkiye’nin gündemine gelen sistem tartışmaları aslında FETÖ gibi gruplar tarafından içten içe çürütülen devlet mekanizmasının tekrardan demokratik, etkin ve temsil kabiliyeti yüksek biçimde inşa edilmesi ile ilgili. Özellikle ülkemizin belli aralıklarla patinaj yapmasına sebep olan askeri ve sivil vesayet unsurlarının kalıcı olarak ortadan kaldırılması ve devlet-millet bütünleşmesinin etkin biçimde sağlanabilmesi için Başkanlık ve güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı dahil farklı siyasal organizasyon modellerinin gündeme gelmiş olması da şaşırtıcı değil. Siyasi sistem tartışmaları sürerken yeni dönemin ekonomi paradigmasını da temelden sorgulamak ve daha katılımcı bir ekonomi politik modelin tasarlanması konusuna yoğun biçimde kafa yormak gerekiyor.

Zira 2000’li yıllarda gerçekleştirilen yapısal ve kurumsal reformlar sayesinde Türkiye’de güçlü bir “düzenleyici devlet” yapısının oluştuğu ve ekonomik yapının özellikle finansal krizlere karşı dayanıklı hale geldiği biliniyor. Merkez Bankası bağımsızlığı, özerk denetim ve düzenleme kurulları hep bu yapısal dönüşümün yapıtaşları olarak öne çıktılar. Küresel ekonomik kriz de dahil olmak üzere global sistemden kaynaklanan dalgalanmaları atlatma noktasında etkin olan bu yönetişim sisteminin özel sektör ile kurduğu bağlantılarda ise daha çok bankacılık ve finans sistemi sivrildi. Küresel piyasalardan daha hızlı para akışı sağlanması hedefiyle finansal istikrar ve sıkı para politikası (yüksek faiz) tercih edildi. Sağlanan uluslararası fonların içerideki bankacılık sektörü üzerinden özellikle konut ve tüketim sektörlerine aktarılmasıyla belli bir büyüme ivmesi sağlandı.

Kalkınmacı Model Arayışı

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve on dört yıldır aralıksız iktidarda kalan AK Parti yönetimlerinin kurumsallaştırmak istedikleri model bu değildi, daha kalkınmacı bir model arayışı hep devam etti. Özellikle küresel ekonomik krizin patlak verdiği dönemde üretime, ihracata ve daha katılımcı/paylaşımcı bir ekonomik modele geçilebilmesi için ön hazırlıklar yapılmaktaydı. Sanayi strateji belgeleri ve sanayi-teknoloji envanterleri hazırlandı. 2023 hedeflerinde sektörel hedeflere yer verildi ve gerek tarım gerekse sanayiteknoloji alanında büyük bir atılım yapılması amaçlandı. Ancak 2010 yılı ve sonrasında gerek küresel krizin dünya ekonomisinde tetiklediği talep daralması ve ihracat pazarlarındaki sıkışma gerek uluslararası doğrudan yatırımların ve risk iştahının düşmeye başlaması gerekse içeride yaşanan Gezi, 17-25 Aralık süreci, terörün tırmanışı ve son olarak 15 Temmuz darbe girişimi gibi olumsuzluklar ekonomide paradigmatik bir dönüşümün somutlaştırılmasına bir türlü imkan tanımadı.

Bu süreçte kurulan düzenleyici devlet yapısı finansal krizlere girilmesini engelledi. Finans, konut ve hizmet sektörü ağırlıklı, iç tüketime dayalı büyüme modeli büyüme ihtiyacını karşıladı. Ancak 2013 yılından itibaren aşırı ısınma endişesi ile alınan makro-ihtiyati tedbirler sonrası ekonomi yönetimi kısır bir “gaz-fren” tartışmasına sıkışıp kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Merkez Bankası’nın sıkı para politikası ile KOBİ’lerin alanını daraltıp mevcut düzenin devamına yaptığı katkıya isyan ederken bankanın bağımsızlığına müdahale etmekle suçlandı. Oysa tüm bu tartışmalarla gündeme gelen tam bir ekonomi politik sistem sancısıydı. Dış sermaye akışları ve finans/hizmet sektörü ağırlıklı bir modelden iç tasarruflara dayalı bir üretim-ihracat-paylaşım ekonomisi modeline geçişin sancıları. Bu türden bir geçiş hem ekonomik hem de siyasi sistemde ancak radikal bir kırılma ile mümkün olabileceği için uzun süre hayata geçirilmesi mümkün olamadı.

15 Temmuz’da yaşanan kanlı darbe girişimi işte tam da böyle bir kırılma meydana getirdi. Siyasi hayatta yürütme erkinin anayasa tadilatları ile yamalı bohçaya dönen parlamenter model tarafından etkin yönetilememesinin doğurduğu boşluklar, Başkanlık ya da güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı sistemi ile doldurulmak isteniyor. Bildiğimiz anlamında “devletin yeniden inşası” ile sonuçlanacak bu süreç önümüzdeki aylarda olgunlaşarak muhtemelen bahar aylarında bir referandumla milli iradenin onayına sunulacak. 15 Temmuz sonrası dönemde siyaset kurumsal yetki ve sorumluluk alanlarının netleşmesi, etkin karar alma mekanizmalarının yerleştirilmesi, FETÖ tarzı örgütlerin gelecekteki sızmalarının önlenmesi ve ekonomik kalkınma politikalarının daha iyi koordine edilmesi temelinde yeniden yapılanmakta. Bu süreçte son yıllarda kemikleşen ekonomik modelin de iç tasarrufları artıran, üretime dayalı, tarım ve sanayide modernleşmeyi ve teknoloji-yoğun ürün ihracını önceleyen, eşitlikçi paylaşımı teşvik eden bir biçimde yeniden yapılandırılması şart.

Yeni Ekonomik Model

Osmanlı döneminden bu yana cari açık problemi yaşayan bir ekonomik yapıda öncelikle başta enerji olmak üzere üretimin girdi maliyetlerinin ucuzlatılması ve yatırım ortamının iyileştirilmesi gerekiyor. Nükleer ve termik enerji santral yatırımları, petrol ve doğalgaz boru hatları, LNG depolama tesisleri ve yenilenebilir enerji yatırımları orta vadede doğru bir enerji miksi oluşturup hem hane halkları hem de sanayi kesimine uygun fiyatlı enerji temin edebilmek için çok önemli. Toplam istihdam içindeki payı yüzde 19’a kadar düşen sanayi kesimini tekrar canlandırıp hem üretim potansiyeli hem de istihdam üretim gücü açısından yükselişe geçmesini sağlamak için de yatırım ve istihdam üzerindeki vergi yüklerinin azaltılması ve çok ciddi sektörel teşvikler sağlanması gerekli. Belli coğrafi bölgelerde sektörel kümelenme odakları üzerine gidip Doğu ve Güneydoğu Anadolu gibi kalkınma ihtiyaçları aciliyet arz eden bölgelerin hızlı bir ekonomik büyüme ivmesi yakalamalarının sağlanması da önemli bir husustur. Çerkezköy-Gebze hattına sıkışan sanayi-teknoloji yatırımlarının lojistik ve iletişim altyapısı geliştirilerek çok farklı coğrafi alanlara yayılımı sağlanmalıdır.

Ekonomide yeniden inşa sürecinin önemli unsurlarından biri de özel sektörün kendi iç yapılanması ile ilgili olmak zorunda. Türkiye’de özel sektörün amiral gemileri TÜSİAD etrafında organize olan ve ABD/Avrupa menşeli çok uluslu şirketler ile on yıllara varan derin ilişkileri bulunan holdingler. Bu holdingler enerjiden bankacılığa, imalat sanayiinden teknoloji-yoğun sektörlere kadar birçok alanda ekonominin nabzını tutan ve büyük montanlı yatırımlara imza atan kuruluşlar. Yalnız finansman, üretim ve istihdam anlamında ekonomiye toplamda katkı sağlayan bu büyük çaplı şirketlerin yabancı ortaklarıyla birlikte kurdukları kapalı devre ekonomik ilişkilerin Türkiye ekonomisinin ana omurgasını oluşturan Anadolu sathındaki KOBİ’lere yayılım etkileri üretmediği de ortada. Geçtiğimiz yıl karlılık oranları yüzde 63’lere ulaşan büyük bankalar ağırlıklı olarak konut ve ihtiyaç kredileri üzerinden tüketim finansmanına odaklanırken, üretici KOBİ’lerin finansmana ulaşım noktasında ciddi sıkıntılar yaşadıkları biliniyor. Yatırım yapacak girişimcilerden ipotek olarak gayrimenkul isteyen, yüksek faizlerle verdikleri kredileri ilk fırsatta geri çağıran, ödeyememe durumunda hem ağır kredi borçları çıkarıp hem de gayrimenkullere el koyan bankacılık sektörü, üretim genişlemesinin önünde ciddi bir engel teşkil etmekte. TÜSİAD çevresindeki büyük ölçekli grupların üretimleri lisans anlaşmaları üzerinden daha ziyade ihracat odaklı oldukları ve finansmanı gerek içeriden gerekse dışarıdan daha rahat sağladıkları için bu türden sıkıntıları yok. O yüzden farklı siyasi konjonktürlerde gündeme gelen “endişeliyiz” açıklamaları, Türkiye’deki girişimci kesimlerin toplu çıkarlarını temsil etmekten ziyade TÜSİAD çevresinin siyasi ajandalarını yansıtıyor.

Türkiye’nin dünya sisteminde başat bir aktör olarak yerini alması ve yükselen güçler arasında sivrilebilmesi için siyasi-idari kadrolar ile büyük sermaye/girişimciler grubu arasında milli öncelikler ve hedefler açısından asgari müşterekler temelinde bir yakınlaşmanın gerçekleşmesi şart. Zor zamanlarda sorumluluk almak yerine üst perdeden eleştiriler yapmayı tercih eden TÜSİAD mantığı ile bu yakınlaşmanın önümüzdeki günlerde gerçekleşmesi ise zor görünüyor.

Dolayısıyla Daren Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü kitabında bahsettiği kapsayıcı kurumları oluşturmanın önemli adımlarından biri olarak Anadolu sathındaki KOBİ ve yatırımcıların Türkiye ekonomisinin ana omurgasına ve oradan da uluslararası ticaret/ihracat ağlarına entegre olacakları bir ekonomik yapının temellerini hep beraber atmak zorundayız. Ekonomideki katılımcılık hem gelir dağılımındaki adaletsizlikleri ve bölgesel eşitsizlikleri azaltacak hem siyasi meşruiyeti güçlendirecek hem de dış aktörler ile ittifaklar kurarak ekonomi üzerinden manipülasyon yapmak isteyen çevrelerin işlerini zorlaştıracaktır.

Tüm bunlarla birlikte tarımda verimliliği ve biyoteknoloji kullanımını artıran bir devrime de ihtiyaç var

 


sadıkünay@hotmail.com

DİĞER YAZILARI